Bizim Yunus, Bizim Sinemamız…

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Sanat, var olduğu döneme sabit değildir. Sanat eseri ise sanatkarın yaşadığı dönemi yansıtmasının yanında geçmişi tarif, geleceği ise imar etmekle memurdur. Sanat eseri bugünü yarına hazırlar, yarına bugünü anlatır. Bu yüzden sanatkar popülizmden ve hamasetten uzak durmalıdır. Zamana mahkum her eser zamanın ruhu dönüşüme uğradıkça eskimeye ve zamanla unutulmaya mahkumdur. Oysa sanat eserinin en büyük avantajı zamandır. Zaman sayesinde hep soluk alır. Ölümsüzlük ancak böyle mümkün olur. Geçici olan hiçbir şey sanat eseri olamaz. Propaganda eseri, geçici işlevsel ürün ya da tüketim malzemesi olarak kalır ve tüketilir, tükenir. “Zamana meydan okumak” ifadesindeki garabet de bu nüansı göz ardı etmekten sebeptir. Zaman, meydan okunacak değil, ruhu okunacak ve birlikte yol alınacak zemindir. Bunu başaranlar kadim geleneğin parçası, kendi zamanının yenilikçisi ve yine kendi geleceğinin hazırlayıcısıdır. Böylesi eserler ve müellifleri hiçbir zaman eskimez. Bütün zamanlara hitap etmek de böyle mümkün olur.

Yunus Emre’yi anlamak için de bu bakış açısına sahip olmak gerekir. Yunus Emre’yi anladığıma dair bir iddiaya sahip değilim. Fakat eserlerinin zamana omuz vermiş olmasını hissediyor ve bana fısıldadığı sözsüz şiiri anlamaya çalışıyorum.

Yunus Emre’nin eserlerinin yanı sıra yaşadığı döneme de bakmak gerekiyor. Neredeyse yedi asır öncesi ile günümüz arasındaki benzerlikler bize çok şey anlatıyor, Yunus’un dilinden:

“Ben gelmedim da’vî için benüm işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldüm.”

Yunus’un yaşadığı dönem kargaşa ve toplumlar arasındaki çetin mücadelerle doludur. 13. asrın sonları ile 14. asrın ilk çeyreğinde Anadolu Selçuklularının son devriyle beylikler ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarına tekabül eder. Haçlı seferleri, Moğol istilası ve Babailer isyanı gibi tarihte iz bırakan hadiseler yaşanmaktadır. Bu manzara tanıdık geliyor mu? 700 yıl sonra bölgemiz benzer şeyler yaşamıyor mu? Peki, bu ortamda davamız nedir, Yunus bize ne anlatabilir?

Yunus Emre’nin anlatmak istediği, anlattığı, anlamamız gereken, anlaşılmayan, anlaşılamayan, anlattırılmayan, aktarılmayan her ne varsa hakkıyla yapabilmenin yollarından biri sinema elbette. Zira tıpkı Yunus gibi zamana yenik düşmeden zamanın ruhunu kullanarak sinema eliyle dünyaya çok şey anlatabiliriz.

Elbette bu toprakların kıymetli birikimini film yapma fikrini piyasa şartlarına terk etmemek gerekir. Çünkü ticari film erbabı ‘çok izlenme’ maksadının peşinde koşunca bu tarz konulara girmeyebilir. Bağımsız sinema yapan kişi ise bu husustaki filmine destek bulmakta zorlanabilir. Bunun için devlet desteği ve özel sektörün finans sağlaması çok mühim. En kalabalık ekiple yapılan sanat olan sinema bu sebepten pahalı da bir alandır. Haliyle her isteyen, istediği filmi yapamıyor. Ya yapımcı niyetlenmeli ya da yönetmen destek bulabilmeli.

