Ben Değil, O Yaptı…

Vefa; tercihen yaşamımıza ve bizlere etki eden, varlığımıza vesile olan her şeye karşı duyarlı olmak, misliyle iyilikle karşılık vermek olarak tarif edilebilir. Vatanımıza, bayrağımıza, milletimize, inancımıza, yakınlarımıza, arkadaşlarımıza, tanıdıklarımıza ve tanımadıklarımıza… Tarif çok geniş ve içeriği çok kapsayıcı; “Bizlere etki eden” ibaresinde olumlu ve olumsuz olarak tanımlayabileceğimiz tüm etkilerden bahsediyorum. Ne demek bu şimdi? Yaşamımda beni olumlu olarak etkileyen, hoşuma giden, onayladığım, istediğim, arzuladığım etkiler kadar benim tasvip etmediğim, benimsemediğim, onaylamadığım, kabullenemediğim etkilere de özverili ve duyarlı yaklaşmak demek. Vefalı olmak bunu gerektirir.

Anlatmaya çalıştığım kavramı izah edebilmek için diğer kişilerle olan ilişkilerimizden bahsetmek istiyorum.İlginç bir şekilde vefadan bahsedildiğinde çoğumuzun aklına vefalı olmak değil vefasızlık gelir. Bize göre yaptığımız özverinin fark edilmediğinden, karşılığını alamadığımızdan sitem ederiz. Çünkü değer verdiğimiz, özveride bulunduğumuz, kendimize göre iyilik yaptığımız kişiler tarafından görülmek, gözetilmek isteriz. Genellikle iyilik yapan biz oluruz, karşılığını vermeyenler ise ötekiler; ya da biz öyle hissederiz; üzülürüz, kırılırız, öfkeleniriz, sitem ederiz… Hislerimiz ve duygularımız ne kadar da diğerleri ve diğerlerine ait konularla ilgili değil mi?

En temelde hepimiz iyi ve kötü, olumlu ve olumsuz olan her şeyi barındırırız. Aslında insana dair, diğerlerine dair hiçbir şey kendimize yabancı değildir. Örneğin iş yerinde mobbing uygulayan baskıcı bir yönetici bunun üzerinden kendisini güçlü hisseder; bu potansiyel hepimizde vardır. Anlatmaya çalıştığım hepimizin başka kişilere baskı uygulamak isteyen bir yönünün olduğu değildir, ama hepimizin güce ve kontrole ihtiyacı olduğudur ve bu ihtiyacımızı her zaman çok sevimli yollarla karşılamayız. Yani kötü olan her şeyi ötekilerine iliştiremeyiz ama eğilimimiz bu yöndedir, hep manipüle edilen, hep haksızlığa uğrayan bizmişiz gibi kabul ederiz.

Kötü, utanç verici, iğrenç, suç olanı diğerine iliştiririz; bu bizim karanlık yüzümüzdür.Karanlık yüzümüzle kendi kendimizleyken nadiren karşılaşırız; sıklıkla kendini ilişkilerimizde karşı taraf olarak gösterir. Bizim tarafımızdan ve toplum tarafından kabul edilmediği için karanlıktır, karanlıkta kalmaya mahkûmdur.Kötü olarak addettiğimiz yanlarımıza sahip çıkmamız gerekir. Kendimize karşı dürüst olmamız gerekir. Burada dürüstlükten bahsederken ahlaki ve erdemli bir durumdan bahsetmiyorum; kendimizi görebilmek ve kendimize dair olan her şeye sahip çıkabilmekten bahsediyorum. Kötü olarak gördüğümüz şeyleri başkalarına iliştirmeye devam edersek kendimize yabancılaşırız.İnsanın kendisine karşı dürüst olması, kalbindeki imanın gereğidir der büyükler.

