Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Bahtiyar Aslan ile Söyleşi

avatar

Hasna Para

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Merhaba Bahtiyar Bey. Sizinle Azerbaycan’a dair konuşmak istedik. İlk olarak netleştirmemiz gerektiğini düşündüğüm bir husus var. Hocam biz şimdi nasıl hitap etmeliyiz kardeşlerimize? Azeri mi demeliyiz, Azeri Türkü mü demeliyiz yoksa Azerbaycan Türkü mü demeliyiz? Aslında söyleyişte basit gibi görünen sözler ilişkileri aksine çok etkiliyor. “Azeri” kullanımı siyaseten birilerinin bilinçli olarak dilimize girmesini istediği bir kullanım olduğunu düşünüyorum. Nasıl ve ne zaman oldu bu iş?

Teşekkür ederek başlamak istiyorum. Doğrusu ben Azerbaycan uzmanı değilim. Bütün Türk dünyasının edebiyatı ve kültürüyle ilgilenmeye çalışıyorum. Galiba Azerbaycan biraz öne çıkıyor. Bu da temaslar ve imkânlarla ilgili bir durum tabii. Sorunuzu bölgedeki Azerbaycan Türklerinin tamamını göz önünde bulundurarak cevaplamak daha doğru olur. Biliyorsunuz iki Azerbaycan’dan söz ediyoruz; birisi İran sınırları içinde kalan Güney Azerbaycan, biri de bağımsız Azerbaycan. Bu ikisi 1813’te imzalanan Gülistan Antlaşması’na kadar tek bir vücut gibiydi. Bu antlaşma ile büyük Azerbaycan, Rusya ve İran arasında bölüşüldü. 1828’de Türkmençayı Antlaşması ile bu durum daha da kesin bir hal aldı. Şunu da kaydetmekte fayda var, bugünkü İran coğrafyasına Safevilerin yönetimi ele alış tarihi olan 1501’den 1924’e kadar Türk hanedanları hükmetmiştir. Bu iki antlaşma ile başlayan ayrılık maalesef halen devam etmektedir. Sınırın iki yanında kalan kardeşler, amcalar, teyzeler yıllarca uzaktan birbirlerine bakmakla, seslenmekle yetinmiştir. Sovyet zamanı seslenmek de yasaklanmıştır. Bu uzun bir mesele.

Sovyetler Birliği kurulduğunda doğal olarak en büyük tehlike olarak Türkler görülmüştür. Bugün içinden beş tane bağımsız Türk devletinin çıktığı bir coğrafyadan söz ediyoruz. Özerk cumhuriyetleri saymıyorum bile. Geniş bir coğrafyaya yayılmış bu büyük Türk nüfusunu Sovyetlerin acilen asimile etmesi yahut birbirine yabancılaştırması gerekiyordu.

Esasen Çarlık Rusya’sı zamanında da bunun gerekliliği hissedilmişti. Nitekim o dönemlerde Ruslar, Azerbaycan Türklerine “Kafkasya Tatarı” ve ya “Azerbaycan Tatarı” diyerek bir anlamda Türklük kavramıyla aralarına mesafe koymaya çalışıyorlardı. Şunu da kaydetmek isterim; Azerbaycan Türkleri arasında Türklük bilinci Anadolu Türklerinden daha öncedir. İmparatorluk olmanın sorumluluğuyla bizde bu biraz gecikmiştir. Bunu da doğal karşılamak lazım. Daha sonra biliyorsunuz 1918’de Azerbaycan Cumhuriyeti kuruldu. İki yıldan bir ay kadar daha kısa ömürlü bir Türk devleti olarak kaldı. Bu dönemde Azerbaycan aydınları da Türklük bilinciyle ilgili yazılar yayınlıyordu. Bunların ciddi ve sarsıcı etkileri olduğu muhakkak. Uzatmayalım; 1924’te Stalin başa geçince, bir tür etnik temizlik faaliyeti başlattı. Kim ne derse desin bu etnik temizlik neredeyse tamamen Türklerle ilgiliydi. Bütün “Ulu Türkistan”da olduğu gibi Azerbaycan’da da aydınlar toplu olarak infaz edildi. Binlerce aydın kurşuna dizildi, sürgüne gönderildi. Aydınları yok eden rejim, hiç değilse yeni neslin tarih ve dil bilincini dolayısıyla milli bilincini yok etmek istedi. Azerbaycan Türklerinin aslında Türk olmadıklarına dair makaleler yayınlandı, çalışmalar yapıldı. Okul sıralarında aslında Türk olmadıkları, sonradan Türkleştirilen bir millet oldukları filan anlatıldı. Tabii İran ve Rusya’nın bu süreçte en büyük derdi Azerbaycan Türkleri ile Türkiye Türklerinin irtibatını koparmaktı. Haritaya iyi bakılırsa Nahcivan ile Azerbaycan arasına sokulan hançerin ne kadar maksatlı olduğu anlaşılır. Uzatmayayım, bu asimilasyon çabaları bağlamında Türk toplulukları Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen gibi adlarla birbirinden uzaklaştırıldılar. Bunun, tarihi tersine çevirmek gibi bir anlamı vardır. Kavmiyetten millete doğru giden yol, milletten kavmiyete doğru çevrilmiştir. Bu çerçevede Azerbaycan Türkleri için de zamanla “Azeri” adlandırılması kullanılmaya başlanmıştır. Öte yandan aynı asimilasyon politikasının İran’da da uygulandığını unutmamak gerekir. Hülasa, Azerbaycan, bir coğrafyanın adıdır. Burada yaşayan insanlar Türk’tür ve kendilerine “Azeri” denmesinden doğal olarak rahatsızdırlar.

Azerbaycan’daki kardeşlerimiz uzun yıllar Sovyetler baskısı altında dillerini rahat konuşamamış, dinlerini rahat yaşayamamışlardır. Buna rağmen şimdi dillerini rahatça konuşup dinlerini yaşayabiliyorlar. O dönem tamamen asimile olabilirlerdi. Keza diğer Türk milletleri rahatça “Ben Türküm” de demiyorlar. “Kırgızım, Özbeğim, Tatarım” diye tanıtıyorlar kendilerini. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

Bu konuda daha esnek ve anlayışlı değerlendirmelere ihtiyaç var. Bu tür soruları cevaplarken birçok faktörü göz önünde tutmak lazım. Mesela Kazakistan ve Kırgızistan her şeyden önce nüfus yoğunluğu ve coğrafya bakımından dezavantajlıydı. Buralarda asimilasyonun nispeten daha başarılı olmasının buna benzer sebepleri vardır. Özbekistan Türkleri, belki de asimilasyona en fazla direnen Türk topluluğudur. Bunun gerisinde bir imparatorluk geleneğine sahip olmaları vardır. Bunun doğurduğu özgüveni yabana atamazsınız. Rusça konuşmak konusunda ciddi bir direnç göstermişlerdir. İnançlarını ve geleneklerini her şeye rağmen çok sıkı bir şekilde korumuşlardır. Azerbaycan Türklerinin de avantajları ve dezavantajları vardı. Milliyetçilik, milli kimlik biliyorsunuz Batı’dan neşet etmiştir. Batı kültürüyle temas konusunda, Türkiye ile temas konusunda avantajlıdır Azerbaycan. Yabancılarla eskiden beri özellikle petrol sebebiyle temas halindeydiler. Göz önünde olmanın dezavantajını da yaşamışlardır şüphesiz. Fakat şunu da unutmamak lazım; Kazak ve Kırgız Türklerine nazaran çok büyük bir kültür ve edebiyat birikimi vardı Azerbaycan Türklerinin. Nizami’nin, Fuzuli’nin torunlarından bahsediyoruz. Burada dil ve edebiyat milli kimliğin taşıyıcısı, yaşatıcısı olmuştur. Kırgız Türkleri de Manas’a tutunarak kimliklerini koruyorlar. Ama beri tarafta gerçekten büyük bir edebi birikimden söz edebiliyoruz. Azerbaycan’da asırlardır süren bir yerleşik hayat var. İnsan kesafeti önemlidir. Güney ve Kuzey Azerbaycan’ın nüfus toplamı bugün 50-55 milyon civarındadır.

Kırgızistan bugün 6-6,5 milyon civarında bir nüfusa sahiptir. Bütün bunları ve aklıma gelmeyen birçok faktörü göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerek. 75 yıl Rus esareti altında kalarak kimliğini korumak kolay bir şey değildir. Kazak ve Kırgız soydaşlarımızı anlamak gerekiyor. Fakat artık kardeş olduğumuzu biliyorlar. Sosyal olaylar doğası gereği yavaş ilerler. Biraz sabırlı olacağız ve yakın zamanda Türklük çatısı altında buluşacağız.

Hocam Türkiye de, Azerbaycan da Latin alfabesini kullanıyorlar. Biz birbirimizi anlayabiliyoruz. Farklılıklar da söz konusu tabi. Bu hususta neler söylenebilir?

