Boşluk

Işıl ışıl bir sabaha daha uyanıp güzelce kahvaltımı yaptıktan sonra işe doğru yola koyuldum. Ne kadar güzel, günlük güneşlik bir gündü. Çocuklar okullarına, babalar işlerine doğru yola çıkmış. Kuşlar daldan dala uçuşmaya başlamış, çöpte bir kedi karnını doyurmaya çalışıyor. Onlar bile çoktan uyanmış çalışmaya başlamıştı. Ekmek kavgası işte, herkes rızkının peşinde koşuyor. Ben de işimi çok seviyordum. Her sabah sevinçle uyanıyor gazetede neler basacağımızın hayalini kuruyor, geceleri rüyamda yazdığım yazıların ne kadar çok konuşulduğunu görüyordum. Farklı manşetler, çok iyi yakalanmış kareler, flash haberler...

İnsanın severek çalıştığı işten daha güzeli var mı? Severek yapılan ne kötü olmuş ki, çalışmak kötü olsun. Alnının teriyle çalışmışsın, çabalamışsın, ortaya bir emek koymuşsun ve bu ortaya koyduğun emek herkes tarafından beğenilmiş. İnsan daha ne ister ki? Eve götürdüğün rızık helal lokma, hakkını vererek çalışmışsın. Ben de çok seviyordum gazeteciliği. Babam matbaacıydı. Kitap okumak yazı yazmak benim çocukluğumdu. Bir kitaba başlayınca bitirene kadar durmazdım. Kalemi de elime aldıysam değmeyin keyfime. Anlayacağınız benimki çocukluktan gelen bir sevda. Gazetecilik çocukluğumun düşü. Araştırmak, bulmak ve sunmak. Benim için ekmek su gibi bir şey anlayacağınız. O olmazsa aklım da midem de boş kalır benim.

O gün de yine her zamanki gibi sevinçle uyanıp işe doğru yola koyulmuştum. İşe gittiğimde herkesin yüzünden düşen bin parçaydı. Son zamanlarda işler çok iyi gitmiyordu. Gazetecilik artık zayıflamıştı. İnternetti, televizyondu derken biz geri plana atılmıştık. Hayırdır diye sorduğum kimse cevap vermedi. Herkes kendi arasında fısıldaşıyordu. “Bittik biz mahvolduk, çoluk çocuk ne yiyecek” cümleleri havada uçuşuyordu. Kimsenin neyden bahsettiğini anlayamamıştım. Gazete sahibi Kemal abi odasından çıktı ve herkesin kendisini dinlemesini istedi. Hepimizden helallik isteyerek gazete işinin buraya kadar olduğunu, bundan sonra devam edemeyeceklerini, son zamanlarda zaten satışların kötü olduğunun hepimizin farkında olduğunu, artık kapatmak zorunda kaldıklarını belirterek hepimizin muhasebe ile görüşmesini istedi.

Ne olduğunu anlayamamıştım. Evet, son zamanlarda işler iyi değildi. Ama yine de yazıyorduk yine de bizi okuyan birileri vardı. Hiç böyle bir şey olacağı aklıma gelmezdi. Demek gazetecilik bitmişti. Ben bitmiştim yani. Benim ekmeğim suyum dediğim şey tükenmişti. Ben şimdi ne yapacaktım? Başka bir şey bilmezdim ki ben. Benim için çalışmak buydu, daha başkasını ben beceremezdim. Ne yapacaktım şimdi? Ben mahvolmuştum. Kemal abi ile çok konuştum. Kapatmayalım dedim ama dinletemedim. O çoktan kararını vermişti. Peki, ben ne yapacaktım?

Eve gelmiş, başımı dizlerimin arasına almış, aşağı yukarı sallanarak düşünüyordum. Ben ne yapacaktım? Gazete benim her şeyimdi. Alın terim, ekmeğim, suyum, aşım… Çalışmak benim için gazetecilikti. Gazetede çalışmayı çok seviyordum. Ortaya bir emek koymayı, koyduğum emeğe şöyle uzaktan bir bakmayı çok seviyordum. İki gün odadan çıkmadım. Annem geldi, babam geldi ama sadece düşünüyordum. Yapacak bir şeyim yoktu, bir boşluğa düşmüştüm sanki.