Eğer kıskançlığa maruz kalmak, ikiyüzlü insanlarla karşılaşmak, manipüle edilmek gibi hoşumuza gitmeyen durumları anlayabilmek istiyorsak önce dönüp kendimize bakmamız gerekir. Ben asla öyle şeyler yapmam diyenlerdensiniz kendinizi kandırıyorsunuz. Çok iddialı bir durumdan bahsettiğimin farkındayım; tabii ki kimin ne yapıp yapmadığını ve ya neyi neden yaptığını bilmek benim için imkânsız. Ancak söylemeye çalıştığım kim ne yapıyor ise mutlaka bir sebebi vardır. İster siz olun, ister başkası, bunu yaparak bir şey yapmaya, elde etmeye çalışıyorsunuzdur, emin olun ki sizin veya başkasının elde etmeye çalıştığı şey her ne olursa olsun son derece insani bir şeydir.

Mesela kıskanıyor musunuz? Tam olarak neyi kıskandığınızı keşfetmeye çalışın. O kıskandığınız olay neyi temsil ediyor sizin için? Kıskançlık geri kalan tüm duygular gibi son derece faydalıdır. Neyin eksikliğini çektiğinizi gözünüze sokar. Kıskançlığınız hayatta değer verip de ulaşamadığınızı size gösterir. Kıskanıldığınızda tedirgin mi oluyorsunuz? Kendinize yine yakından bakın. Beklide sahip olduğunuz ve değer verdiğiniz o şeyi kaybetme ihtimali ile karşılaşmak sizi tedirgin ediyordur.

“İnsanlar çok ikiyüzlü hiç güven olmuyor” diyorsanız haklısınız; hatta iki değil yüzlerce yüzlüdürler. Çünkü tutarsızız, aynı anda birbiriyle örtüşmeyen birçok ihtiyacımız, isteğimiz ve arzumuz vardır. Bazı insanlar bir öyle konuşurlar, bir böyle konuşurlar. Unutmayın ki bunu yaparak kendileri için çok insanice bir şey sağlamaya çalışıyorlardır. Kendi ikiyüzlülükleriniz ile mi karşılaştınız? Öncelikle tebrikler, zor iştir bunu itiraf etmek. Kendinize samimiyetle sorun; acaba ne yapmaya çalışıyorsunuz?

Ya da manipüle edilmekten bahsedelim; kelime olarak manipülasyon birine niyetimizi açıkça ifade etmeden o kişiyi ufaktan ufağa istediğimiz kıvama veya yere getirmek demektir. Bu size tanıdık geldi mi? Gelmedi ise yine kendinizi kandırıyor olabilirsiniz. Eğer manipüle eden siz iseniz açıklığı ve netliği sizler için zorlaştıran nedir, bunu bulmak hem kendinize hem de ilişkinize çok iyi gelecektir. Sürekli manipüle edildiğinizi mi hissediyorsunuz? Bu söyleyeceğim hoşunuza gitmeyebilir ama bu işler karşılıklıdır. Açık ve net olamamak bir kişinin özelliğinden ziyade ilişkinin özelliğidir. Taraflardan biri açık ve net olmayı seçtiğinde ilişki de bu yöne doğru everilmeye başlar. Eğer sürekli manipüle edildiğinizi hissediyorsanız kuvvetle muhtemel ki sizde açık ve net bir konumda kendinizi ifade etmiyorsunuzdur. Kendinize şu soruyu sormanızı öneriyorum; “Neden ilişkimin örtük yönlendirmelerle ve gizli mesajlarla ilerlemesine izin veriyorum? Benim bütün bu manipülasyon döngüsünde payım ve katkım nedir?”

İnsan olmak demek ötekine muhtaç olmak demektir, peki neden kendimizi olduğumuz gibi ifade edemiyoruz? Kendi ihtiyacımızın farkında mı değiliz? Farkındayız ama ifade etmek ilişkilerimizin devamı açısından bir tehlike gibi mi geliyor? Bu geçmişe dair bir korku mu yoksa şu anki ilişkimize dair bir şeyler de anlatıyor mu?

