Bir Anne Tarifi

Teslimiyet hissi uyandıran, huşuyu resmeden, her şeyi olduğu gibi kabullenen bir hâli var, “Başlamak kadar güzel bir şey var mıdır? O ilk ‘Ol’ buyruğu gibi her ‘Ol’ sözcüğü kutsaldır” derken Rilke’nin. Bugün neden karışan bir şeylerin çözüme kavuşamadığının cevabını yaradılışa dair bu yaklaşımda aradım.

Rainer Maria Rilke’nin satırlarında yaradılışa ve insana dair ne çok akis vardır. Kimi zaman onlara kapılıp giderken buluyorum kendimi şöyle zihin ya da kalem açıcı bir şeyler ararken. Batı’nın yapmacık dindarlığına, sembollerin inanç terkini gizlemesini sağlayan materyalizme teslim olmamış bir münevverdir zihnimi yoran, anlıyorum.

Aslında bunca çekişmenin, çatışmanın, bizi ayrıştıran her şeyin iyileştirici macunu yaradılışı kabullenmek, “Ol” hükmünün muhatabı olduğunu bilmek bir bakıma. Üstelik bu kabul, henüz tevekküle varamamış bir aşama. Öyle olmamasına rağmen, kendini ve özünü kabullenişe kapı aralamak sayılabilir. O kapı aralandığında insan, kendi tabiatının meydana gelişini sebeplendirebilir, diğer insanlarla ortak yönlerini keşfedebilir.

İnsanın neyi ne için yaptığının, neye ne için karşı çıktığının, neyi ne için kabullendiğinin kökleri yaradılışında. Bütün bu kargaşayı hizaya sokan sistemle ilişki kurmak, o köklerin farkına varmakla başlıyor. Öyle ya insan kendiyle barışmadıkça kargaşa çıkarıyor, kendiyle anlaşamadıkça huzuru kayboluyor, önce kendine sonra etrafına zarar veriyor ve bütün dengeleri alt üst ediyor.

Allah hayattaki dengenin merkez noktasına yakın bir yere konumlandırmış anneyi. Yaradılışın hâmisi eylemiş. Bu sebeple en azından yaradılışı bize daima hatırlatan bir rolü var annenin. Şart öne sürmeksizin ve kesintisiz süren şefkatin mimarı kendisi değil, bu şefkat de kendiliğinden bir bakıma, yani o da yaradılıştan. Zira bundan vazgeçmek istese de vazgeçemeyecektir, yavrusuyla buluştuğu andan itibaren onun hayatından endişe edecektir. Kendi hayatından daha çok önemseyecektir yavrusununkini.

Üstelik annelik öyle yavrusuyla buluşmasıyla başlayan, onu yitirirse kaybolan bir şey değil kadın için. Her kadın anne olması mümkün olabilen bir fıtratta yaratılmış ki kendi kanından olmayan bir çocuğu/genci sahiplenebiliyor, onu benimseyebiliyor, ona annesi olduğunu hissettirebiliyor.

Dünyada hiçbir iletişim bu annenin çocuğuyla olan bağına benzemiyor. Bu eşsizlik zaten, dünyanın dengesinin merkez noktasına yakın bir yerde vazifeli eyliyor anneyi. Eğer kendi içindeki yaradılış kabulleri ilk günkü gibiyse, bozguna uğramamışsa o dürtüye tâbi oluyor anne ve çocuğuyla dünyaya ve insanlığa bir katkı sunuyor.

Ama hep bir bozgun yok mudur dengeyi yerle bir eden, iyileşmeyi baltalayan, huzuru dağıtan? Her devirde oldu ve olacak. Bu devrin belki de en büyük bozgunu işte bu sahiplenici kimlikler. Anne-baba-çocuk üçgeninde çocuk yaşının mesuliyetinden ve mahremiyetinden ödün vermiş olsa da yerini hâlâ nispeten korurken anne ve baba sürekli yer değiştiriyor, sahiplenme meselesinde aşırılık ya da yokluk peyda oluyor. Bu değişim bazen kasıtlı bazense günümüz şartlarının mecburiyetleri üzerinden oluyor.