Günler geçiyordu, aylar geçiyordu, mevsimler geçiyordu ama içimdeki bu boşluk bir türlü geçmiyordu. Ne yapacağını bilemez halde savrulup duruyordum. Ne zaman sokağa çıkıp kafa dağıtayım desem her seferinde boşluğa düşerken yakaladım kendimi. Sonra yine her seferinde hıçkıra hıçkıra ağladım. Etraftan insanlar baktılar, şaştılar halime. Neyin var dediler, bilinmez bir boşluktayım, dedim. Durdular, baktılar sonra beraber ağladık.

Hiçbir şeye tutunamıyordum. İçimde adını koyamadığım bu derin boşluk beni içine doğru çekiyordu. Tutunamayanlar’ı kaç kez okudum bilmiyorum. Tehlikeli Oyunlar’ı tam sekiz kez okudum. Korkuyu Beklerken’i artık ezberlemiştim. Evin içinde gezine gezine, yüksek sesle okuyup duruyordum. Bir arayış içindeydim ama daha ne aradığımı bilmiyordum. Beynimin içinde fısır fısır konuşmalar dolanıyordu. Hiçbir işim gücüm yoktu. Babam iki kere psikiyatriste götürdü. Bir hafta hastanede yattım. Hiçbir şey değişmedi. Bir gece hastaneden kaçtım. Sokak lambasının altında Tutunamayanlar’ı okurken suçüstü yakalandım. Bu çocuk delirdi galiba dediler. Keşke delirebilseydim. O zaman her şey çok daha kolay olurdu.

Şimdi kendinizi benim yerime koyun. İş yok, güç yok, hiçbir uğraş yok. Hepsinden öte içimde heyecan yok. Anlamsız, adını veremediğim bir boşluk. Her gece bu boşluk ile yatıp, her sabah bu boşluk ile uyanıyorsunuz. Kabuslarınız da bu boşluğa düşüyor, aniden sıçrayarak uyanıyorsunuz. Her sabah uyanıyorsunuz kafanızı mengene ile sıkıştırıyorlar. Bu kadar acıya dayanabilir misiniz? Dayanamazsınız. Ben de dayanamadım. Çalışmayı bıraktığımdan tam 17 ay 3 gün 22 saat 37 saniye sonra bu dünyadan kendi rızamla gitmeye ve bu acıya bir son vermeye karar vermiştim.

“İnsan hiçbir şeye yetişemiyor” dedi kadın. Gözüme vuran gün ışığı ve nereden geldiğini anlayamadığım bu ses ile gözlerimi ovuşturarak uyandım. Bir hastane odasında olduğumu anlamam epey bir zaman aldı. Kolumda serum takılıydı. Nasıl buraya geldiğimi düşünmeye vaktim olmadan kadın yine “İnsan hiçbir şeye yetişemiyor” dedi, koyu renkli gözleriyle pencereden gökyüzüne doğru bakarken. “Neden öyle dedin” diye sordum. Sanki benim orada olduğumun farkında değilmiş gibi irkildi. Ya da bana öyle geldi. Kadın “Çünkü tam vardım derken yeni bir varamayış çıkıyor karşımıza. Kavuşmanın hiçbir yolu yok. Baksana kuşlar bile her gün bir koşuşturmacada. Onlar da yetişemiyor hayata demek ki.” diyerek sorumu cevapladı. Serumumu kontrol ettikten sonra odadan çıktı. O çıktıktan sonra verdiği cevabı uzun bir süre düşündüm.

Evet, haklıydı. Kavuşmanın yeri burası değildi. Çünkü herkes kavuşacağı anı bekliyordu. Ama o kavuşma anına kadar bir şeyler yapmalıydık. Elle tutulur, gözle görülür, ardımızdan gelenler için faydalı bir şeyler bırakmak için çalışmalıydık. Hem ne diyordu ayette “Bir işi bitirince diğerine koyul.” Öyle yapmalıydık. Ben de öyle yapmalıydım. Evet, artık çalışmıyordum ama bu başka hiçbir iş yapmayacağım anlamına gelmezdi ki, gelmemeliydi. Çalışmak, alın teriyle eve ekmek getirmek, vatana millete hayırlı bir şey ortaya koymak gerekirdi. Tamam, artık gazetede çalışmıyordum ama pekala dergilerde yazabilir, yazılarımla insanlara seslenebilirdim. Ah be hiç mi bir şey bulamamıştım. Limon satardım en kötü.

