Büyük İş

Herriot, “Her şeyi unuttuktan sonra geriye kalan kültürdür” der. Jean-Philippe de Tonnac ise “Kültür dediğimiz şey gerçekte uzun bir ayıklama ve eleme sürecidir” diyerek sanki Herridot’un cümlesine şerh düşer. Burada “kendiliğinden” vurgusu öne çıkar.

Umberto Eco kaynağı isimlendirir, “Kültür ebediyen kaybolmuş kitaplar ve diğer nesneler mezarlığıdır” der. Eco’ya göre bu “kendiliğindenlik” çığrından çıkmıştır. Geçmişteki kültür aktarımının “seçilmişler” üzerinden olduğu hâlde, bugün bir dünya bilginin bilgisayar ve internet aracılığı ile bir cinnete dönüştüğüne kanidir. Eco kültürün kendiliğinden değil, “güdümlü” bir ilerle göstermesinden yanadır; ancak gidişat kontrol edilemez düzeydedir.

Cemil Meriç, “Kültür, batının düşünce sefaletini belgeleyen kelimelerden biri: kaypak, karanlık, samimiyetsiz. Tarımdan idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce mânâ. Kelime değil, bukalemun” der. “Kendiliğindenlik” durumuna Eco kadar bile sempati duymaz. Ona göre kültür, hayatları geleneklerle örgütlemeye, tefekkürü şekillendirmeye güç yetiremeyenlerin, dayanakları inkâr edenlerin söylem infialini temsil etmektedir.

Halk edebiyatına yönelik araştırmalarıyla tanıdığımız ve yerli kültürel dokumuzu yakından tanıyan Müjgan Cumbur, “…kültürün en başat özelliklerinden biri sürekliliğidir. Kültür sürekliliği doğal olarak an be an yenilenerek yeni kuşağın idrakiyle, kendisine yeni unsurların, taze hücrelerin katılmasıyla süreç içinde yenilenerek sağlanır” der. Kültürü şuurlu bir akışla ilişkilendirir, yenilerin de köklerle bağını güçlendirerek derinleşebileceğine inanır.

Attila İlhan, M.Rosenthal ve P.Yudin’in Felsefe Sözlüğü'ndeki tarifi aktarır, “Kültür, tarih boyunca toplumda yaratılan bütün maddi ve manevi değerler; bu değerlerden faydalanılması ve bu değerlerin gelecek nesillere iletilmesidir” der. Kültür burada “değer” hükmündedir ama “kendiliğinden” değildir. Kendiliğinden olmaması da yeni çağın büyük sorunlarına gebedir, toplumları Batı kültürüne mahkûm hâle getirmiştir.

Adorno, genelde kültürü özelde popüler kültürü bir organizatör olarak ele alır, “Günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır. Filmler, radyo ve dergiler bir sistem meydana getirir. Bu alanların her biri kendi içinde ve hep birlikte söz birliği içindedir” der. Kültürün organize hâlde aynılaştırdığından dem vurur. Özellikle yeni çağda fabrikasyon bir tetikleyici konumuna gelmiştir.

İşte bu noktada kültürel akış ve kültür yerleşmesi hakkında, geçmişle günümüz arasındaki farklar üzerine düşünmek gerekir.

Umberto Eco, “Kültürler bize neyi muhafaza etmek, neyi unutmak gerektiğini söyleyerek eleme işlemi yaparlar. Bu anlamda, bize ortak bir anlaşma zemini sunarlar, buna hatalar da dahildir. (...) Küreselleşmeyle birlikte herkesin aynı şekilde düşüneceğine ikna olmuştuk. Her açıdan bunun tersi olan bir sonuç var elimizde: Küreselleşme ortak deneyimin parçalanmasına katkıda bulunuyor” diyerek benzemeyi/aynılaşmayı reddeden bir tespit sunar.

Cemil Meriç’in “yeni”ye dair çizdiği tablo çok daha karamsardır. “Kültürün en yüksek düzeye ulaştığı Yeni. Dünya'da kültür yok artık, onun yerine karşı kültür, anti kültür, hipi kültür, kültür sonrası, devrimci kültür var. Amerika'dan gelen salgın bütün Avrupa'ya da yayıldı. Çağımız geleneklere değil, geleneğin kendisine düşman. Hayata birşey eklemek istemiyor, hayâtı alt üst etmek peşinde. Kültür mefhumunu çatlatan bir davranış karşısındayız. Artık ‘kazanılmış bir bilgiler bütünü’ değil, kültür; ‘herşeyi okuyup, herşeyi unuttuktan sonra kalan’ değil” diyen Meriç, Herriot’u haksız çıkaran bir gönderme yapar.

