Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Bizimkisi Şiddetsiz Geçimsizlik

avatar

Naif Karabatak

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Bu dava, meslek hayatının son davasıydı. Karara bağlar mıydı bilinmez ama başka bir dava almayacağı kesindi. Son dava, şanına yakışır bir dava olmalı, son dava, bütün diğer davaları unutturmalıydı. Başlaması da, bitişi de hafızalara kazınmalı, Halil Hâkimin son davası Adliye koridorlarında dilden dile dolaşmalıydı. Onun için klasik çağrı yapmak yerine, farklı bir yol denedi. Mübaşire “sıradaki dava” demeyi bile belli bir kafiyeyle söyledi. Meslek hayatını bir şiire benzetirse, şiirindeki son mısra buydu; kafiyesi de, uyağı da, dizesi de tam yerinde olmalıydı.

“Sıradaki dava” dedi hâkim, mübaşir “Şiddetsiz geçimsizlik” diyerek bir kadın ve bir de erkek ismi bağırdı, koridorun köhne duvarlarında yankılanarak.

Hâkim, “herhalde yanlış söyledi” diye pek üzerinde durmadı. Doğru ya “şiddetsiz geçimsizlik” olmazdı, şiddetli geçimsizlik olurdu. Geçimsizliğin şiddetini kim ölçerdi orası bilinmezdi ama hepsi de şiddetli bir geçimsizlikle mahkeme koridorlarında “huzur” ararlardı. Tıpkı mutluluğu yanlış yerde aradıkları gibi…

Meslek hayatına başladığında boşanma davalarına baktı, emekli olana dek de hep benzer davalarla uğraştı durdu. Davanın başlamasıyla bitişi çok uzun sürmezdi. Hep gün atardı, belki aile büyükleri barıştırır diye düşünürdü. Sonra “büyükleri” önemseyenin kalmadığından yakınmaya başladı, aile kavramının da ilk o zamanlar çürümeye başladığına inanıyordu.

Halil Hâkimin emekliye ayrılmasına birkaç gün kalmıştı, yeni dava almaya niyeti yoktu ama boşanma davalarına bakan diğer hâkim izne ayrılınca bakacağı son davalar da önüne gelmişti. Bu davada onlardan birisi, hatta sonuncusuydu. Mübaşir ikinci bağırmaya hazırlanıyordu ki, içeriye bir kadın ve bir erkek girdi. İkisi de sanık sandalyesine yakın yerde durdular, hâkim “otur” işareti yapınca ikisi de oturdu. Halil bey, davaya başlamadan çiftçi incelemeye başladı, hep böyle yapardı. Onlar konuşmadan, tecrübesini konuştururdu. Belki konuşamazlar, belki heyecanlanırlar, belki düzgün cümle kuramazlar diye, vücut dilini konuşturur, tecrübesiyle yoğururdu.

Erkek 30’lu yaşlardaydı, kadın da 20-25 gösteriyordu. Erkek yakışıklı denecek gibiydi, kadın da çok güzel birisiydi. Doğrusu ikisi bir birine çok yakışıyordu. Uyumlu bir çift görünümündeydiler, bu boşanma nereden çıkmıştı? Bak şimdi merakı bir kat daha arttı. Üstelik ikisi de “pırlanta” denilecek bir görünümdeydi, iyi insanlardı ve iyiler bir arada yaşamalıydı, ayrı düşmemeliydi.

Salonda avukat yoktu, savcıya da gerek görülmemişti. Bir hâkim, bir de sıradaki davanın anonsunu yaptıracak mübaşir vardı. Mübaşir arada bir de “şiddetli geçimsizliğin” şahitlerine yemin ettirirdi, sadece gerçeği söyleyeceklerine yemin ederlerdi, çoğu da gerçek olmayanı söylerdi. Mübaşir de bilirdi ki, bir insanın gerçeği söylemesi için yemin etmesine gerek yoktu. İnsanın doğası, doğruyu söyleme üzerineydi. Aksine yalan söyleyecekler için bir yemin merasimi düzenlenmeliydi ya, her şey gibi bu da bozulmuştu.

İlk sözü hali üzere hâkim aldı; “şiddetli geçimsizlikle mahkememize boşanmak istediğinizi…”
-Sayın hâkimim bizimkisi şiddetsiz geçimsizlik.
Halil Hâkim şaşırdı. Deminki mübaşirin anonsunda bir yanlışlık olmadığını o zaman anladı ama şiddetsiz geçimsizliği anlayamamıştı.
-Nasıl yani, diye sordu…
-Sayın hakimim, eşimle severek evlendik..
“Evet” diye araya girdi genç kadın.
Genç adam devam etti; Biz bir birimizi çok seviyorduk, halen de çok seviyoruz.
-Ah be evladım! Bu benim son davam. Farklı olsun dedim ama böyle değil. Madem bir birinizi seviyorsunuz benim karşımda ne işiniz var, bu soğuk duvarların arasına ne diye geçtiniz, sıcak ve mutlu yuvanız varken?

-Haklısın hâkim bey, biz de bu soruyu kendimize çok sorduk ama cevabını burada bulacağımıza inanarak geldik…
-Bu anlattıklarından bir geçimsizlik yok, dur bakalım diyeceğim ama sen hikâye gibi anlatacaksın. İyisi mi sadete gel.
-Tamam, hâkim bey. Eşimle üç yıl önce evlendik ve üç yıldır bir birimize ne kötü bir söz söyledik ne ters bir laf konuştuk.