Allah’ım ben ne yapmıştım. Ne olursa olsun yaşamak varken, neden ölümü seçmiştim. Bu kadar mı acizdim? Neydi içine düştüğüm bu buhran? Değer miydi canıma kıymaya? Neyse ki hala hayattaydım. Aklım başıma geç gelmişti ama farkındalığım büyük oldu. “İnsanın bir işi bir de uğraşı olmalı” derdi dedem. Şimdi çok iyi anlıyorum bu sözünü.

Başımı göğe kaldırıp hiçbir umuda yer bırakmayan bir durumdan beni çıkartıp canımı bağışladığı için Allah'a şükretmeye başladım.

Sabah güneşin ilk ışıkları ile kalktım. Babamın kömürlükteki seyyar arabasını çıkarıp güzelce temizledim. Sizin anlayacağınız limon satmaya karar vermiştim. Biraz limon alıp koydum arabaya. Sokak aralarına gire çıka satmaya başladım. Teyzelerle sohbet ettim, amcalarla çay içtim. Havadan sudan, biraz siyasetten, biraz ekonomiden konuştuk. Limonlarımı satmaya devam ettim. Bir parkta banka oturup öğle yemeğim olan simidimi yemeye başlamıştım. Hem sağı solu izliyor hem de simidimi yiyordum. Parkta bir iki sallansam mı diye düşünürken çimlerin üzerinde tuhaf hareketlerde bulunan gençlere gözüm takıldı. Biraz seyrettim onları, ne yaptıklarını bir türlü anlayamadım. Biraz yaklaştım anlamak için. Dans ediyorlardı sanırım. Birisi de videoya çekiyordu. En sonunda dayanamadım sordum ne yaptıklarını. TikTok çekiyoruz dediler, anlamadım tabii. “O ne ki” dedim. Boş ver sen anlamazsın dediler, elleriyle yol gösterdiler bana. Anlatmaları için ısrar edince kızmaya başladılar. Rahatsız ettim gençleri diyerek ayrıldım yanlarından ama aklım hala onlardaydı. Simidimi bitirip limonları satmaya kaldığım yerden devam ettim. Epeyce satmıştım. Şu sokağa da gireyim limonları bitirir eve dönerim diye düşünüyordum ki girdiğim sokakta iki kız… Onları da anlamadığım hareketlerde bulunurken gördüm. Onlara da ne yaptıklarını sorduğumda parktaki çocuklardan aldığım cevabı aldım; TikTok. Belki bunlar anlatır diye sordum ne olduğunu. İki kız yanıma geçtiler ve çektikleri şeyi gösterdiler. Hopluyorlar zıplıyorlar garip hareketlerde bulunuyorlar videoda. Anlam veremedim tabii. Sonra bir de Instagram varmış. Ondan da bahsettiler bana. Ne işe yarıyor bunlar diye sordum, eğleniyoruz dediler. Hiçbir şey anlamamıştım. Onlar da sen anlamazsın der gibi baktılar yüzüme. Limonlarımı satıp eve geldim yemeğimi yiyip odama çekildim.

