Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Bozacı ve Nohutçu

avatar

Naif Karabatak

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Akşam için fırından iki pide aldım. Düşünceli düşünceli eve doğru yöneldim. Yine aklımda bir şeyler tartıyor, bir şeyleri çıkarıp, bir şeyleri de ekliyor olmalıydım. Neyse ki mesafe çok uzun değil, ölçüp biçmeye, tartıp eklemeye veya çıkarmaya çok zamanım olmadı. Tam bizim sokağa dönüyordum ki, “Booozaaaa” sesiyle kendime geldim.

İyi boza yapmanın püf noktaları olduğu gibi, iyi boza satmanın da püf noktaları olmalıydı veya ben öyle sandım. Akşam akşam bir bardak boza alıp, üstüne leblebi ekleyip, tarçın serpiştirerek içebilirdim. İçerdim de. Hem de iyi içerdim. Yani ayıptır söylemesi çok güzel içerdim. Hele de kış geceleri tadına doyum olmaz.

Sonradan kaptığım bir alışkanlık olsa da, insan sevince seviyormuş. Ee bizim memlekette yoktu, çocukluğumuzda görmedik ama İstanbul’da boza, ayrı bir kültür gibi; lezzetin de ötesinde bir kültür.

Ben bunları düşünürken, bozacının beni potansiyel müşteri olarak gördüğünden de eminim. Adam yılların bozacısı, müşteriyi gözünden de tanır, karanlıkta duraksamasından da. Birazdan yemek yiyecektim ama adam da “hadi be kardeşim, alacağın bir bardak boza. Biz de çoluk çocuk besliyoruz. Bak sen ekmeğini almışsın, bizim çocuklar da ekmek bekler” der gibi baktı veya öyle bekledi. İçim ezildi, bir anda bütün yelkenleri indirdim, sandalımı limana çektim, hatta kendiri de bir kayaya bağladım.

O beni bekliyor, ben onu…

Ama beklerken de arada bir boza satmaya uygun serenadını yapmayı ihmal etmiyor. Dedim ya boza yapmanın püf noktaları varsa, boza satmanın da püf noktaları olmalıydı. Çünkü bozayı satarken, bütün mahallenin duyacağı şekilde söylemeli ama akşam akşam kimseyi de rahatsız etmemeli. Bence en ince çizgi, tam da bu çizgidir. Bakın bu çizgi, gördünüz değil mi?

Bunun için bir kerede ve tok sesle “boza” demek yeterli olabilir ama bundan rahatsız olanlar olacaktır.

Sonradan öğrendim, bizim mahallenin bozacısının adı Yunus’muş.

Yunus efendi güzel boza yapar. En azından ben güzel boza yaptığına inanacak kadar müdavimi oldum. Boza diye çığırmayı da iyi yapan Yunus Efendi, önce ağzından “boooo” diye hafif bir ses çıkarır. Sonra “zaaaaaa” diye sesinin temposunu hafifçe yükseltir.

Bunu üst üste söylemez. Boza diye yapılan çağrıyı dinleyenlerin sindirmesi beklenir. Öyle insanın suratına suratına vurur gibi satış yapmaz. Malı kaliteliyse, bağırmanın çığırmanın anlamı ne? Ben halen boza alıp almamaya karar vermemiştim. Hani içmeye isteğim vardı ama henüz yemek yememiştim. Kararsızlığımı Yunus Efendi fark etmiş olacak ki, “beyefendi boza ister misin” diye burnumun dibinde bitiverdi. Hem de öyle bardakla değil, yanında taşıdığı şişeyle. İşte şimdi boza almak şart oldu. “Ver” dedim ama “leblebiyle tarçını” unutmamasını da tembihledim. Bozayı bir poşete koydu, leblebiyle tarçını da külah haline getirdiği küçük bir kâğıt parçasına koyup, poşete ekledi. Aklıma çocukluğumda merhum Ömer emmiden aldığımız nohutlar geldi. Nohutçu Ömer emmi bizim okulun hemen çıkışında dururdu. Teneffüslerde ve okul çıkışlarında kendine has türküsünü söyler, bizi nohut almaya teşvik ederdi. Hafif bir duygu sömürüsü yapsa da, bu hoşumuza giderdi. “Köşe başı beklerim, vay benim emeklerim” diyerek başlar, sonra da “nohut” sattığını cümle âleme duyururdu. Ömer emmi de tıpkı bozacı Yunus gibi insanı tokatlar derecede söylemez, daha mülayimce, daha alçak sesle ve kimseyi rahatsız etmeden söylerdi. Kaynamış nohudu külaha katar, üstüne biraz tuz, biraz da kimyon serpiştirirdi. Tuz, nohudun yavanlığını alır, kimyon ise gaz yapmasını engellerdi. Tabi bunu sonradan öğreniyoruz, çocukluğumuzda değil. Yunus efendi poşetimi verdi, ben de içimden Nohutçu Ömer emmiye rahmet okuyarak ücretini cebimden çıkarıp verdim.

Bozacı Yunus efendiye, Nohutçu Ömer emmiden bahsetmek aklıma geldi, sonra vazgeçtim, ama o arada ağzımdan bir şeyler çıkmış olmalı ki, “buyur beyim” dedi.

Ben de Nohutçu Ömer emmiden bahsettim ve ikisinin ortak yanı olan sattığı ürünü yüksek sesle değil de, daha alçak sesle satmalarının hikmetini merak ettiğimi söyledim.

Maşallah” dedi Yunus Efendi, dikkatli adamsın.

Bilinen bir hikâye anlattı ayaküstü. Hikâyeden aldığımız ders kuyumcunun ürününü satarken bağırmamasıydı. Değil mi ya, siz hiç bağırarak altın, gümüş, yakut, elmas satan gördünüz mü?

Onun malı değerlidir, kıymeti de bilinir ve ona göre alıcısı vardır.

Yunus efendi “boza” satıyor. Hem de öyle böyle bir boza değil, damak tadına uyum sağlayan bir boza. Yani ağızlara layık boza. Bağırıp çağırmanın bir âlemi yok. Hele hele gece gece kimseyi rahatsız etmeye de gerek yok. Derinden gelen “boza” sesini bekleyen o kadar keskin kulaklar var ki, rızkını Mevla’m öyle yolluyormuş.

Ama dedim, bazıları o bağırtıyla para kazanıyor, bazıları da ekranlarda, kuruldukları köşelerinde veya caddelerde, sokaklarda, meydanlarda cazgırlıkla kendisini pazarlıyor. Sanki semt pazarında “Geeeeelllll vatandaş, geeeeeeellllll” diye bağıran esnaf gibi fikrini pazarlayanlar, kendisini pazarlayanlar, ideolojisini pazarlayanlar, mensubiyetini pazarlayanlar ve sonra da bir yerlere gelenler….

Ahhhh Yunus Efendi ah!

Dünya çok bozuldu; tuğlayı altın diye gözümüzün içine sokup, inanmadığımızda da bizi ‘aptal’ sananlarla doldu!

1964 Adıyaman doğumluyum, İstanbul'da yaşıyorum. Gazeteciliğe 1979 yılında, yazarlığa 2000 yılında başladım. Birçok yerel ve ulusal gazetede köşe yazısı yazdım, söyleşi yaptım, genel yayın yönetmenliği görevinde bulundum. Şiir, deneme, öykü çalışmam var. Bir hikâyem uzun metrajlı film, bir hikâyem kısa metrajlı film olarak çekildi, birkaç hikâyem de tiyatroya uyarlandı. Yayınlanmış bir mizahi kitabım var ve ben daha çok mizahi öykü yazmayı seviyorum...

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.