Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Biyometrik Fotoğrafın Suratsızlığı

avatar

Naif Karabatak

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Nüfus cüzdanımı yenilemek için biyometrik fotoğrafa ihtiyaç varmış. Bu biyometrik, ne kadar metrik, ne kadar biyo ya da bu biyonun dizeli var mı bilmiyorum. Denileni yapmak zorundayım, işte onu çok iyi biliyorum.
Biyometrik fotoğraf demek, aynı zamanda suratsız fotoğraf demektir. Hiçbir ifadeniz gerçek değildirç. Belki de bütün ifadeleriniz gerçek ama biz rötuşlanmış fotoğraflara alıştığımız için gerçek gelmeyen fotoğraftır.

Ama sanki hangi ifademiz gerçek ki, hangi duruşumuz gerçek, hangi gülüşümüz gerçek, hangi bakışımız gerçek, hangi ağlayışımız gerçek, hangi gözyaşımız timsahınkinden farklı? İnsanlar kameraya gülüyor, cep telefonunun objektifine gülüyor. Poz verirken etrafa mutluluk saçıyor ama çoğu gerçekte nefret kusuyor. Yalancı gülümsemeler, yalancı mutluluklar, yalancı pozlar.

Neyin gerçek, neyin yalan olduğunu karıştırdık. Öz çekimle, en öz halini yansıttığını düşünen bizler, şiddet sarmalıyla, geçimsizlikle, uyumsuzlukla dünyayı yaşanmaz yer haline getirenler değil miyiz?
Yine de her fotoğrafın kendine göre bir güzelliği var, arkasında yatana bakmadıktan sonra ama biyometrik öyle değil.
Şimdi burada biyometrik fotoğrafı çok da kötüleyip, bütün fotoğrafçıları bana düşman etmenin bir âlem yok. Biz işimize bakalım efendim, işimize.
Nüfus cüzdanımı yani kafa kâğıdımı değiştirmek için Bakırköy Nüfus Müdürlüğünden randevu aldım. Cüzdan ücreti olan 15 gaymeyi bile yatırdım ama fotoğraf çekmeyi unuttum. Aslında unutmak değil benimki, iyi biliyorum. Şu biyometrik fotoğrafa olan düşmanlığımdan ötürü fotoğrafçıların semtine uğramak istemiyorum.
Beni de anlayın efendim, beni de anlayın. Yaş kemale mi ermiş, sona doğru yan mı yatmış bilemem ama başta kalmış üç tel saç, sağa mı tarasam, sola mı tarasam bir türlü karar veremezken, Nemrut suratlı fotoğraf çekerek, seni sevmeyenlerin eline verilen en kötü koz, biyometrik fotoğraf kozudur.
Hani şöyle rötuşlanmış olsa, kırışıklıklarımızı alıp götürse, Photoshop’la ince ince işlense, sonra da biz bile bizi tanımazsak, ortaya ne yakışıklı fotoğraflar çıkar değil mi?
Bakın, cep telefonlarının ön kamerası, yani selfie yani özçekim dediğimiz şey ne muhteşem detayları ortaya çıkarıyor. Hani tamam biz, bize benzemiyoruz ama gençler kendilerine hayran hayran bakıyorlar; neredeyse herkes kendisine âşık olacak.
Bakın yine lafı kaynattım sevgili okurlarım, iyisi mi ben konuya döneyim. Ha konu neydi, selfie mi, özçekim mi, üvey çekim mi, yanaşma çekim mi.. yok yok suratsız çekim biyometrik fotoğraf.
Nüfus müdürlüğündeki randevum tam saat 16’daydı. Fotoğrafımın olmadığını anladığımda ise saat tam 12’ydi. Buna da şükür dedim eşime, “saat 16’ya beş kala da aklıma gelebilirdi” Daha dört koca saat vardı ve dört saatte ne biyometrik çekim yapılırdı.