Alfabe meselesi bağımsızlıktan önce de tartışılıyordu. Bağımsızlıktan sonra da epeyce tartışıldı. Bugün kanaatimce büyük bir mesele olacak bir şey kalmadı ortada. Bu, alfabeyi aşan bir meseledir. Azerbaycan’da Türkiye Türkçesi konuşarak halledemeyeceğiniz bir şey yoktur. Sizi rahatlıkla anlarlar. Tabii siz de onları. Farklılıklar meselesi biraz dilin doğal ve doğal olmayan ilerleyişiyle ilgili. Benim çocukluğum köyde geçti. Annem sanırım seksenlere kadar makasa “sındı” demeye devam etti. Sonra birden makas oldu ne olduysa. Geçen yıla da “bıldır” denirdi. Sadece bu iki örnekten hareketle bile birçok şeyi anlamak mümkün. Bu iki kelime Gagauz Türkleri arasında da, Azerbaycan Türkleri arasında da yaşamaya devam ediyor. Farklılıklardan söz ederken İstanbul Türkçesini merkeze alıyoruz. Kars’ta, Iğdır’da veya Kahramanmaraş’ta, Kırşehir’de konuşulan Türkçe ile Azerbaycan’da konuşulan Türkçe arasında, en azından kelime kadrosu bakımından, ciddi bir fark yoktur. Hele hele otuz sene önce Anadolu’da konuşulan Türkçe ile… Kültürel yozlaşma mı dersiniz adına, köksüzleşme mi, ne derseniz deyin, Fuzuli’nin gazellerinin ezbere okunduğu Urfa ve Antep yok artık. Bizi birleştiren metinler azaldı. Bunları da iyi düşünmek ve bu anlamda bir takım işlere el atmak zamanı gelmiştir.

Azerbaycan Türkçesiyle edebiyatımıza özellikle şiir türünde çok sayıda eserler kazandırılmıştır. Şehriyar, Bahtiyar Vahapzade, Hüseyin Cavit aklımıza gelen ilk isimler. Elbette bununla sınırlı değildir. Bu eserleri nasıl değerlendirirsiniz? Bizler bu eserlere nasıl ulaşabilir ve onlardan faydalanabiliriz?

Geldiğimiz noktada yeterli olduğunu söylemek maalesef zor. Orada büyük bir edebiyat var. Güney Azerbaycan’da çok büyük şair ve yazarlar var. Elbette ilgilileri biliyor ama kamuoyu belki de sadece Şehriyar’dan haberdardır. Bu konuda iyimser değilim. Orada da Türkiye’den okutulan isimler bellidir. Mesela Peyami Safa’dan Azerbaycan aydını habersizdir. Bunlar artık kolaylıkla halledilebilecek meselelerdir. Yusuf Gedikli Bey sağ olsun Şehriyar’la ilgili çalışmalar yaptı, Türkçe şiirlerini bir araya getirip yayınladı. Hüseyin Cavit gibi isimler Türkiye’de yeterince tanınmıyor. Sadece akademik çevrelerde tanınıyor. O da çok sınırlı seviyede. Yeri gelmişken ifade edeyim, Vahapzade gibi nispeten yakın zamanların şairlerini Türkiye’ye Türk Edebiyatı dergisi tanıtmıştır. Yetmişli-seksenli yıllarda, iki ülke arasında mektuplaşmanın yasak olduğu zamanlarda Almanya’da Ahmet Schmide adında birisi vardı. İhtida etmiş bir edebiyat meraklısı idi. O, Vahapzade gibi isimlerle mektuplaşıyor, kendisine ulaşan şiirleri dergimize gönderiyordu. Bugün Azerbaycan edebiyatının ünlü isimleri yeterince ülkemizde tanınmıyor. Bu isimlerle ilgili çalışmalar maalesef çok sınırlı. Anar belki bir nebze gereğince tanıtıldı. Kemal Abdulla’nın sadece iki ya da üç eseri basıldı Türkiye’de. Sabir Rüstemhanlı’nın eserlerinin tamamı ne zaman basılacak, ne zaman takdim edilecek kamuoyuna? Reşat Mecid, Aslan Guliyev gibi yaşayan edebiyatçılardan bir iki çeviri yapmak elbette yetmez. Samed Vurgun’dan Ramiz Rövşen’e, Halil Rıza Ulutürk’ten Zelimhan Yakub’a kadar birçok ismin eserlerinin Türkiye’de yayınlanması lazım.

Aynı şekilde bizim şair ve yazarlarımızın da Azerbaycan’da yayınlaması lazım tabii. O zaman başka türlü bir kardeşlikten söz edebiliriz.

Türkiye’de Cumhuriyet sonrası edebiyatımızda Azerbaycan’a, Azerbaycan Türkçesine dair çalışmalar yapılmış mıdır? Bunun bizim edebiyatımızda bir karşılığının bir derdinin var olduğunu düşünüyor musunuz?

Özellikle bağımsızlıktan sonra Türk dünyasına yönelik akademik çalışmalar arttı. Farklı Türk ülkelerinde eğitim gören, akademik çalışma yapan çok sayıda isim var. Türkiye’de de epeyce Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümü kuruldu. Bu bölümlerde edebiyat ve dil ile ilgili çalışmalar yapılıyor. Doktora seviyesinde de çalışmalar var. Elbette bu bir göstergedir. Yeterli mi? Hayır maalesef. Ama ümitsiz olmamak lazım. Farklı süreçler yaşanıyor dünyada. Her şey zamanla rayına oturacaktır. Öyle ümit edelim. Bu çalışmaların topluma mal olması, akademi dışına çıkması ayrı bir mesele. Oraya hiç girmek istemem doğrusu.

Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben de çok teşekkür ediyor başarılar diliyorum.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.