Beşikten Mezara Dînî Mûsikî

Kökeni itibarıyla Arapça bir kelime olan mûsıkî, toplumların en önemli kültür unsurlarındanbiridir. Her kültürün ve her medeniyetin kendine has bir mûsıkîsi vardır. Diğer alanlarda olduğu gibimûsıkî alanında da kültürler ve medeniyetler birbirlerinden belirli ölçülerde etkilenmekle beraber güçlü medeniyetlerin mûsıkîlerinde, her zaman kendi özellikleri belirgin ve baskın bir unsur olaraköne çıkar. İnsanlık tarihinin en önemli medeniyetlerinden biri olan İslam medeniyetinin de şüphesizkendine has güçlü bir mûsıkî müktesebâtı vardır. Dîni, millî, evrensel ve yerel motiflerle yoğrulmuş veharmanlanmış olan bu mûsıkî, diğer dinlerde de olduğu gibi, zaman içerisinde İslâm’a hizmet etmeninve Müslümanlaramanevi haz ve motivasyon sağlamanın güçlü unsurlarından ve enstrümanlarından birine dönüşmüştür.

El- Kindî, Fârâbî, İbn-i Sînâ, İhvân-ı Safâ, Safiyuddîn Urmevî, Abdülkâdir Merâğî, Hatip ZâkirîHasan Efendi, Hâfız Post, Buhûrîzâde Mustafa Itrî, Kutbu’n-Nâyî Osman Dede, İsmail Dede Efendi,Zekâî Dede, Sadettin Kaynak, Çinuçen Tanrıkorur ve daha nice büyük üstadı, Türk-İslammedeniyetinin mûsıkî ilmine ve kültürüne önemli hizmetleri dokunanlar bâbında ilk akla gelen isimlerolarak zikredebiliriz. Yine son dönemlerde özellikle tekke mûsıkîsine ait eserlerin Anadolu’nunmuhtelif bölgelerindeki tekkelerden, dergâhlardan ve kaynak kişilerden derlenip toparlanması, kayıtcihazlarıyla zapt-u rabt altına alınması ve nihâyet notaya aktarılması büyük emekleri geçen, merhumMuzaffer Ozak, merhum Sefer Dal, merhum Ahmet Hatipoğlu ve merhûm Cüneyd Kosal’ı da bumeyanda saygı, rahmet ve şükrânla anmadan geçemeyiz. Cümlesinin ruhları şâd olsun.

Tarihin seyri ve akışı içerisinde büyük yankı uyandıran mûsıkî eserleri, kültür ve medeniyet olarakönde olan toplumlar tarafından vücuda getirilmiştir. Mûsıkînin sanatsal bir form haline gelmiş olanşekline biz müzik diyoruz. Mûsıkî, sesin ve sessizliğin belirli bir zaman aralığında ifade edildiği sanatsalbir faaliyettir. Mûsıkî, seslerin belirli biçimler ve anlam bütünlükleri içerisinde titreşimleredönüştürülmesi hâlidir. Bunun aksi ise, gürültü ve kakofonidir. Kakafoni yâni tenafür durumunda birses kakışması ve ses uyumsuzluğu meydana gelir. Kulağa hoş gelmeyen bu âhenksiz seslerden ise,yoğun bir akortsuzluk hâli zuhur eder ki buna da mûsıkî denilemez. Bu anlamda mûsıkînin en yalıntanımı, gürültü olmayan ses olarak da yapılmıştır.

Mûsıkî, hayatın pek çok alanında vardır ve bir anlamda mûsıkî hayatın bizatihi kendisidir, denilirseabartılmış olmaz. Bu yazıyı kaleme almak için bilgisayarımın başına oturunca aklıma, yıllar önce alıpokumakla nasiplendiğim ve bu yazıda da muhtevasından bolca istifade ettiğim, Mustafa Özdamarüstadımızın çok güzel bir eseri geliverdi: İslambol Geleneğinde Sivil Merasimler ve Doğumdan ÖlümeMûsıkî... Baskısı tükenen bu mühim eseri, diğer pek çok benzerleri gibi, muhtemelen yeterince ilgi vealâka görmemesi sebebiyle yeniden basılmadığı için şimdilerde arayıp bulmak çok zor. Sahaflardanbile olsa, meraklıları tarafından mutlaka bulunup alınması ve okunması gereken bir eser olduğunuözellikle söylemeliyim. Üstadımızın pek çok diğer eserleri gibi, Kırk Kandil Yayınları arasında çıkan bueser, inşallah güncellenerek yeniden basılır. Böylesi güzel eserleri bizlere armağan eden değerliüstadımıza kalbî şükranlarımı sunuyor sıhhat ve âfiyette daim olmasını diliyorum.

