Bitmeyen Masal

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Ben Öznur Sondül. Kendince yaşamak tufanına kapılmış, tutunacak dal bulup ona sımsıkı sarılmış, sonbaharda daldan düşen yaprak misali bir rüzgâra kapılmış süzülüyorum. “Eğer yaşamak kelimesinin manası her şeyden mahrum olmak ve ıstırap çekmekse, her an küçülmek ve bunu nefsinde her lahza duymaksa, bir türlü aşamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, şüphesiz ben de benimkiler de en derin şekilde yaşıyorduk.”

Hayat biraz gariptir. Belki de birazdan biraz fazla. İnsan kurulu bir saat gibi yaşar ona biçilen ömrünü.

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki zaman ve mekân insanla mevcuttur.” İnsan doğar, büyür, biraz yaşar işte bilindiği üzere. Sonra da olması gereken olur. Yaşanan heyecanlar, aksilikler, kavgalar, mutluluklar, üzüntüler hayatın tuzu biberidir aslında. Yoksa dümdüz, tatsız tuzsuz bir yaşam olurdu. İnişler çıkışlar olacak ki yaşadıklarımızdan tat alalım.

Dönüp dolaşıp geçmişe takılmak. Kovalanmak, nefes nefese kalmak. Geriye bakmaktan korkmak. Hızlanmak. Muasır zamana esir olmak. İnsan olmak

Peşimi bırakmıyordu geçmişim. İnsan geçmişinden kaçar mı? Kaçmalı mı? Bizi biz yapan yaşadıklarımız değil midir? Aynaya baktığımızda gördüğümüz, o geçmişin topyekûn hali değil de nedir? Onca şey yaşanmasaydı şimdiki ben olur muydu? Ben, geçmişim beni bıraksın istemiyordum da zaten. Eminim o zaman da bir an evvel büyüme derdine düşmüşümdür. Ama doya doya yaşadığımdan şüphem yok.

Uzun kış geceleri ben ve kardeşlerim için sıcacık soba demekti mesela. Soba da yanan odunların çıkardığı sesler ve sobadan çıkan alevin yansımasından çıkan gölge oyunları demekti. Dedemin yaptığı kayak ile köyün en yokuş olduğu yere çıkar bir güzel kayardık. Çok da düşerdik ama hiçbir düşme bizi kayma keyfinden alıkoyamazdı. Kayak sonrasında elimiz ayağımız buz tutmuş, burnumuz kıpkırmızı olmuş şekilde eve gelirdik. Annemiz görmesin diye hemen ninemizin koltuğunun altına girerdik. Bilirdik ki annemize karşı en kuvvetli kozumuz ninemizdi. Ninem bazı akşamlarda kendi küçüklüğünü, dedem ile nasıl evlendiklerini, birbirlerini nasıl sevdiklerini, her zaman birbirlerine yardımcı olduklarını, dedemin hiçbir zaman kendisine kötü davranmadığını, ailenin çok önemli bir yapı olduğunu anlatırdı.

Bu masalların içerisinde bize gizliden gizliye ders verirdi, ben anlardım. Bir de güneşi batırmadan eve girmediğimiz yaz günleri. Kirazlar, üzümler, karpuzlar… Dalından koparıp yediğim salatalık. Mis gibi hava. Menekşe toplamalarımız, bir ateş parçası gibi çiğdem çiçekleri. İp atlamalar, saklambaçlar, kovalamacalar, komşuların camını kıran mahalle arası futbol maçları, teyzelerin sokak aralarında bitmek bilmeyen sohbetleri…

Zaman böyle fütursuzca akıp geçerken ne çok şey götürmüş bizden, ne çok şey almışız biz zamandan. Eskiden mi güzeldik, eskiler mi güzeldi? Günümüzdeki aile yapısına bakıyorum da; anne, baba, çocuk ve internetten oluşan toplumun en küçük yapı taşı. Tüm aileyi bir arada tutan bağ internettir. Anne internetten yemek tarifleri, kadın programları izler. Dizilerini bitirir. Baba internetten maç özetleri, yeni maçlar, haberler, ilanlar… Çocuğumuz; Allah bilir! Ve hepsi birlikte yemek masasında toplanır. Hızlıca yemekler yenir herkes kaldığı yerden hayatına devam eder. Nerede birlikte vakit geçirme, nerede sevgi, nerede sohbetlerimiz. Annelerimiz ev işleri, babalarımız hayalleri ile uğraşırken çocuklarımız da öyle arada büyür gider işte. Bahsi geçen soğuk, sıkılgan, sevgisiz, bireyselleşmeye doğru yönelen bu yapıya aile denir.

Oysa arkamı dönüp uzun uzun baktığımda; ninemin anlattıkları, yaşadıkları, yaşanılanlar ne güzelmiş.

Bir hayal gibi, mutlu son ile biten bir masal gibi… Sıcak soba, evin yaramaz üyesi kedi bey, çocuklar, torunlar, kıpkırmızı kirazlar, balkondaki küpe çiçekleri, camgüzelleri; sanki Reşat Nuri’nin Gülbeşeker’i ya da Yaşar Kemal’in İnce Memed’i. Hafta sonları balkonda yapılan kahvaltılar, düğünler, bayramlar…

Yapılan şey iş de olsa eğlence de olsa hep birlikte hareket etmek mühimdir. Her tarafın buğday koktuğu harman zamanları, salça kaynatmalar, renkli renkli marmelatlar, çeşit çeşit pekmezler, cenazelerde yapılan destekler, mevlitlerimiz, mahalle de bir düğün oldu mu taşın altına elini koymayan kalmazmış. Peki ya şimdi?

Sevmenin kalbi özgür kıldığını, kalbimizi özgürlüğüne kavuşturmak istiyorsak sevmemiz gerektiğini bize ders veren bir öğretmen edası ile anlatırdı ninem.

Sevmek ne büyük bir nimetti. Sevmek, sevebilmek ve en güzeli sevilmek. Maalesef ki ülkemiz vatandaşları tarafından en iyi yapılan şey sevmemektir. Biz ülkecek hiçbir şeyi sevmeyiz. Hiçbir şeyden tatmin olmayız. Olamayız. Bu sevme işini bir türlü beceremediğimizden dolayı az gelişmiş ülkeler seviyesinde kalmaktayız. Oysa sevsek böyle mi olur? Bin bir çeşit ağaçlarımız, çiçeklerimiz…Bir kere dört mevsimi de yaşıyoruz. Kışımız, yazımız, baharlarımız. İnsanlarımız bile bin bir çeşit. Bulunmaz bizim gibisi. Ama sevmiyoruz işte.

Ya da seviyoruz da göstermeyi beceremiyoruz. Seviyorum demek ancak bu kadar zor olabilir. Ah benim mangal yürekli, üç tarafı denizlerle, dört bir tarafı çekemeyenlerle dolmuş cefakâr ülkem.

Zaman geçiyor; bazen hızlı bazen yavaş. Kime göre hızlı olan kime göre yavaş. Ama geçen zaman hızlı da yavaş da olsa bizden geçiyor. Durun soluklanın ve kendinize bir bakın. Dün neler yaşadınız, bugün ne yaşıyorsunuz, yarın ne yaşamak istiyorsunuz?

Ben İsmet Özel, şair, 40 yaşında
Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
Ben yaşarken koptu tufan
Ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
Her şeyi gördüm içim rahat
Gök yarıldı, çamura can verildi…

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir