Sıradaki içerik:

Nizamülmülk ve Nizam-ı Âlem

e
sv

Biz Kimiz Sezai Ağabey!

avatar

Muhammed Yusuf Aktekin

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

“Sezai Karakoç ölmedi.”

Yakın zamanda, Sezai Karakoç üzerine ulusal kanallarımızdan birinde yapılan bir programı izliyordum. Sohbet sırasında moderatörlerden biri aniden durup “ Bu arada hatırlatalım, Sezai Bey halen hayatta,” diyerek ekleme yaptı. İlk bakışta anlamsız gelse de düşününce kendisine hak verdim. Sezai Karakoç üzerine düşünürken, yazarken onun hakkında söyleşiler, konferanslar tertip ederken veya en basitinden şiir dinletilerinde eserlerini seslendirirken, vefat etmiş, devrini tamamlamış bir büyük şairden, bir şiir dehasından bahsediyoruz hissine kapılmamak elde değil. Oysa kendisi ilerleyen yaşına rağmen halen kültür-sanat hayatımıza bilfiil katkı sunan, kendisini sevenlerle düzenli olarak “Yüce Diriliş Partisi”nde buluşan, dersler ve sohbetler düzenleyen bir büyük çınardır. Her ne kadar münzevilik kendisine yakıştırılsa da Sezai Bey ne şair ne de aksiyoner kimliğiyle hayatının hiçbir devresinde münzevi bir hayatın isteklisi olmamış, şiirini de gürül gürül akan bir hayat damarının üzerine bina etmiştir. Ne yazık ki Sezai Karakoç’un bilinçli olarak göz ardı edilmesi, sığ bir bakış açısıyla sadece “Monna Rosa”-evet doğru yazılışı böyledir- şairi olarak anılması bu yazının müellifini böyle bir mukaddimeye mecbur etmiştir. Sezai Bey’e hayırlı, uzun ömürler temenni ediyoruz. Haddim olmayaraktan yakın tarihimizin en önemli düşün insanlarından biri olan Sezai Karakoç’u anlamaya çalışırken aslı olmayan magazinsel hikâyeleri, siyasi saplantıları bir kenara bırakmanızı rica ediyorum. Kaleme aldığı yaklaşık elli kitaplık külliyatına eğilmek, okumak ve irdelemek sanırım hakkaniyetli ve iyi niyetli bir çabanın göstergesi olacaktır.

“Kimi, Kime Anlatıyoruz?”

Aranızda izleyenler vardır belki. 2010 yapımı bir film olan “My Name Is Khan” (Benim Adım Khan) gerçekten benim için manidar ve bir o kadar da düşündürücüydü. Kısaca özet geçecek olursak film Amerika’da yaşayan müslüman cemiyetinin özellikle 11 Eylül saldırısından sonra maruz kaldığı olumsuzlukları işliyor. Filmin başkarakteri Rızvan Khan hindu bir hanımefendi ile evlenir fakat çiftin çocukları Rızvan’ın müslüman olmasından dolayı bir grup ırkçı gencin saldırısında hazin bir şekilde hayatını kaybeder. Rızvan aynı zamanda asperger sendromundan mustariptir. Dünyaya bakışı diğer insanlardan çok farklıdır, hal ve tavırları tuhaf addedilir. Rızvan’ın artık tek bir amacı vardır: Amerikan başkanıyla görüşmek ve ona “ My Name Is Khan and I am not a Terrorist”(Benim adım Khan ve ben terörist değilim) diyebilmektir. Bu yolda uzun mücadeleler verir ve fakat sesini duyuramaz. Sonra Amerika kıtasında sıklıkla karşılaşılan bir tornado felaketinde yerel halka yardım etmek için canla başla çalışması bir anda kamuoyunun dikkatini çeker. Medyanın gündemini günlerce meşgul ettikten sonra dileği yerine gelir ve Amerikan başkanı ile görüştürülür ve arzuhalini iletir. Şimdi bu filmin konumuz ve Sezai Bey’le ne alakası var diye merak edebilirsiniz. Şahsen şiirle olan münasebetimden dolayı her ne olursa olsun sanat eserlerini alegorik, simgesel bir okumaya tabi tutma eğilimindeyim. Bence Rızvan Khan modern dünyanın kültlerinin ortaya çıkardığı bir müslüman tiplemesidir. Dünyanın geri kalanının garipsediği bir adam, bu dünyaya yabancı ve aslında bu dünyaya fazla… Kendisini anlatmak, kimliğini, öz benliğini ortaya koymak istemektedir fakat bunu nasıl başaracağı noktasında sakat bir zihin yapısına sahiptir. Rızvan müslüman kimliği üzerindeki olumsuz intibaı kaldırmak, etiketlerinden ve prangalarından kurtulmak için Amerikan başkanıyla iletişime geçmek ister çünkü o inanırsa bütün dünya da inanacaktır onun masumiyetine. Hâlbuki bu çabası ruhen ve zihnen özgürlüğünün önündeki tek engeldir ve elini kolunu bağlayan pranganın ta kendisidir. Referans noktası olarak zahiri güç odaklarını seçmesi, kendisini tanımlarken, dünya üzerindeki yerini ararken hiçbir sahici kıstasının olmadığını ve sadece otoriteden onay beklediğini gösteriyor. Teşbihte hata olmaz, kuzunun kurda dil dökmesinden farksızdır Rızvan’ın çabası.