“Kâinatla yaşıt bir sanat olan mûsıkî, ‘Ahsenü’l-Hâlikîn’ olan Yüce Allah’ın, mahlukatına ihsan veikram eylediği en aziz, en leziz nimetlerden biridir.”

Tasavvufî neşvede mûsıkî, Allah-u Teâlâ’nın kâinata ve mahlukata yönelttiği “kün” emri ileirtibatlandırılır ve mûsıkînin serüveni ta oradan başlatılır. Bu emrin nasıl bir ses tonuyla, hangifrekanslarla ve ne gibi bir ahenkle verildiği merak edilip tahayyül edilmiş ve bu hitabın mutlaka çok özel ve çok güzel bir kıvamda olduğuna kanaat getirilmiştir. Mest eden, cezbeden ve kendisine hayranbırakan bir hitap olmalı bu hitap denilmiştir. Bütün kâinatı kuşatan ve kaplayan bu ilâhî hitabın yankısını o gün bu gündür bir şekildekulaklarında ve gönüllerinde hissedebilenler, bu farkındalık hâlini kuşananlar Allah’ın bahtiyarkullarıdır. Onlara çok büyük bir nasip ve çok özel bir nimet bahşedilmiştir. Onlar bunun farkındadırlarve onlar bu ilâhî lütufla ser-mest olmuş mestinelerdir. Ne mutlu bu bahtiyar kullara…

“Kün!.” emri ile zuhura çıkan bu on sekiz bin âlemde, nasıl ki muazzam ve muhteşem bir düzen veâhenk varsa, mûsıkînin bütün türlerinde ve özellikle de câmi ve tekke mûsıkîsinden oluşan tasavvufmûsıkîsinde de işte böyle bir intizâm ve böyle bir uyum vardır. Hz. Mevlânâ: “Elest deminde Rabbini görüp sarhoş olarak kendinden geçen kişinin rûhu, bugünde Rabbini görür ve kendinden geçer” der. (Mesnevî, Veled İzbulak Çevirisi, cilt 2, sayfa 128) “O sestencâna bir kuvvet, bir râhat, bir huzûr gelir.”

Gözümüzle renklerin, kulaklarımızla da seslerin harmonisini görür, duyar ve hissederiz. Güzel’isevme ve ona meyletme istidadıyla yaratılan ve eşref-i mahlûkât olduğuna inandığımız insan,yaradılıştan sâhip olduğu bu fıtratını ve sâfıyetini muhâfaza edebilirse, zevk-i selîm sâhibi bir insanolarak bu âlemde mutlu, mes’ûd, bahtiyar ve âbâd olur. Fıtratı bozulan insan ise, bu gibi daha nicegüzelliklerden mahrum kalacağı için, çoraklaşan bir ruh hâliyle bu âlemde me’yûs ve bedbaht olur.

“Mûsîkideki yedi perde ile, yâni ‘do, re, mi, fa, sol, la, si’ ile; insan benliğinin perdeleridiyebileceğimiz nefsin yedi mertebesi; yâni emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marzıyyeve sâfiye (bâkıye) arasında çok sıkı bir bağlantı var fakire göre.” diyor Özdamar üstadımız.

