Sıradaki içerik:

Nizamülmülk ve Nizam-ı Âlem

e
sv

Bir Milletin Yazdığı Destan / Türkler, Bildiğimiz Türkler

avatar

Tahir Ceyhun Yıldız

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

15 Temmuz Cuma akşamı… Bir ağabeyin evine davetliydik. Üç arkadaş öğrenci yurdundan çıkmıştık. Arkadaşlardan birinin karnı acıkmış, önce karnımı doyurayım, dediği için bir yemek salonuna gittik. O yemek söyledi, biz de diğer arkadaşla çay içiyorduk. Ben de bir yandan Facebook’ta geziyordum. Derken bir ajansın son dakika bilgisiyle karşılaştım: “Bir grup asker, Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerini kapattı. Geçişlere izin vermiyor” Şaşırdım ama herhâlde askerî bir geçiş falan olacak diye düşündüm. Arkadaşlara söyledim. Yemek yiyen arkadaş aynen şu cevabı vermişti: “Oğlum, darbe mi oluyor yoksa?” Tabii ciddiye almadık. “Yok artık; 21.yüzyılda, böyle bir ortamda darbe mi olur oğlum?” dedim hatta ve güldük, diğer arkadaşla… Sonra yine sosyal medyada gezmeye devam ederken, Ankara’da yaşayan bir abinin şu paylaşımıyla karşılaştım: “Ankara’da uçaklar sorti yapıyor. Sebebini bilen var mı?” Bunu da görünce şaşkınlığım katlandı. Sonra bir paylaşım daha gördüm: “İstanbul’da köprüler asker tarafından kapandı. Geçişlere izin verilmiyor. Bazı noktalarda askerlerin, polislerin silahlarını aldıkları ve ‘ihtilâl oldu, herkes evine dönsün’ dedikleri bildiriliyor.” Allah-û Ekber!

Bu son paylaşımı gördüm, arkadaşlara anlattım. Ve o ânda telefonumun şarjı bitti. Hemen apar topar çıktık. Arabaya bindik, radyoyu açtık. Binali Yıldırım’ın konuşmasına denk geldik. Bir kalkışmadan bahsediyordu. Arkadaş, Binali Bey’in ‘bu bir kalkışmadır’ sözünü duyunca: “Tamam, bu da Reis’e yapılmak istenen başarısız bir darbe operasyonu olarak geçecek tarihe!” demişti ama olay, bu kadarla kalmayacaktı… Arabayı kullanan arkadaşa dedim ki: “Bas! Varacağımız yere çabuk varalım.” Arabayı kullanan arkadaşın babası aradı ve “Sen daha neredesin, darbe oluyor memlekette!” bu tüylerimi diken diken etti. Bunların üzerine önümüzden birkaç arabanın u dönüşü yaparak hızla ters yönlere gittiklerini görmüştüm. Onlar da mı kalkışmanın haberini aldılar da döndüler bilmiyorum ama yine de gerilimim artırmıştı. Ama içimde hâlen inanmamak istememe durumu vardı. Nihayet vardık, eve… Televizyon açıktı. Tankların Atatürk Havalimanı’na girdiği görüntüleri vardı. İşte o zaman %100 kanî oldum ki darbe oluyordu… Aklıma o ânda hemen yakın bir geçmişte izlediğim “Nefes” filmi gelmişti. Ülkücü gençlere yapılan eziyetleri görmüş, darbe lafını duyunca o sahneleri hatırlamıştım. Çünkü filmde anlatılan olaylar da 12 Eylül darbesi sonrasında vukû bulmuştu ve sonra tankları görünce 1997 darbesi ve tankların Sincan’a çıkışı gelmişti aklıma. Elim ayağım yanıma düşmüştü… Haberler peşpeşe geliyordu. Genelkurmay’ın sitesinden ‘yönetime el konduğu’ bildirildi. Genelkurmay başkanı Hulusî Akar rehin alınmıştı. Ulaşılamıyordu. TRT’yi açtık, darbe bildirisi okunuyordu. Cumhurbaşkanı’ndan ise haber alamıyorduk. Rehin mi alınmıştı yoksa şehit mi edilmişti? Hainlerin eline geçmişse öldürmekle kalmamışlardır, türlü işkencelere alınmış olabilirdi. İzzetine el sürülmüş olabilirdi. 12 Eylül darbesinde böyle şeyler olmuştu. Çünkü iman nasıl vatan korumak için her şeyden vazgeçiriyorsa; imansızlık da her şeyi yaptırabilirdi. Nitekim 15 Temmuz gecesi ülkeyi yangına çevirenlerin imanından bahsedebilir miyiz? Tanklarla hiç acımadan insanların üstünden geçmişlerdi. Yukarıdan ateş açmışlardı. Bombalamışlardı. Gölbaşı özel harekatta onlarca polisimizi bombalamamışlar mıydı? Evine konuk olduğumuz ağabeyin babası 80 ve 97 darbesini görmüştü. Diyordu ki: “Bu kadar işte… Milletin Tayyip Erdoğan sevgisi bu kadar. Darbe olacak ve herkes susup evinde bekleyecek, sokağa çıkamayacaklar.