“Öyle” diye araya girdi genç kadın.
Hâkim sinirlendi, “Evladım siz benle dalga mı geçiyorsunuz? Yoksa meslektaşlarım “son dava oyunu”nu üzerimde mi deniyor. Madem böyle sevişiyorsunuz, niye boşanıyorsunuz?”

Genç adam devam etti;

-Bizim bir geçimsizliğimiz var ama şiddetli değil, şiddetsiz yani sessiz geçimsizlik.
-O nasıl oluyor?
-Şöyle oluyor hâkim bey, bir birimizle konuşmuyoruz, dertleşmiyoruz, bir birimizi dinlemiyoruz, artık birbirimizle paylaşacak bir şeyimiz kalmadı. Hatta bir süre sonra yolda bir birimizi görsek tanımayacağımızdan korkuyoruz.
-Neden?

Genç adam cebinden cep telefonu çıkardı, “aha da bundan” diyerek hâkime gösterdi ve devam etti.
-Sayın hâkimim, sabahın ilk ışıklarıyla kalkıp işe gidiyorum, hanım da çalışıyor o da başka bir araçla işe gidiyor. Sabahtan akşama kadar bir birimize hasret kalıyoruz. Akşam eve gelince o bir köşede telefonla uğraşıyor, ben bir köşede.
-Yemek yemiyor musunuz?
-Ne mümkün sayın hâkimim ne mümkün? Aslında hiçbir yemek paylaşımını kaçırmaz ama yemek yapmayı da bilmez. Olsun dedim, ben eşimi seviyorum, yemek yapmasını değil ya…
-Aferin be, ilk kez böyle bir eş gördüm. Kızım sen yemek yapmayı bilmiyor musun?
-Biliyorum hâkim bey!Bütün yemek paylaşımlarına bakarım, bütün yemek programlarını tek tek izlerim ama uygulamada benimki değişik çıkıyor…
-Nasıl yani?

Sözü genç adam aldı;

-Sayın hâkimim geçen gün bir ıspanak yapmıştı, ıspanakları doğramayı unutmuş mesela…
-Öyle olur mu be kızım, ıspanağı bir güzel doğrayacaksın, sonra.. ne diyorum ben ya…
-Geçen gün kuru fasulye yaptı, suyu koymayı unutunca gerçekten de kuru fasulye oldu ama çok kuru!
-Susuz kuru fasulye mi olur aa kızım, yanında da bir baş soğanı doğrayacak, biraz pul biber serpecek, biraz da limon sıkacaksın, ohh tadından yenmez!
-Sahanda yumurta yaparken de sahanı unutmuştu…
-Bak onu ben çok iyi yaparım, önce yağı sahana koyuyorsun, sonra.. üfff be siz de burayı yemek programına çevirdiniz.
-Özür dileriz hâkim bey, mesele yemek değil, sessizlik. Yoksa çok şükür halimiz vaktimiz yerinde, iyi de kazanıyoruz. Hani dışarıda da yeriz ama hep telefonla uğraşmaktan birbirimizi davet edemiyoruz, bir tek cümle konuşamıyoruz.
-Eve gelince telefonu kapatın.
-Çok denedik hâkim bey, bu süre 15 dakikayı geçerse başarı sayıyoruz ama zaten olsa da bu defa uğraşacak başka bir teknolojik alet buluyoruz.
-Yani aslında ikiniz de sorunu biliyorsunuz, teknoloji sizin değil, siz teknolojinin esiri olmuşsunuz.
-Aynen öyle ama bu esaretten kurtulamıyoruz. Bizi özgür bırakın hâkim bey, bizi boşayın ki aklımız başımıza gelsin!
-Çocuklar bu benim son davam, iki gün sonra emekli oluyorum. Köyde küçük bir bahçesi olan ev aldım. Çiçekle uğraşacağım, toprağı eşeleyeceğim, temiz havada gezeceğim, bugüne kadar aldığım bütün stresi atacak çok yer bulacağım. Size tavsiyem, boşanmayın. Bu davayı geri çekelim, hiç görülmemiş olsun, hiç duruşulmamış olsun. İkiniz de izin alın, bir ay köyde bizimle birlikte yaşayın. Merak etmeyin eşim de, ben de çok güzel yemek yaparız. Sizin şiddetsiz geçimsizliğiniz şiddetliye çevirmezsek, bu işi başardık demektir ama tek bir şartım var..
İkisi birden atıldı; nedir?
-Cep telefonu, tablet, bilgisayar ve TV olmayacak. Yani “şiddetsiz geçimsizlik” dediğiniz yaşam tarzınızın “şiddetsizliğini” alacağız, tıpkı stresini şıp diye çekip alır gibi…

1964 Adıyaman doğumluyum, İstanbul'da yaşıyorum. Gazeteciliğe 1979 yılında, yazarlığa 2000 yılında başladım. Birçok yerel ve ulusal gazetede köşe yazısı yazdım, söyleşi yaptım, genel yayın yönetmenliği görevinde bulundum. Şiir, deneme, öykü çalışmam var. Bir hikâyem uzun metrajlı film, bir hikâyem kısa metrajlı film olarak çekildi, birkaç hikâyem de tiyatroya uyarlandı. Yayınlanmış bir mizahi kitabım var ve ben daha çok mizahi öykü yazmayı seviyorum...

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.