Hem âlim ve hem de ârif bir zât olan Garip Hafız hazretlerine, vaktiyle mûsıkînin helâl olupolmadığı sorulduğu zaman, şu cevabı vermiş hazret: Cenâb-ı Hak, Bezm-i Elest’te ruhlara: “Elestü birabbiküm? (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyesordu. Bu ilâhî hitapta muazzam bir âhenk vardı. Ruhlar daha sonra hep bu hitaptaki lezzeti aradılar.İşte mûsıkî bu arayıştan doğmuştur. “Mûsıkî ruhun gıdasıdır” sözü de buradan gelir. Yine mûsıkî konusunda en güzel sözü, Yazıcızâde Muhammed Efendi merhum söylemiştir: “Mûsıkîâşıkın aşkını, fâsıkın fıskını artırır” Yani pek çok şey gibi, kullanıma göre helâl veya haram olur. Dînimûsıkî ve askerî mûsıkî helal olan kısımlarıdır. (Mustafa Özdamar, Garip Hafız, Sayfa 83)

Mûsıkî, hayatın tabiatında var olan bir ana nimettir. Siz bu nimeti iyiye de kullanabilirsiniz, kötüyede. Haramların bir kısmı bizatihi haram değildir. Haramlık ve helallik bizim kullanım tarzımızlaalâkalıdır. Meselâ üzüm ve üzüm suyu normalde helaldir. Kaynatılıp işlenerek pekmez ya da helva yapılırsa yine helaldir; ancak üzüm suyunu ve pekmezini fermante ederek sarhoşluk veren birşarap(alkol) hâline getirirseniz işte bunun içilmesi, alınması, satılması ve hatta taşınması dâhi harâmolur. Yine meselâ cima ve zinâ zâhiren benzer fiillerdir; ancak nikâh ile olanı meşru ve hatta sevapolurken, nikahsız olanı haram ve büyük günahlardan biri olarak kabul edilmiştir. İşte mûsıkî ve müzikâletleri de böyledir. İyiye kullanılırsa helâl, kötüye kullanılınca harâm olur. İnsanı ulvî duygu vedüşüncelere sevk eden, sevgiye, merhamete, cesaret ve kahramanlığa, tefekkür ve tezekküre sevkeden mesajlarla birlikte kullanıldığında her türlü mûsıkî âlet ve edevâtı meşru, helâl ve mubaholurken, insanı nefsânî, şehvânî ve süflî duygulara ve mâlâyânîye sürükleyen, alkol, uyuşturucu,karamsarlık, bedbinlik, şiddet veya intihar düşüncesinesevk eden çirkin ve tehlikeli mesajlarlakullanıldığında ise bu defa her türlü müzik ve mûsıkî âleti ve meclisi gayr-ı meşru yâniharâm olur.

İslam düşünce tarihinde zaman içerisinde kurumsallaşan itikadı ve amelî mezheplerle birlikte,tasavvuf düşüncesine ve onun meyvesi olarak teşekkül ettirilen tarikat oluşumlarına, felsefî akımlarave bu akımların öncülerine karşı lehte ve aleyhte kanaatler oluşmuş ve bu yaklaşımlara samimiyetletaraftar olanlar olduğu gibi, şiddetle karşı çıkanlar da olmuştur. Bu meyanda genel anlamda mûsıkîye, özel olarak da tasavvuf mûsıkîsine bakış ve yaklaşımlar dabu kamplaşmadan nasibini almıştır. Süreç içerisinde tasavvuftan ve tasavvuf mûsıkîsinden nasiplenipmânevî yönden neşvelenenler olduğu gibi, bu gibi şeylere toptan karşı çıkan ya da tasavvuf vetarikatlara karşı olmasa da tasavvuf mûsıkîsine karşı çıkanlar hep bulunmuştur. Osmanlı Devleti’ninfarklı kültür ve yaklaşımlara olan müsamahalı tutumu sâyesinde, muârızlarının keskin muhalefetlerinerağmen, tasavvuf kurumları ve tasavvuf mûsıkîsi zaman içerisinde yaygınlık ve saygınlık kazanmış veneşv-ü nemâ bulmuştur.Önceki İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlı devletinde de padişahların ve şehzâdelerinin çoğuve yine devlet erkânı ile ulema ve meşâyihın ekserisi, İslam sanatlarına ve bu arada şimdilerde adınatasavvuf mûsıkîsi dediğimiz dîni mûsıkîye taraftar olmuşlar, kendileri de bu işlerle meşgul olup bualanda yapılan faaliyetleri teşvik ve himâye etmişlerdir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Kur’ân-ı Kerîm’i seslerinizle süsleyiniz!” tavsiyeleri ve kendisinin güzelsesli sahabîlertarafından okunan Kur’ân tilâvetlerini dinlemekten hoşnut olması ve zaman zamanonları dinlemesi ve Mekke’nin Fethi esnasında sırf sesi güzel olduğu için ezân-ı Muhammedî’yiokumak üzere azatlı bir siyahiköle olan Bilâl-i Habeşî hazretlerini Kâbe’nin damına çıkartması gibihaberler ve bilgiler güzel okuma, makam ve mûsıkî eğitimi ve tatbikatı husûsunda bizleri te’yîd edenve teşvik eden durumlardır.