Öğle yemeğimi yedim, saat 13’de evimize yakın ilk fotoğrafçıya dalış yaptım. Sekreter hanım kız beni karşıladı, “Buyur bey baba” diye. “Bey baba senin babandır” desem de yalan olmayacaktı, sustum.
Sekreter hanım kıza biyometrik fotoğraf çektireceğimi söyledim, içeride bir müşterinin olduğunu, o çıkınca derhal beni alacaklarını söyledi. Kaça alacaklardı, kime satacaklardı, niye benim üzerimden pazarlık yapıyorlardı gibi soruları sormadım, susup oturdum.
Bir şey içip içmeyeceğimi soran hanım kıza çay dedim, her zaman yanımda ayrı bir yeri olan çaydan çok fazla uzaklaşmak olmazdı. Bir çay içtim, sonra bir çay daha, sonra bir çay daha, sonra bir çay daha…
Bu nasıl bir fotoğraf çekmeydi, bu nasıl bir şeydi anlamadım, içerideki adam veya kadın ya da çocuk yani her neyse tam bir saattir çıkmak bilmiyordu. Kaç poz alınıyordu, niye bu kadar uzun sürüyordu, poz vermeyi mi bilmiyordu, makine mı bozulmuştu, ışık mı yetersiz kalmıştı?
Hanım kızla sohbet arasında öğrendim, içerideki adamın “aday” olduğunu.
“Aday değildir, aday adayıdır” dedim bilgiççe.
Hanım kız “Yok o aday adayı olmaz, direkt aday olur” deyince meraklandım.
Ee seçim zamanı da değildi, bu ne adaylık fotoğrafıydı?
Gölgesi Uzunlar Derneğinin başkanlık seçimi varmış. Bizim her şeye aday olan adayımız da bu defa dernek başkanlığına aday oluyormuş. Müstakbel adayımız, her seçimde bağımsız aday olduğundan her seferinde direkt aday oluyor ve hep üç oy alarak direkten dönüyormuş. Bir de ne seçimi olursa olsun müstakbel adayımız da aday olurmuş.
O gün gündemde hangi seçim varsa, adayımızın o seçime girmemesi düşünülemezmiş. Muhtar adayı, meclis üyesi, il genel meclis üyesi, belediye başkanlığı, milletvekili, hatta cumhurbaşkanlığı. Olsa dünya liderliğine de direkt aday olurmuş. O her zaman ve her şeye aday olacak kapasitede, donanımda birisiymiş.

Bugüne kadar öyle bir adayla çalışma şansım olmadı ama ben çok siyasetçi veya siyasetçi adayıyla çalışma yaptığımdan olmalı, nasıl poz verilir, afişler nasıl düzenlenir, nasıl en sıcak mesaj verilir iyi bilirim.
Bunu hanım kıza da söyleyince çok sevindi. Aday olan kişinin patronu çıldırttığını, stüdyoya beni götürürse yardım edip, edemeyeceğimi sordu. Yardım edersem çok iyi olur demeyi de eklemeyi unutmadı. Ne demek, zaten çalıştığım çoğu siyasetçi adayı, hak ettiğimi ödemedi. (Oh ya seçimi de kazanamadılar ya.) Tamam kabul ediyorum boşa kürek çok çektim, ha bir eksik ha bir fazla ne fark eder ki.
Dar merdivenlerden aşağıya indim. Hanım kız önde, ben arkada kafamı tavana vurmamak, ayağımı da boşluğa basmamak için bayağı dikkat kesildim. Stüdyonun kapısı açıldı, adımımı içeriye attım. Hanım kız patronunun kulağına bir şeyler fısıldadı, o da bana hoş geldin dedi, adaya da “bir uzman” çağırdıklarını söyledi. Aday sevindi tabii, bulmuş benim gibi uzmanı!
Adayımız 1.50 boylarında, tıknaz birisiydi. Göbeği, benim göbeği ikiye katlardı. Kısa boylu ama ensesi kalın tiplerdendi. Ben üç tel saçıma acıyordum, adamın tek tel saçı yoktu. Kalın kaşları vardı, sert bir bakışa sahipti. Yüzü pek gülmeyen tiplerdendi. Sanki ülkenin tek borçlusu oydu, hiç alacağı da yoktu. Adam çirkin birisi değildi, suratı çok suratsız tiplerdendi. Ne bir mimik, ne bir tebessüm, ne bir sıcaklık. Buzdolabının ete kemiğe bürünmüş hali gibiydi.
Kısa boyluların aksine, omuzunu dik tutanlardan değildi. Dünyanın yükü omuzundaymış gibi sırtı kamburlaşmaya başlamıştı. Biraz dik dursa daha iyi olacaktı. Gözündeki gözlüğü, milattan önce bilmem kaç yılına aitti. Gerçi eski çamlar bardak olurdu, ninemin basması moda olurdu ama bu o tiplerden değil, gözlük sektörünün görüp göreceği en çirkin ve en kaba modellerdendi.
Elbise seçimi çok kötüydü. Koyu yeşil bir ceket, mor bir pantolon, eflatun bir gömlek giyinmişti. Sanki elinde sazıyla İMÇ’ye yeni gelmiş Anadolu’nun yağız delikanlısı gibi çok kötü bir tarzı tercih etmişti veya dayatılmıştı, kim bilir.