Tayyip Erdoğan’a ise ne olacaksa olacak. Bizim milletimiz ihtilâlden korkar, askerden korkar. Elinden bir şey gelmez” Bu sözleri duyunca dehşete kapıldım. Haklı olabilir miydi? Adnan Menderes’e darbe yapılmış, millet sesini çıkarmamış. Asılmış, millet sesini çıkarmamış. Muhtıraları saymıyorum. 1980 darbesinde de halk genel olarak askere hak vermişti. 97’de ise ciğerine taş başsa da bir şey diyemedi. Erbakan hükûmeti alaşağı edildi. Millet yine bir şey diyememişti. Ama öyle olmamıştı. Türk, kenetlenmiş, elele vermiş ve haine, zalime gününü göstermişti. 15 Temmuz, bir başkaydı. Herkes bir işaret bekliyordu. Bir çakmağın, bir kıvılcım yakmasını umuyordu. Ve işte gecenin ilerleyen dakikalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan çıkmış ve “Milletimi sokaklara, meydanlara davet ediyorum” demişti. İşte şimdi Türk’ün destanı başlıyordu…. Elinde sigarasıyla, sırtında beyaz atletiyle, akşam yemeğinden, tatlısından kalkmış gelmiş milletim; canını, vücûdunu siper etmeye başlamıştı. Bir tv kanalı muhabirinin “Halk da korku içerisinde, yere sinmiş durumda” demesi üzerine kahramanlar: “Halkın korkusu yok. Yalan söyleme, halkın korkusu yok. Asker halka silah sıkıyor. Biz buraya ölmeye geldik” demişti. Hakikaten de halk sinmiş durumda değildi, hepsi ayakta, bir hamle yapmayı bekliyordu. Milim milim de olsa ilerliyordu. Bu işin kadını, erkeği yoktu. Kadınlar tek başlarına bir Nene Hatun kesilmişti. Erkekler Şahin Bey oluvermişti, Sütçü İmam oluvermişti, bir Ulubatlı oluvermişti. Bir Deli Dumrul olmuşlardı tâbir-i câizse… İhânetin önünü kesmek için uzuvlarını, canlarını veriyorlardı. Tonlarca ağırlığın altında kolunu, bacağını veriyorlardı ama vatanını vermiyorlardı. Cehennem gibi bir birkaç saat geldi devamında…İstanbul’da, Ankara’da nice yiğitler bir bir gittiler… Özel Harekât Daire başkanlığı bombalanmıştı. Evine konuk olduğumuz abinin dediğine göre, bu işin kuralıymış. Darbeyi her şeye rağmen başarmak istiyorsan; karşı duracak unsurları yok etmek gerekiyormuş. Bu yüzden Özel Harekat’ı seçmişler. Ama atladıkları bir şey vardı. Özel harekat o gece, sadece üniformalılar ve askerlik, polislik eğitimi almışlar değildi. Televizyonda izliyorduk ama ‘bizim şehrimizde olabilir’ diye düşünüyorduk. Çünkü burada da hava üssü vardı. Yatsı namazımızı, son namazımız addederek hızlı hızlı kıldık ve biz de vurduk sokaklara kendimizi… Evden meydana varana kadar içim içime sığmamıştı. Birkaç saat öncesini düşünüyordum. Birkaç saat önce ne oluyordu, şimdi ne oluyordu… Vardık ve indik arabadan… Selâlar okunuyordu. Tüylerim diken diken olmuştu.