İnsanlık tarihi boyunca annenin konumlanışına ve insan yetiştirme çabasına bakarsak anneliğin hiçbir dönem bugünkü şartlara tâbi bir ailedeki kadar az olmadığını söylememiz mümkün. Şefkati de merhameti de belki hiç bu kadar azalmadı anneliğin ve bu kadar sıradanlaştırılmadı. Anneler yavrularından hiç bugünkü kadar ayrı kalmadı, bu ayrılığı bu kadar benimsemedi, son vermek için bu kadar isteksiz olmadı. Bu uzaklaşmayı isteyerek yapıyor görünmüyor anneler, hayatta ve ayakta kalabilmek için bir zarureti yaşıyor. Fakat bu zarureti öyle benimsiyor ki annelik fıtratına bütünüyle geri dönemiyor. Öyle ki çocuğuyla üç saati dolu dolu geçirmeye tahammül edemiyor.

Rilke, en çok da bugüne yazılmış gibi duran Çünkü Zordur Sevgi kitabındaki yazılardan birinde anneliğe değinir, “Bir annenin güzelliği, kendi çocuğunun hizmetine adanmaktır. Yaşlı kadında ise zengin bir anıdır bu güzellik” der. Sanki bu satırlarda kalemine gülümsemiş hissi verir. Bu adayış öylesine doğal ve içten bir şeydir işte. Öylesine nettir. Öylesine güzeldir işte annelik…

Hâlbuki annesiyle bir aradayken sıkıntılı çocukluğu olmuştur Rilke’nin. Onun aşırı ilgisine ve karakterini biçimlendirme inadına maruz kalmıştır. Annesi oğlunun babasına benzemesini hiç istemez. Üzerinde öyle bir baskı kurar ki; Rilke bu baskıdan kaçarcasına uzaklaşırken maruz kaldığı her dayatmanın tersini yapmaya ant içer âdeta. Nitekim annesi bu kurguda başarısız olur, Rilke onun yersiz buyurganlığına boyun eğmez. Oysa annesinin zorbalığı ve oğlunun cinsiyetiyle bile barışamayışı Rilke’nin hayatını bütünüyle etkileyecektir. Yine de annenin, anneliğin değerini anladığını anlatmaya güç yetirebilmiştir satırları. Bir annenin adanmışlığına bir çocuğun duyduğu ihtiyacı kavradığını, benimsediğini, onunla barıştığını anlatmaya yetebilmiştir.

Hayatı boyunca izlerini taşıyacağı acıları ona hediye eden annesine direnmiştir Rilke, bunda da haklıdır elbet. Yine de ister kalem mesuliyetinden, ister münevver basiretinden, ister tekâmülle gelen olgunluktan deyin, anne figürüne karşı bir düşmanlık beslemez, üstelik annenin sahiplenici yönünü bütünüyle kabul eder.

Artık giderek eksilen annelik mesuliyetinin, hevesinin, özeninin geri planında son derce haklı sebepler olsa da anneliğin gerçek manasını kabullenmede, öyle yaşamada Rilke kadar özverili ve nesnel düşünmeye ihtiyaç olduğu açık.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bin Atlı Çocuklar Gibi Şendik

Teslimiyet hissi uyandıran, huşuyu resmeden, her şeyi olduğu gibi kabullenen bir hâli var, &ld...

Türk Değilse Yüktür

Teslimiyet hissi uyandıran, huşuyu resmeden, her şeyi olduğu gibi kabullenen bir hâli var, &ld...

Önden Giden Atlar

Teslimiyet hissi uyandıran, huşuyu resmeden, her şeyi olduğu gibi kabullenen bir hâli var, &ld...