En nihayetinde bu dünyaya tek başımıza geldik, bizden başka kimse gerçekten ne yaşadığımızı anlayamaz, göremez ve kimse başkasının ölümünü ölemez. Dünyaya tek başımıza geldiğimiz gibi dünyadan da tek başımıza gideceğiz. Bu açıdan bakıldığında diğer kişilere ihtiyacımız yok gibi. Hatta daha ileri gidecek olursak diğer insanlar bizim özgürleşmemize, bir şekilde var olmamıza ve kendimizi gerçekleştirmemize birer engelmiş gibi de görünebilir. O isimsiz, yüzü olmayan, karanlık kalabalığa karıştığımız anda kendi sesimizi kaybetmeye mahkûm oluyoruz sanki. Ama işin aslı öyle değil; birbirimize bağlı ve bağımlı olarak yaratıldık.

Yıllarca bizlere iç dünyamız ve dış dünyamız anlatıldı. Bu modern çağın başımıza açtığı dertlerden biridir; bireysellik, bireysel özgür yaşam çok fazla gözümüze sokuldu, teşvik edildi. Bu belki de toplumları daha kolay yönetebilmek için sosyolojik bir stratejiydi ve psikolojik bir kavram kılıfına sarılarak servis edildi… Dolu dolu, doygun ve canlı hayatlar yaşamanın anahtarı iç ve dış olarak algıladığımız bu iki alanın buluşması, birleşmesidir. İçeride olanların dışarıda gerçekliğe dönüşebildiğini görmek, dışarıda olanların içeride yarattığı yankılara sahip çıkmak bize canlılık veren akışı yakalamanın ipucudur.Sadece kendimiz için yaşadığımızda hayat ister istemez bir süre sonra çok kurak bir yer haline gelir. Klişe gibi görünse de hayatı beraber paylaşmaya ve birbirimizi umursamaya ihtiyacımız vardır. Bir yandan kendimizi kollarken bir yandan da diğerini umursamak durumundayız. İnsan olmanın değişmez parçalarından biri umursamaktır. Dünyaya göbekten bağlı olduğumuz için hiçbir zaman kendimizi tamamen dışarıdan izole ederek yaşayamayız. Bulunduğumuz ortamın sıcaklığına, etraftaki kokulara, seslere duyarlı olduğumuz gibi bizleri sarmalayan ve bizlerin kişisel dünyasının bir parçası olan diğerlerini de sürekli olarak umursama halindeyizdir. Ancak bu güçlü bağ bazen sahip çıkılması zor bir hale gelir ve umursamıyormuş gibi yapabiliriz. Bunu zaman zaman arkadaş sohbetlerinde duymak mümkündür. Örneğin beni çok kızdırdı ama umurumda değil diyen kişi sessizce hem çelişkiye düşer hem de umursadığını itiraf eder. Bizim dünyamızın parçası ise öyle ya da böyle umursarız. Umursamıyorum dediğimizde bile.