Oysa Müslümanın bütün varlığıyla kendini kanıtlaması gereken yegâne otorite rabbinin ilahi iradesidir. Biliyorum bazılarınız enformasyon çağından, medyanın gücünden ve kara propagandaya karşı var olan bütün imkânlarla mücadeleden dem vuracaktır. Hakkınızda var fakat çağın gerektirdiği şekilde bütün mecralarda faaliyet gösterirken aslolan kulluk bilincini yitirmemek, kimi kime anlattığımız ve kendimizi neyin üzerinden veya neye karşı tanımladığımız meselesini ıskalamamaktır. İşte Sezai Karakoç’un diriliş diyalektiği tam bu noktada devreye giriyor. Gözcü kulesindeki nöbetçi gibi batı dünyasını yakından takip etmenin, içinde bulundukları medeniyet buhranını analiz etmenin gerekliliği ortada olsa da kanaatimce Sezai Bey önce bizi bize anlatır ve ilahi olanla, metafizik olanla aramızdaki husumeti sonlandıracak argümanları yeniden gündemimize taşır. Kendimizi tanımlamak için önümüze bir diriliş sözlüğü, bir manifesto sunar.

Rızvan Khan’ın durumuna dönecek olursak bir müslüman duyarlılığı içerisinde yardıma ihtiyacı olanların imdadına koşunca yani kendisi olunca sesini herkes duymuştur. İşte tam da bahsettiğim buydu. Sezai Bey yarım asırlık sanat hayatında sahih kendiliğini muhafaza etmiş ve modern bir derviş edasıyla tek ihtiyacımız olanın bulunduğumuz her konumu Müslüman duruşuyla, erdemli duruşla ihya etmek olduğunu anlatmıştır. Dolayısıyla kimseye hesap vermek,  olurunu almak zorunda değiliz. Allah’tan başka… Dört başı mamur diriliş sitesini inşa etmek ve bu sitenin onurlu vatandaşları olarak hayatımızı devam ettirmek verdiğimiz (vereceğimiz) her kavganın nihai sonucudur.

Velhasıl, sadece Sezai Bey’i değil tüm düşünce insanlarımızı, sanatkârlarımızı, ilim adamlarımızı görmezden gelmeden, ortaya koydukları eserleri referans kabul ederek tahlil etmek düşüncenin onurunu muhafaza eden herkesin boynunun borcudur. Tutarlı bir medeniyet tasavvuruna sahip cins zihinler eminim kendimizi tanıma ve gerçekleştirme hususunda da ilham olacaktır. Yazımızı Sezai ağabeyin manidar bir mısrasıyla nihayete erdirelim. Sürçü lisan ettiysek af ola.

Biz bir Hızır’ız ama belki bin Hızır gibi…

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.