Belki de Yara Şifadır

“Neye elimi atsam hep yarıda kalıyorum. Yaydan yeterli desteği alamadığı için menzile varamadan yarı yolda toprağa saplanmış bir ok gibiyim. Evladıma, evime, eşime mutedil yaklaşamıyorum. Ya elimi eteğimi çekiyorum onlardan ya da öyle bir sarılıyorum ki nefessiz bırakıyorum.

Ben babalığımı babamda kaybetmişim, şimdi anlıyorum!”

Gözünde biriken yaş seri bir manevra ile yanaklarından süzülüp sakalını ıslattı. Otuzunda ya vardı ya yoktu. Bitkin gözüküyordu. Başka hiçbir şey söylemedi. Söyleyemedi. Söylemesine gerek de yoktu. Anlattıkları son yüz yılda bu toprakların çocuklarının yüreğindeki sızıydı. Birçoğumuz için “baba”, dağ değil volkandı!

Kitabın tam orta yerinden söylenmiş de olsa bazı cümleler, bazı kalıplar fazlasıyla ve yerli yersiz kullanımdan ötürü aşınıyor, zamanla etkisini kaybediyor. “Dış güçlerin oyunu” tabiri örneğin. Dört bir yanımız savaş, kaos, ölüm dolu. Bu topraklarda dış güçlerin hesabı olmaz mı hiç? Daru’n-nedve’de şeytanın da yaşlı bir insan kılığında bulunduğu ifsat toplantıları günümüzde yapılmıyor mu sanıyorsunuz! Gelin görün ki “dış güçlerin oyunu” ifadesinin geçtiği bir cümle tebessüme sebebiyet veriyor artık, umursamazlığa, vurdumduymazlığa…

“Çocukluğa inmek”; psikolojik sıkıntıların, buhranların, ilişkilerimizdeki sıkıntıların temelini çocukluktaki travmalarda aramak da halk nezdinde alaya alınan etkisini kaybetmiş bir yöntem gibi görülüyor. Oysaki birçok insan en derin kayboluşunu çocukluğunda yaşıyor ve bir ömür kendini aramakla geçiyor. Aradıkça kayboluyor içindeki dehlizlerde, buldum sandıkça yitiriyor.

Bir genç kız, babasından göremediği babalığı yüzüne gülen ilk karşı cinse misyon olarak yüklüyor; kaybettiği belki de hiç bulamadığı babalık gömleğini onun üzerinde görmek istiyor, kaybolduğu çocukluğunu arıyor ve en acı hikayeler de bu noktada başlıyor. Yahut bir delikanlı kara bulutlarla kaplı aile ortamından kabustan kaçar gibi uzaklaşıyor ve toz pembe hayaller, masallarda bile yer almayan umutlar ile aile kuruyor. Hayat kimse için toz pembe değildir! Dertsiz, tasasız olacağını düşündüğü aile hayatındaki küçük aksaklıklar dahi onun bugünden uzaklaşıp çocukluğuna hapsolmasına neden oluyor. Buldum sandığı yerde en derin kayboluşunu yaşıyor.

İşin hakikati şu ki; çocukluğumuz, elektrik tellerine takılan uçurtma misali. O halde bile rengarenk uçurtmayı ara ara görmek huzur veriyor insana. Fakat kurtarmaya uğraştıkça, tekrar uçsun diye çırpındıkça; kaldırım kenarında ağlayan umutsuz bir çocuk olarak buluyoruz kendimizi...

İnsan için en zor iş nedir diye sorsanız, görmediğini uygulamaktır derim. Allah sadece Kur’an indirebilirdi. Fakat en güzel örnek dediği peygamberini de gönderdi. Göstersin diye, görelim diye. Baba şefkati görmemiş bir çocuk için en zor iştir babalık. Aile sıcaklığı bilmeyen birey için başarılması en zor şey aile olmaktır. Kaybettiğini aradığı sürece…

Peki insan çocukluğunda kaybettiğini hiç bulamaz mı? Benim kanaatime göre bulamaz. Buldum sandıkça daha çok kaybolur. Belki de insanın kaybolduğunu, bazı şeyleri kaybettiğini, arkaya bakmanın bir yarar getirmediğini, yaralarını kabul etmesi gerek. Bazen yaralarını sevmek, yaralarını iyileştirmeye gayret etmekten daha tesirlidir.

Kim bilir, belki de yara şifadır…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yabani Otlar

“Neye elimi atsam hep yarıda kalıyorum. Yaydan yeterli desteği alamadığı için menzile v...

Cennet Kuşları

“Neye elimi atsam hep yarıda kalıyorum. Yaydan yeterli desteği alamadığı için menzile v...

Film Gibi Zamanlar

“Neye elimi atsam hep yarıda kalıyorum. Yaydan yeterli desteği alamadığı için menzile v...