Kanım damarlarımda durmadı. Titreyerek “Allahû Ekber” diye bağırdım gayr-i ihtiyâri… Sanki cenge gidiyordum. Tekbir alarak ilerledik. Cadde insandan geçilmiyordu. Türk bayrakları, tekbirler… Darbeden birkaç gün sonra rütbelilerin sıktığı 3 kurşunla gazi olan Mustafa Zorova ne demişti: “Görüyon değ mi Türk’ü, Bizde bu iman oldukça bizi kimse yenemez.” Meselenin aslı buydu işte. İman… Türklük… Milliyetperverlik… Vatanperverlik… İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin avlusundaki süs havuzundan abdest alıp gidenler var ya; işte iman o idi. Direkt ölüme gidiyorlardı, hiç artlarına bakmadan. Anam, babam, eşim, çocuğum diye düşünmeden… Çanakkale’de, İstiklâl Savaşı’nda da şuûr bu değil miydi? O selâlarla birbirine tutunmadı mı halk? Yanlarında birer birer düşüyordu, adını bile bilmediği vatan delisi arkadaşları ama bırakmıyordu işte yiğitler… Safiye Bayatlar üniformalı, tepeden tırnağa silahlı askerlerin önünde duruyordu. O gece, askerlerin vurduğu bir gençle ilgilenirken vurulan ve bacağını kaybeden Derya Ovacıklı diyordu ki: “Bir bacak hiç önemli değil. Canımız bu vatana fedâ olsun!” Bunu neyle ölçebilirsiniz ki? Şan mı dersiniz, şöhret mi dersiniz, siyaset, demokrasi mi dersiniz, makam kavgası mı dersiniz? Hele tonlarca ağırlıkta tankların altında can verenler… Delilikti bu… Bizim milletimiz de vatan sevmenin delisiydi ya! Ömer Halisdemir Darbenin seyrini değiştiren isim Niğdeli Ömer Halisdemir idi. Gıpta ettiğim, vurulduğum, hayran olduğum isim… Komutanı Zekâi Aksakallı’nın sözü ölüme varan: “Sana, vatanımız ve milletimiz adına tarihi bir görev veriyorum. Tuğgeneral Terzi vatan hainidir, isyancıdır. Onu, karargâha girmeden öldür! Bunun sonunda şahadet var. Biliyorsun seninle 20 yıllık beraberliğimiz var. Hakkını helal et.” sözleri üzerine: Ömer Başçavuş, vakur bir sesle Zekai Paşa’ya hitaben: “Baş üstüne komutanım, hakkım helal olsun. Siz de helal edin” dedi ve planını kurdu. Hain Semih Terzi’den saklanacak karargâha girerken de alnından vuracaktı. Vurdu haini ve kendisi de 30 kurşunla şehâdete erdi. Rûhu şâd olsun!

Gecenin nasipsizi bendim… Doğru okudunuz. Ben. Keşke İstanbul’da, Ankara’da yaşasaydım da ben de karşı dursaydım hâinlere karşı. Mustafa Amca’nın bahsettiği “Görüyon değ mi Türk’ü?” dediği Türk’ten biri de ben olsaydım. Hainlerin açtığı ateşle vurulsaydım… 15 Temmuz gecesi kanlar içinde kalsaydım ama kanım kurtarsaydı vatanı, milleti, ezanı, bayrağı… Demokrasi şehitleri Yazımın son kısmında şunları söylemek istiyorum: 16 Temmuz sabahından itibaren televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde ya da siyasîlerin verdiği demeçlerde katnem, kötü, yakışıksız 2 kelime vardı. “Demokrasi şehitliği” Hayır, bâtılın şehidi olmazdı. 15 Temmuz mücâdelesi bâtıl değildi. Âdeta bir cihaddı. İşgâle karşı bir direnişti. Halk imandan, İslâm’dan bahsediyordu. Ölürken kelime-i şehâdet getiriyor, Allah diyor, gülüyordu. Demokrasilerde ise ölürken gülünmezdi ki! Halk şehâdet diyordu. Allahû Ekber diyordu. Demokrasinin, rejimin bir Allah’ı mı vardı? Hayır! 15 Temmuz küfre karşı imanın, küffâra karşı mü’minlerin savaşıydı. ATM önünde kuyruk olanlar, demokratikti. Benzinlikleri yağmalayanlar, bakkalları boşaltanlar… Ezan okuyor, salâ veriyor diye imamları, müezzinleri tartaklayanlar demokrasicilerdi. 15 Temmuz’da
şehidler, gaziler ne yaptılarsa vatan elden gitmesin, bayrak gökten inmesin, ezanlar minârelerden dinmesin diye yapmışlardı. Evde oturanlardı demokratikler. Süs havuzundan abdest alıp silahlara karşı durmayı demokrasiyle açıklayamazsınız. Vatan için Türkiye’nin câmiîlerde selâ verilirken: “Bu saatte selâ mı verilir? Uyuyanlar, uyansalar sabah ezanı okunuyor sanıp, namazı kılıp yatsalar; hesabını kim verecek” diyenlerdi demokratikler! Türkler son destanından 94 yıl sonra bir destana daha imza atmışlardı ve işte vatanı düşmandan korumuşlardı. Türkler bildiğimiz gibiydi.

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.