Bir süre çekime bakacağımı, sadece seyredeceğimi söyledim, onlar işine devam etti.
Fotoğrafçı adamı şaklabana çeviriyordu. Bir sağ elini havaya kaldırıyor, bir sol elini. Sonra elini arkaya koyduruyor, sonra bir elini cebine, bir elini sallandırıyor. Bazen bir eli cepte, bir eli havada, bazen iki eli göğsünde bağlı, bazen iki eli yanında sallanıyor.
Adam bir havaya bakıyor, bir karşıya, bir sağa, bir sola, bir aşağıya. Fotoğrafçı ne dese yapıyor ama çıkan resmi beğenmiyor. Oturuyor, ayakta duruyor, uzanıyor, yan yatıyor, kaşını kaldırıyor, gözünü seğiriyor, dudağını büzüyor. Ne yaparsa yapsın, adam beğenmiyor. Fotoğrafçı çekmeye, farklı açıları denemeye devam ediyor. İkisi de burnundan soluyor gibi gözükse de sabırlı insanlar olduğu kesin.
Bir mola verip benim biyometrik fotoğrafımı çekselerdi ne iyi olurdu, Bakırköy Nüfus Müdürlüğü çok uzak değil. Trafik yoksa 10 dakikada oradayım, hadi be bana bir güzellik yapın.
İçimden söylediğimi duyan olmayınca kendi işimi kendim halledeyim, sahneyi boşaltayım diye düşündüm ve ipleri elime aldım.
Fotoğrafçının kulağına bir şeyler fısıldadım. Sonra adayın yanına geçip, olabildiğince dik durmasını sağladım. Gülmeyi hiç bilmiyordu, tebessüm de ettiremedim ama sırıtmayı başardı. Birkaç poz aldık, hemen bakmak istedi. “Hayır” dedim, “bu çekim, özel çekim ve bunu görmek için beklemek gerekiyor. Siz şimdi salona geçin, ben de bir fotoğraf çektirip geleyim, detayları konuşuruz” dedim.
Adayımız yukarıya salona çıktı. Fotoğrafçıya rötuş yapmasını, photoshopla olabildiğince abartmasını söyledim. Benim biyometrik işimi de halledip, nüfus müdürlüğünün yolunu tuttum. İçeriye girdiğimde 16’ya 1 dakika vardı.
Neyse ki randevumu kaçırmamış, o güzelim fotoğrafı, o güzelim yeni kimliğe yapıştıracaktım.
Sıramı aldım, sıranın bana gelmesini çok beklemedim. Evrakımı, fotoğrafımı ve eski nüfus cüzdanımı memure hanıma verdim.

İşlemlere başladı, fotoğrafı taramak için cihaza yerleştirirken bir bana baktı bir fotoğrafa. Bir daha baktı, bir daha. Kızım git işine ben baban yaşındayım, diyecektim ki, memure hanım “Amca bu fotoğraf sana hiç benzemiyor, yanlış foto getirmişsin” deyince biyometriğin azizliğine yordum. Ben demiştim bu biyometrik fotoğraf çok çirkin çıkıyor yoksa ben yakışıklıyım.
Hanım kızın elindeki fotoğrafı görmemle, her şeye aday olan adamın gözleriyle gözlerimin buluşması da bir oldu; Bence bu bir kâbustu. En kötüsü ise şimdi bu naçizane kardeşiniz Gölgesi Uzunlar Derneğinin başkanlığına adaydı. Boy boy afişlerim bizim mahalleyi süslüyordu, sadece isim farklı!

1964 Adıyaman doğumluyum, İstanbul'da yaşıyorum. Gazeteciliğe 1979 yılında, yazarlığa 2000 yılında başladım. Birçok yerel ve ulusal gazetede köşe yazısı yazdım, söyleşi yaptım, genel yayın yönetmenliği görevinde bulundum. Şiir, deneme, öykü çalışmam var. Bir hikâyem uzun metrajlı film, bir hikâyem kısa metrajlı film olarak çekildi, birkaç hikâyem de tiyatroya uyarlandı. Yayınlanmış bir mizahi kitabım var ve ben daha çok mizahi öykü yazmayı seviyorum...

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.