Bugün neler yaptığımı şöyle bir düşündüm. Ne yapıyor orada bu gençler. Bunların hiç işi gücü okulu yok mu? Neden böyle anlamsız işler peşindeler? Annemden de son zamanlarda çok sık duyuyordum zaten. Bu gidiş hiç iyi değil diye hep sokaktaki çocuklardan dert yanıp duruyordu. Haberlerde gördüğü gençleri bana anlatıp öğüt veriyordu. Ben nasıl da farkında olamamışım, nasıl da görmemişim bunca zaman. Teknolojiden bu kadar mı bi habermişim. Oturdum bilgisayarın başına, araştırdım, okudum. Gençliğin nereye gittiğini anlamaya çalıştım ama bulamadım. Gittikleri bir yer yokmuş meğer. Bu düşünceler içerisinde uykuya dalmışım. Sabah yine uyandım limon arabasını alıp yola koyuldum. Bakalım bugün neler görecektim, hangi amcalarla oturup çay içecektim. Ama bugün sadece siyaset ve ekonomiden değil gençlerden de konuşmak istiyordum. Bakalım onlar farkında mıydılar neslimizin nereye gittiğinin.

Meğer ne çok dertliymiş bizim amcalar bu gençlikten. Hele teyzeler oturup ağladılar yanımda. Herkes farkındaymış oysa. Ama kimse bir şey yapmak için çalışmıyormuş. Kimse dur dememiş bunca zaman. Çok sinirlenmiştim. Nasıl olurda bu hale düşerdik. Üstelik bunun farkında olup nasıl bir şey yapmazdık. Nereye gidiyordu bu nesil, eskiden böyle miydik? Ne güzel oyunlarımız vardı. Arkadaşlarımızla salçalı ekmeklerimizi bölüşürken ülke gündeminden konuşurduk. Her yaz bir esnafın yanında çalışırdık. Ekmeğin nasıl kazanıldığını, alın teri ile hak etmenin kıymetini öğrenirdik. Ama şimdi herkesin elinde bir telefon. Şu park senin bu kafe benim yok TikTok yok İnstagram. Ağızlarını gözlerini şekilden şekle sokarak video çekiyorlar. Bu iş böyle olmaz diye teyzelerime amcalarıma öğütler verdim. Eğitimin ailede başladığını anlattım. “Ana baba olarak bizler bir şeyler yapmazsak neslimiz çürük elma gibi birbirini çürüterek yok olup gidecek” dedim.

Başta limon satmak niyetiyle başlamıştım ama artık mesele limon satmak değildi anlayacağınız. Kendimce bir şeyler yapmalıydım gençliğimiz adına. İnsanımızın gözünü açmak gerek. Ne kadar çok insanla konuşursam, kaçına derdimi anlatabilirsem kardı benim için. Bugün kim bilir kaç insanla konuşmuş, kaçının kalbine dokunmuş, yüreklerini titretecek cümleler kurmuştum. Neslimiz için karınca kararınca çalışmıştım ve çalışacaktım. Konuşmalarımla, yazılarımla kendimce bir uğraşa girmiştim.

Çalıştıkça ayaklarının yere daha sağlam bastığını hissediyor insan, kendine olan güveni artıyor. Bir amacı olunca ona ulaşmak için koşup duruyor.

Akşam eve gelince odama geçip yatağıma uzandım. Dış dünya ile arama gözlerimle etten bir duvar çektim. Bugünkü yaptığım konuşmaları düşünmeye başladım. Evet, gençlerimiz nereye gidiyordu? Bu soruyu ben kendime de sormalıydım. Gittikleri yolu mademki beğenmiyorduk peki değiştirmek için ne yapıyorduk? Hangimiz bu uğurda çalışıp çaba gösteriyoruz. Ancak laf ediyoruz, kızıyoruz onlara. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Gazeteden ayrıldığımdan beri hiç böylesine üzülmemiştim. Çok kış geçmişti ömrümden ama kalbim hiç böyle üşümemişti. Çok kez takıldım ama hiç böyle düşmemiştim. Her yere geç kalmakla meşhurum, böyle geç kalmamıştım. Defalarca yanıldım, böylesine inancım kırılmamıştı.

Her gece dinlediğim türkü beni hiç bu kadar ağlatmamıştı.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yerin Altındakiler, Üstündekilerden Çok

Işıl ışıl bir sabaha daha uyanıp güzelce kahvaltımı yaptıktan sonra işe doğru yola koyuldum. Ne...

Hayali Olmayanın Hayatı Var Mıdır?

Işıl ışıl bir sabaha daha uyanıp güzelce kahvaltımı yaptıktan sonra işe doğru yola koyuldum. Ne...