Doğum sonrasında sağ kulağımıza hafif sesle okunan ezan ve sol kulağımıza yine hafif sesle kâmetgetirilmesi telkîni ile başlayan mûsıkî ve ses faaliyeti, öldüğümüzde salâmızın verilmesi ve en sonkabre defnedildikten sonra verilen telkin ve arkamızdan tertip edilen Kur’ân meclisleri, okutulanmevlidler, okunan Yâ-sînler, diğer sûre-i celîleler ve dualarla devam eden okumalar ve dinlemeler… Kulağımıza güzel bir ismin söylenmesiyle adımızın konulması, dünyaya gelişimizin bir şükür ifadesiolarak akîka kurbanımızın kesilip dağıtılması ve yenilmesi ve merasimlerdeki güzel okumalar ve hayırlıdualar. Lohusa mevlidi ve beşik duasıUykuda eğitim de diyebileceğimiz, dualarla örülü annelerimizin o güzel ninnileri... Halkımızın normal ninnilerinde ve mânilerinde de aynı şekilde ahlak öğretileri ve dualarlaharmanlanan mesajlar…

Başta beş vakit, câmilerimizde okunan ezanlar olmak üzere, yine camilerimizdeki namaz ibadeti vesâir zamanlarda icra olunan tekbirler, salavatlar, kâmetler, salâlar, mihrâbiyeler, mukâbeleler, mevlîd-i şerîf okumaları, tevşihler, tevhidler, münâcatlar, naatler, şuğuller ve benzeri formlar zamaniçerisinde oluşturulan ve geliştirilen güzelliklerdir.Erkek çocukları için düzenlenen sünnet merasimleri ve sünnet mevlitleri de hakeza…Okula başlama şenlikleri ve çocuklar dört yaş, dört ay, dört günlük olduklarındayapılan bed-ibesmele yani okumaya başlama merasimleri ve bu programlarda okunan ilâhîler… Âhîlik haftası ve esnaf şenliklerinin, ilâhîlerin o insanı eğiten ve olgunlaştıran mesajları ilebuluşturulması… İlahîlerle, kahramanlık türküleriyle ve marşlarla kınalı kuzuların askere uğurlanması törenleri… Dünya evine girmek diye de tabir olunan evlilik ve yapılan düğünlerde okunan Kur’an-ı Kerîmler,ilâhîler ve mevlidler… İhtida eden (Başka inançta iken İslâm’ı seçen) kardeşlerimiz için yapılan ‘ihtida merasimi’ ve yeniMüslümanın kelime-i şehâdet ve Kur’ân ile tanıştırılması…İslâm’ın özünü yaşama ve yaşatma arayışıdiyebileceğimiz tasavvufa ve tarikatlara girer iken ve butarikatlar içerisinde bir mürşîd-i kâmil rehberliğinde uygulanan belirli bir seyr-i sülük programıneticesinde yapılan hilâfet törenleri ve bu meclislerde zikir eşliğinde okunan ilâhîler, kasideler,duraklar ve gülbanklar…

Mevlid kandili, regâib kandili, mîraç kandili, berat gecesi ve kadir gecesi gibi özel gün ve gecelerdevaktin irfanına uygun olarak seçilip okunan Muhammediyeler, regâibiyeler, mîrâciyeler, mübarek üçaylarda icra olunan recebiyeler, şabâniyeler ve ramazâniyeler ile muharrem ayında okunanmuharremiyeler tasavvuf mûsıkîsinin zenginliğinin ve çeşitliliğinin göstergeleridir. Ramazân-ı şerifte okunan temcitler, salâlar ve salavatlar ile, teravih namazlarında tatbik olunancumhur müezzinliği ve ramazan ilâhileri eşliğinde enderun usulüyle kılınan teravih namazları gibibayram salâsı ve bayrâmiyeler de yine bu zengin kültürün eşsiz örnekleridir.