Yunus Emre’yi geniş kitlelere anlatmak demek sadece kim olduğunu ifade etmek ve meselesini de izah etmekle sınırlı olmamalı. Elbette belgesel niteliği taşıyan çalışmalara ihtiyaç var. Fekat esas lazım olan, Yunus’un sanatında kullandığı dili sinemada kullanmak ve Yunus’un eşyaya bakışını anlatacak çekici çalışmalar yapmaktır. Bunun için de sinemanın iki güçlü kanadı ile birden gitmelidir. Ticari sinema ile bağımsız sinema alanlarında çokça eserler üretilmelidir. Ve dünyanın hiçbir yerinde olmadığı gibi sinemayı devlet ve burjuva desteğinden mahrum bırakmamalıyız. Politika üretmek ve uygulamakla yükümlü olanlar film çekme imkanlarını kolaylaştırmalı ve teşvik etmeli. Bir yılı Yunus Emre ile anmakla geçirip birkaç belgesel ve belki bir sinema filmi yapmaktan bahsetmiyorum. Her yıl Yunus Emre filmleri yapmaktan söz ediyorum.

Madalyonun diğer tarafında ise Yunus Emre ile alakalı film yapmanın çok ötesinde bir durum var. Yunus’un eşyaya bakışı dediğimiz meseleyi içselleştirip sinema dilini, anlamını ve duygusunu da buna göre kurgulamak gerek. Herkes böyle yapsın demiyoruz elbette. Böyle de yapılmalı diyoruz. Yunus’un bu topraklar için ifade ettiği manayı sinemanın imkanları ile bütünleştirip yeni yöntemler kovalamalıyız.

“Benüm işim sevi için” derken kastettiği şey üzerine düşünmemiz gerekiyor. Şu sıralar dava adına ve dava için yapılanları ve yapılmayanları, söylenenleri ve söylenmeyenleri, dile getirenleri ve susturulanların düşününce, “da’vî” ve “sevi” meselesi üzerine sinemacıların uzun uzun düşünmesi ve yaklaşım/yöntem noktasında bunu sinemasına yansıtması gerekir diye düşünüyorum. Bugünden yarına, elimizde dolaştıracağımız formüllerle olacak şey değil tabi ki… Sinema üzerine düşünenlerin teoriyi beslemesi, film yapanların bunlardan beslenmesi, vazifesi destek olanların desteklemesi ve izleyicinin de üzerine düşeni yapması gerekiyor.

Taşın altına elini sokacakların sayısı hepimiz kadar, diyebiliriz. İnsanların, insanlıktan çıkmak için birbiriyle yarıştığı, toplumların toparlanma adına topun ağzına insanları koyduğu, devletlerin varlık adına yokluğu beslediği, küresel sistemin her şeyi öğüten bir makine haline geldiği ve bütün bunlar kabul edildiği halde çok az kişinin üzerine düşeni yaptığı garip bir zamandan geçiyoruz. Diğer taraftan, bahsettiğim şeyler bize garip geliyor. Halbuki tarih tekerrür ediyor. İnsanlık tarihinin çok sevdiği şey belki de bu tekerrür hali. Başımıza gelenlerin, insanlık tarihi boyunca başa gelenlerden çok daha feci olduğunu düşünmemizi garipsemiyorum. Kuvvetle muhtemel her dönem insanoğlu böyle düşündü. Fekat araçlara ve imkanlara bakınca bütün zamanlardan daha avantajlı olduğumuzu düşünmemizi gerektirecek şeyler var. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırırken sinema üretimini de mümkün kılıp dönüştürüyor. Sözünü çok kişiye kısa zamanda ulaştırma imkanı var, zamane insanının. Sinemacının da geniş kitlelere hitap etme şansı var. Bu avantajın sözü kıymetsizleştirecek bir çoğalmaya yol açtığı da doğrudur. Fakat her halükarda bardağın dolu tarafına bakarak yol almamız gerekiyor.

O halde sinemacımıza lazım olan Bizim Yunus… Necip Fazıl’ın dediği gibi;

“Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Zaman, onun kemend attığı selmiş…
Bizim Yunus,
Bizim Yunus….”

Zamanın kıymetini bilip, ruhunun farkında olan ve sel olup akan zamana kemend atabilecek bakış açısını beslememiz gerekiyor. Birkaç ay, birkaç sene yada 10-15 yılda olacak şey değil bu. Bitmemek üzere başlayacak bir yola çıkılıp, Yunus’un bugüne ulaşması gibi yarınlara varabilmeliyiz…

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir