Sıradaki içerik:

Nizamülmülk ve Nizam-ı Âlem

e
sv

Belh’ten Konya’ya Bir Okyanus: Mevlâna Hz.

avatar

Ceyda Toker

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

“Çocuk babasının sırrıdır”

Bu büyük mütefekkir, şair ve mürşit olan gönüller sultanını anlatmadan önce babası Sultânü’l Ulemâ olarak anılan Belhli Muhammed Bahaeddin’den söz etmek gerekir. Bahaeddin Veled bir şehzadedir lakin o kendini dini ilimlere adamayı tercih eder. İlmi ve takvasıyla bölgede büyük bir üne kavuşan Sultânü’l Ulemâ müridlerine ve halka dersler, vaazlar vermiş derin ilmini onlara aktarmaya çalışmış, kısa sürede güvenilen, inanılan ve kitleleri etkileyen bir âlim ve veli olmuştur.

Bahaeddin Veled, bazı kaynaklara göre sınırları dışına taşan şöhreti sebebiyle bölgedeki diğer filozof ve şeyhler tarafından çekememezlik yaşaması, bazı kaynaklara göre ise dönemin sultanının Baha Veled Hazretlerine bir haber gönderip kısaca ‘iki sultan bu diyara fazla’ sözü üzerine Sultânü’l Ulemâ Belh’ten ayrılma kararı almıştır

6 Rebîü’l-evvel 604/30 Eylül 1207 tarihinde İslam açısından önemli bir yere sahip olan Afganistan’ın Belh şehrinde dünyaya gelen küçük Muhammed’in de babasının kararı ardından yıllar sürecek göç yolculuğu başlamış olur. Daha küçük yaşlarda babasının ilim ocağında pişmeye başlamış, göç sırasında dahi bir an olsun ilim öğrenmeyi eksik etmemiştir.

“Suya susamış, su ise önünde, bilmez ki, o akar suyun içindedir!”

Bazı kaynaklarda Belh’ten yapılan göç sırasında Sultânü’l Ulemâ ile görüşen Muhiddin-i Arabî göç kafilesi ayrılırken Mevlânâ’nın kabiliyetini işaret ederek “Subhanallah, bir okyanus bir denizin arkasından gidiyor,” dediği rivâyet edilmektedir.

Yine kafilenin Nişabur’da konakladığı bir sırada Bahaeddin Veled’i ziyarete gelen şeyh Ferüdiddin Attar Mevlânâ Celâleddîn’in büyük ışığını fark etmiş ve “Umarım ki senin bu oğlun yakın zamanda âlemde ilâhi aşkla yanacak, gönüllere ateş salacaktır.“ dediği rivayet edilmiştir.

“Aşkla taş yürekler bile yumuşar, yumuşar da gönül taş bile olsa mücevher kesilir.”

Kendisini Belhî, Rûmî, Konevî, Hüdavendigar, Molla, Şeyh gibi birçok lakapların yanında bugün en çok kullandığımız Efendimiz ve Hazret manalarına gelen ‘Mevlânâ’ lakabı ve mensubiyet bildiren ‘Rûmi’ lakabı ile birlikte anılmaktadır. Hüdavendigar lakabı ise bizzat babası Baha Veled tarafından kendisine verilmiştir.

Babası Baha Veled’in vefatından sonra Anadolu’da yaşanan karmaşadan, belirsizlikten, olumsuz siyasi ve içtimaî şartlardan sebep halk büyük bir bedbinlik ve ümitsizlik içerisindeydi. Buda halkın, manevi boşluğunu dolduracak bir teselli arama ihtiyacını doğurmuştu. Halk kalplerini yumuşatacak, şevkle dolduracak, muhabbet ve aşkı temel alacak bir arayış içerisindeydi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî elbette ki aşkın ve muhabbetin piri ve halkın beklediğiydi.

“Piş, ol da bozulmadan kurtul. Yürü BurhânMuhakkık gibi nur ol.”

Babasının vefatından sonra, Anadolu’yu irşad etmeden önce çocukluğunda Mevlânâ’nın lalalığını yapmış babasının da öğrencilerinden olan Burhaneddin Muhakık-ı Tirmizî ile buluşurlar. Görüşmeleri çile, riyâzet ve mücâhede ile dokuz yıl devam etmiş, Mevlânâ’yı söz ilmi yanında hâl ilmine de vakıf kılmak isteyen Tirmizî gönül sultanının mürşidi olmuştur. Tirmizî’nin rahle-i tedrisatından geçmiş olan Mevlânâ’ya daha sonra irşad için izin vermiş, kendisi de Kayseri’ye dönmüştür.

“Kimi aşık görürsen bil ki mâ’şuktur.”

Bu Allah aşkıyla dolmuş gönül sultanının, şüphesiz, hayatındaki en önemli şahsiyetlerden birisi olan Şems-i Tebrîzî isimli mutasavvıf ile yolları kesişmiştir.

Buluşmaları iki denizin kavuşmasına benzetilen bu iki ilim ve gönül erbabı karşılaştıkları günden itibaren birbirlerindeki tasavvuf aşkını tutuşturmuşlar, rasyonel gayretlerle algılanamayacak bir oluş içerisine girmişlerdir. Nitekim Celâleddin-i Rumî Hazretlerinin oğlu Sultan Veled bu birlikteliği “Birbirinin olgunluğunu tamamlayan iki oluş, onun iç yüzüne bakarsan birliktir” şeklinde yorumlamıştır. Yine Sultan Veled İbtidânâme adlı eserinde iki velînin bu dostlukla birbirlerinin mânalarını ve hakikatlerini izhar edecek mazharı ve makamı bulduklarını belirtmiştir.

“Topraktan yaratılan beden, aşktan nasibini alınca göklere çıktı yükseldi.”

Mesnevî’nin yazdırılması bitmiş ardından Mevlânâ Celâleddin, hummalı bir hastalığa yakalanarak yatağa düşmüştür. Hastalığı boyunca Sultan Veled ve Hüsameddin Çelebi başucundan ayrılmamışlar, III. Gıyaseddin Keyhüsrev, emirler, bilginler ve Konya halkı sürekli ziyaretlerde bulunmuşlardır. 5 Cemaziyelahir 672/ 17 Aralık 1273 günü gönüller dostu kırk dört yıl önce şereflendirdiği Konya’da, bu fani alemden ayrılmıştır. Mevlânâ ölüm üzerine “Kuşa, kafesi bırakıp uçmak nasıl hoş, tatlı gelirse, bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor.” Sözünü söylemiştir. İşte bu yüzden Mevlânâ’nın ölüm gecesine düğün gecesi anlamında “Şeb-i Arus” denilmiştir. Ardında, hala çağları etkisi altında alan Mesnevî, Divân-ı Kebîr ve Rübâiler, Mecâlis-i Seb’a, Mektûbât ve Fîhi Mâ Fîh eserlerini bırakmıştır.

 “Men, bende-i Kur’ânem, eğer cân dârem men hâk-i reh-i Muhammed-i Muhtârem

(Canım bedenimde oldukça Kur’an’ın kuluyum, seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım.)

Anadolu’yu hatta Batı’yı ışığıyla aydınlatmış ve bu topraklarda Müslümanlığı irşad etmiş gönül ehlini hümanist ilan ederek onu vahyin dışına itmiş ve ilahlaştırmış olanlar onun eserlerindeki derin manayı anlamamış olanlardır. Bu sebeple Mevlânâ’nın bilgisini ve ahlakını Kur’ân ve sünnetten başka yerlerde aramamalı, eserlerini bir gaye değil bir vasıta olarak idrak etmeliyiz. Bugün hala okuyanların manevi hayatlarını tanzim ve ikmal eden, hakikat dairesinde içimizi huzurla dolduran bu büyük gönül sultanının emsalsiz ve derin sırlarla dolu eserleri birçok dillere tercüme edilmiş, çağımızda da okunmakta ve mesajları adeta gönüllere nakşetmektedir.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.