Sürre alayları denilen ve Üsküdar’ın Harem semtinden başlatılan hacı uğurlama merasimlerinde icraolunan hac ilâhîleri ve Kurban Bayramı’na özel kurban ilâhîleri de bu cümledendir. Ve en nihâyet rahmet-i rahmana kavuşan din kardeşlerimiz için okunan cenaze salâları ve tertipedilen cenaze merasimleri…Sonrasında okunan ve okutulan Kur’anlar ve mevlidler… Bütün bunlara bakıldığında mûsıkînin ve özellikle de tasavvuf mûsıkîsinin beşikten mezara kadarhayatımızın tam merkezinde çok önemli bir yer edindiğini görüyoruz.

Eski dönemlerde pek çok tekkenin ve dergâhın bir anlamda bu günkü konservatuarların görevini deifa ettiği rahatlıkla söylenebilir. Özellikle Mevlevihanelerde, tasavvuf mûsıkîsinin zirvesi kabul edilenMevlevi ayin-i şerîflerinin bestelenip meşk edildiğini ve semâ törenleri esnasında meydan görerekmutribân ve zâkirân eşliğinde bir ibadet şuuru içerisinde en güzel şekilde icra edildiği vegünümüzdede bu geleneğin sürdürülmeye ve yaşatılmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Bektaşî tekkelerinde ve hattabazı Sünni tekkelerde de okunan ve ehl-i beyt sevgisini işleyen nefesler, Alevi cemlerinde okunansemahlar, kıyam zikri esnasında cumhur olarak okunan devran ilâhîleri ve savtlar tasavvuf mûsıkîsininengin deryasına daldıkça karşılaşacağımız ve buluşacağımız diğer güzellikler…

Burada şunu da belirtmem gerekir ki farz ve nafile formel ibadetler de dâhil olmak üzere ibadete yada meşru âdet olarak yapılan her türlü kulluk ameliyelerinin hiçbiri bir Müslüman için bizatihi gayedeğil birer vâsıtadır. Gaye Allah’ın rızasına nâil olmaktır. Bunun da yolu tevhîd akidesine sâhip olmakve şirkin her türlüsünden uzak kalmakla mümkün olacaktır. Cami ve tekke formları ile tasavvuf mûsıkîsinin de bizatihi kendisi bir gaye olmayıp, asıl maksat nefisterbiyesi ve gönül eğitimiyle insanı hamlıktan kurtarıp, ilâhî aşkla ve mânevî zevkle tutuşturmaksuretiyle yanıp pişmesini sağlamak ve böylece onun ahsen-i takvim üzere üstün değerleri kuşanacakve taşıyacak bir kıvama ve kemâle getirilmesini temin etmektir.

Bu vesileyle nutk-u şerîflerini besteleyip okuduğumuz tüm evliyâullâha ve üdebâ-i kirâma,bestelerini meşk edip okuduğumuz tüm üstat bestekarlarımıza aşk-ı niyâz ediyorum. Himem-iâliyelerinin cümlemizin üzerine sayebân olmasını yüce Mevla’mızdan diliyor ve dileniyorum.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yerin Altındakiler, Üstündekilerden Çok

Kökeni itibarıyla Arapça bir kelime olan mûsıkî, toplumların en önemli ...

Boşluk

Kökeni itibarıyla Arapça bir kelime olan mûsıkî, toplumların en önemli ...

Hayali Olmayanın Hayatı Var Mıdır?

Kökeni itibarıyla Arapça bir kelime olan mûsıkî, toplumların en önemli ...