Yakın zamanın en sıkı yorumcularından John Berger, “Yerel kültürler -maddi ve manevi- hayatın kimi belalarının üstesinden gelmek için çabalarken sistemli bir şekilde saldırıya uğruyor ya da yok ediliyor. Yeni teknoloji ve iletişim araçları, serbest piyasa ekonomisi, üretim bolluğu ve temsili demokrasi, yoksullar açısından -ancak çalarak edinebileceklerikimi ucuz tüketim mallarının piyasaya sürülmesinin ötesinde- sözlerini tutmakta başarısız oldu” der. Dijital devrimin yerel kültürleri ezip geçtiğinden dem vurur ve bu noktada Adorno’ya yaklaşır.

Müjgan Cumbur, kültürel yitimin kaynağını sorgular. Cevabı nettir, çünkü toplum olarak “güdümlü” kültürel yapılanma ve cenderevî yaptırımlarla yitimin en somut hâlinin cereyan ettiği bir memleketin mütefekkiridir. “Alfabe değişiminden başlayarak kültür dünyamız bir parçalanmışlığı yaşıyor. Çünkü kültürümüze ilişkin eserlerin ne yazısı bugüne sesleniyor, ne dili” diyerek haddi hesabı bulunmayan köprü yıkıntılarına izah getirir.

Bizde ve Batı’da kültürün konumlanışına dair yukarıdaki şikâyetler, 20. yüzyılda başlayan dönüşüm hikâyesine kilitleniyor. Kendiliğinden ya da güdümlü, bir şekilde iletişim araçlarından boca edilen galeyanın ve infialin bulaştığı her toplum, genelleşen ve nesnelleşen alışkanlıklara yöneliyor. Her hayat alışkanlığının “anti”si ve “post”u piyasaya sürülerek yeni “piayasalar” oluşturuyor. Şüphesiz her biri, her geçen gün daha az sorgulanarak daha hızlı kabul görüyor.

Eco’nun “benzeme” beklentisine karşın gerçekleşen “parçalanma” meselesine yaklaşımı, fikir ve yaklaşımla sınırlı. Fikirler, bakış açıları, kanaatler, yaklaşımlar, öngörüler milyonlarca parçaya bölündüğünden artık ideolojik yapılanmaların da sonu geliyor. Ancak bu uzlaşmazlığın meydana getirdiği uzaklaşmaya rağmen, toplumsal ve ferdî hayatlar birbirine her geçen gün daha fazla benziyor. Tuhaf olan şu ki fiziksellikte yakalanan ortak uyum, artık herkesin konuşabildiği ortak teknolojik dil fikriyatta mümkün görünmüyor. Bu durum, yerel kültürlerin kaybına işaret eden Berger’i, geçmişle köprüleri yıkarak yüzünü geleceğe çevirmenin mümkün olmayacağını söyleyen Cumbur’u, düzenlemeci değil bozguncu “yeni” kültürün bir mazi inşa edemeyeceğini anlatan Meriç’i haklı çıkarıyor.

Kültür, evvelki nesillerden bize intikal eden, dünyada yolumuzu çizmemizi, yönümüzü bulmamızı sağlayacak bilgi ve tecrübelerin bir bütünü, bir değerler sistemidir” diyen Turgut Cansever ise, kendiliğinden ve güdümlü kültür inşası için dengeyi tarif ediyor. Zira intikal, bir çabayla mümkündür. İntikal eden ileriye ve geleceğe şekil verecek değeri ve gücü taşıyabilmelidir. Kültür, Tonnac’ın da vurguladığı gibi maziden bir seçkidir. Bu da kimi zaman akıntıya uymaya kimi zaman akıntıya karşı kürek çekmeye mecbur bırakabilir. Mühim olan akışı en adil ve ideal hâliyle başıboş bırakmadan sürdürebilmektir.

Kültür, en hızlı okunan ve algılanan toplum kimliği. Din, dil, gelenek ve görenek içinde mezcolmuş hâlde. Bütün modern düzleştiricilere rağmen muhtevasını korumak ve gelişmek zorunda. Bu da direniş gerektiriyor. Başıboşluğun tavsiye ve zerk edildiği bir devrede, akıntıya kürek çekmek büyük iş.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yabani Otlar

Herriot, “Her şeyi unuttuktan sonra geriye kalan kültürdür” der. Jean-Phi...

Cennet Kuşları

Herriot, “Her şeyi unuttuktan sonra geriye kalan kültürdür” der. Jean-Phi...

Film Gibi Zamanlar

Herriot, “Her şeyi unuttuktan sonra geriye kalan kültürdür” der. Jean-Phi...