Sıradaki içerik:

Nizamülmülk ve Nizam-ı Âlem

e
sv

Bir Yol Hikâyesi

avatar

Gülden Bayraktar

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 2 dakika)

Geçtiğimiz günlerde bir öğrenci kafilesiyle günü birlik bir Ankara ziyaretimiz oldu. Bir güne koca Ankara’yı sığdıramazdık elbette ama yine de bir kaç güzel mekanı ziyaret etmek nasip oldu elhamdülillah. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan yolculuğumuz devam ederken yol boyunca bir kaç güzel şehre de selam verdik geçerken. Her mekanın kendine has bir güzelliği vardı ve her mekanın kendine has bir kokusu… Hem de öyle güzel bir koku ki; size bunu tarif edecek kelime bulmakta zorlanıyorum desem yeridir. Ama şöyle bir örnek verecek olursam, Çorum’dan geçerken aldığımız sadece yeni kavrulmuş leblebi kokusu değildi…

Yol boyu öyle güzelliklere şahit olmuştuk ki; tek tek yazamasam da gözümü kapatıp yâd edeyim. Kalem suretlerini çizsin kağıda… Tefekkür sebebimin en başında gelenlerden biri, yol boyu manzaramızı güzelleştiren günebakan çiçekleriydi. Günün ilk ışıklarıyla yola çıktığımız için güneşin en güzel saatlerinde, günebakan çiçekleriyle buluştuğu o muazzam güzelliği görebilmek muhteşemdi. Öyle nazlanıyorlardı ki birbirlerine gördüğüm en güzel aşk hikayelerinden biriydi. Yol boyunca gördüğümüz çiçeklerin her birinin farklı bir nazlanışı farklı bir hikayesi vardı sanki…

Ve aklımı hayrete düşüren bir başka güzellikleri ise binlerce çiçeğin, binlerce çekirdeğin bir çiçekte birleşmesiydi. Dünya ve insanlar gelmişti gözümün önüne, bizde öyle değil miyiz? Dünya sanki bir günebakan çiçeği, insanlarsa içinde her biri ayrı bir çekirdek misali… Eğer yüzümüzü güneşe dönmeyi becerebilirsek ancak güzelleşir ve olgunlaşabiliriz öyle değil mi?

Günebakanların akşam olunca boyunlarını büküp kendi içlerine dönmesiyse bambaşka bir tefekkür vesilesi. Hani şu dünya telaşelerimizin içinde unuttuğumuz içimize dönme meselesi… İçimize dönmek, boyun bükmek, iç çekmekte gerekliydi oysa ki. İnsan içine döndükçe özünü buluyor. İnsan oluyordu…

Yol devam ettikçe tarifsiz bir huzur kaplamıştı içimi. “Yol mu, yolcu mu olmalı?” insan diye soruyordum kendime. Sonra bir güzel nasihat geliyordu aklıma; insan ömrü sadece bir durakta geçirdiği vakitten ibaretti. Öyle ya her insanın kendine has bir yol hikayesi vardır. Kimimiz yolda kalırken, kimimiz ise bir yolcu misali selam verip geçiyoruz dünyadan. Dünya bir duraklık mola mesafesi…

Yolculuğumuzun en kıymetli hatıralarından biri de bu dünyadan bir yolcu misali gelip geçen yiğit bir adamın ebedi istirahatgâhını ziyaretti. Günebakan misali yüzünü güneşe dönen yiğit bir adam; kıymetli Muhsin Yazıcıoğlu. Kabrini ziyaret etmek nasip olmuştu. Öyle kutlu bir yerde istirahate çekilmişti ki Muhsin Başkan. Yattığı yer bir gönül sultanın dizinin dibiydi…

Ve bu dünya yolculuğunu yaparken kendimizi ne ile meşgul edersek o halde dirileceğiz ahiret aleminde, bunu hepimiz biliriz bilmesine de. Ne işle meşgul olduğumuza pek dikkat etmeyiz. Ama bu hadis-i şerifi düstur edinebilirsek eğer kendimize, kim bilir belki bize de nasip olur böyle bir dava. Bir milletin İstiklal Marşı’nın yazıldığı mekanda davamızın ardında öldükten sonra bile yolumuza devam edebilmek böylesine…
Yolu da, davası da hak olanların bu dünya durağında güzel hatıralar bırakarak gittiğine şahit olmuştum bir kere daha. Ve tazelemiştim niyetimi binlerce defa.

Allah’ım yolumu da, yolculuğumu da, davamı da, sonumu da rızandan ayırma.

1986 Samsunlu doğumlu, Ebrar ve Ertuğrul isimli iki emanetin emanetçisiyim. Eğitime açıköğretimden devam eden, fiili okuma yazma gayreti olan okur-yazarım. Genç nesillere faydalı olmak adına gençlik kulüplerinde eğitim görevine devam etmekteyim. Yazma hikayem okumakla başladı. Tasavvuf ve aşka dair okumalar rehberim oldu. Temennim bir ömrü kalbimin rehberi eşliğinde yazarak ve yaşayarak geçirmektir.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.