Başkalarıyla ile yüz yüze gelmek, dirsek temasına girmek hem çok güçlü bir deneyimdir, hem de bizi diğerlerinin taleplerine ve ihtiyaçlarına açık hale getirir, çünkü umursarız, çünkü sorumlu hissederiz. Belki de bu nedenle diğerleri ile karşılaşmak ve derin bağlar kurmak başlı başına bir yük gibi gelir. Ama sonuçlar çoğu zaman tahmin ettiğimizin tersidir. Bu durumu kendi yaşamımdan bir deneyimimi paylaşarak açıklamak istiyorum; kişiselleşmemesi adına sizlere kişilerle olan süreçlerim yerine kedi sahiplenme sürecimi anlatmak istiyorum. Kızım yıllarca eve kedi almak istedi ve ben sürekli karşı çıktım; onun bakımı ile ilgili sorumluluğunu almak zaten koşuşturma halinde geçen yaşamımda ilave bir yük daha demekti benim için. Ayrıca tüyü, tuvaleti v.b. durumlar beni tedirgin ediyordu. Başka bir endişem bir kedi ile evimi nasıl paylaşacağımdı; koltuklarımı ve perdelerimi tırmalarsa, değer verdiğim eşyalarıma zarar verirse diye tedirgin oluyordum. Sonra bir cesaret on yıl önce kedi sahiplendim. Şu an evimi iki kedi ile paylaşıyorum. Koltuklarım ve perdelerin tırmıklanmış, ipleri çıkmış şekilde, yatak başlığımın derisi yırtılmış, süngerleri dışarıya fırlamış bir halde. Şimdi dönüp baktığımda kedi sahiplenmemin verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu düşünüyorum. Eşyalarım hiç umurumda değil.Kedilerimin sevgisi bana o kadar iyi geliyor ki; bakımlarını keyifle yapıyorum. Kedi sahiplendikten sonra onların ihtiyaçlarıyla yüzleştim, sokak hayvanlarının yaşadığı zorlukları ve bizlere olan muhtaçlıklarını idrak ettim; onların bakımlarını ve ihtiyaçlarını da umursamaya başladım. Artık yanımda mama ve su olmadan dışarıya çıkmıyorum hatta bazen sırf onlar için çıkıyorum.

Bana göre vefalı olmak hem kendimizi hem de diğerini umursamak demektir. Bir yandan kendi deneyimimize sahip çıkarken bir yandan da bizim dışımızdaki başka birine uzanmak ve belki de ruhsal olarak dokunmak demektir. Başka bir değişle bize anlamlı gelen şekillerde başkalarına hizmet etmek kendi hayatımızı anlamlı kılmanın vazgeçilmez yollarından biridir.Gelelim bütün bunların ne anlama geldiğine; kendi küçük dünyalarımızda yaşadığımız sürece maalesef kendimizi çok kısıtlı bir alana hapsediyoruz. Bu bizim potansiyelimizi emen bir durumdur, anlam bulma ve hayatı dolu yaşama ihtimallerimizi kapatmış oluyoruz. Küçük dünyamız derken amacım herhangi birimizin dünyasını küçümsemek değildir. Kendimizi istediğimiz kadar güzel kitaplarla, zeki filmlerle, zihin açıcı aktivitelerle çevreleyelim; dünyamız diğerlerinin yokluğunda hep küçük kalmaya mahkûm olacaktır.

Çıkalım küçük dünyalarımızdan. Başkalarına uzanalım. Diğerlerinin bizden taleplerine kulak verelim. Tabii ki diğerlerinin tüm taleplerini kabul etmek ve yerine getirmek zorunda değiliz ama bunlarla karşı karşıya kalmak ve seçim yapmak canlı kılar bizi. En nihayetinde karşılaştığımız insanlar umurumuzda, her ne kadar çoğu zaman umursamıyormuşuz gibi yapıp kaçmaya çalışsak ta.Bu yazıyı gündelik telaşımın, koşuşturmamın ve kırgınlıklarımın çok yoğun olduğu bir dönemde keyifle yazdım; kendime ve okuyanlara temas edebilmesi, dokunabilmesi niyetiyle, yazdıklarımı okuyanları umursadığım için.

Vefasızlığa uğramaktan çok vefasız olmak bizleri daha fazla tüketir, vefalı olmak cana can katar…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yerin Altındakiler, Üstündekilerden Çok

Vefa; tercihen yaşamımıza ve bizlere etki eden, varlığımıza vesile olan her şeye karşı duyarlı olmak...

Boşluk

Vefa; tercihen yaşamımıza ve bizlere etki eden, varlığımıza vesile olan her şeye karşı duyarlı olmak...

Hayali Olmayanın Hayatı Var Mıdır?

Vefa; tercihen yaşamımıza ve bizlere etki eden, varlığımıza vesile olan her şeye karşı duyarlı olmak...