Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Ayla Aydemir ile Söyleşi

avatar

Hasna Para

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Merhaba Ayla Hanım. Karantina günleri sizin için nasıl geçiyor? Bu yıl “Nerede o eski ramazanlar?” sorusu gerçek anlamına kavuştu sanırım.

Merhaba,  karantina sürecini en iyi nasıl değerlendiririm diye notlar aldım ama doğrusunu söylemek gerekirse çoğunu yapamadım. Öyle planlı programlı yaşayabilen biri değilim zaten 🙂

Epeydir okunmayı bekleyen ve yeniden okunması gereken çok sayıda kitap vardı. Onları okudum, okuyorum. Sanırım en iyi tarafı bu olacak benim için. Ara ara yazı yazıyorum. Yeni bir  kitap için niyetlendim onun hazırlıklarını yapıyorum. İnşallah hayırlısıyla biter.

Kur’an-ı kerim ve meali ile daha fazla zaman geçirmeye çalışıyorum.

Sadece fiziken değil ruhen ve zihnen de uzak duruyorum. Kalbimi gönlümü boşa dolduran her şey ve herkesten.

Evet, bu sene ramazan çok buruk yaşanıyor. Özellikle İstanbul için. Sultanahmet meydanının dili olsa derin derin ah çekerdi mutlaka.  Camilerin kapalı olması çok çok acı. Hayatımda ilk defa yaşadım böyle. Ezanlar camiye çağırmıyor! Çok acı.  Üzerinde çok düşünmemiz gerek.

İftar sofralarında misafir, sokaklarda ramazan telaşı ne kadar kıymetliymiş. Belki çok sıradan şeylerin aslında hayatımıza ne kadar anlam kazandırdığını anlamamıza vesile olur. Olan oldu da, olan bize ne diyecek ve biz o denileni duyacak mıyız, bu saatten sonra önemli olan o  galiba.

Kitabınıza da ismini veren “Sol Yanım Acıyor Anne” şiirinizin bir hikâyesi var mı?

Özellikle şu kişinin hikâyesi diyebileceğim bir şiir değil. Şu an sahibi çok, sol yanı acıyan çok kişi var zihnimde, gönlümde ama yazdığım vakit bilmiyordum, tanımıyordum. Tamamen nasip meselesi. Yüreğim sol yanı acıyan bir çocuk olmuştu ve sabaha doğru ciğeri çıkacak gibi ağlayarak annesine seslenmişti…

Kalemin sahibine bin şükür. Değmesi gereken yürekler varmış onların hatırına kısmet edildi diye düşünüyorum.  Her yazım, hikayem ve şiirim için söylüyorum;  ben sadece o sözlerin hamallığını yapıyorum. Hamd olsun. Sözün de kalemin de sahibi belli.  Kime emanet etmek istiyorsa ona ediyor

Hem şiir hem hikâye yazıyorsunuz. Bu iki türün sizdeki yerini ve hangisinin ağır bastığını öğrenmek isteriz. Birde şiir ve hikâye okurlarının farklı kitleler olduğunu düşünür müsünüz?

İkisini de seviyorum ama şiir biraz daha baskın gönlümde. Çok kesin ve doğru bilgi vermem mümkün değil bu soruya ancak düşüncem şöyle; her iki türü de seven okurlar fakat iyi roman, iyi hikaye okuyucuları şiir ile biraz daha mesafeli olabiliyor. Çünkü şiir daha kapalı ve herkese göre özel anlam ifade eden, farklı yorumlanabilen bir tür. Az kelimenin çok şey anlatması gerekti için yükü daha ağırdır. Roman ve hikâyeler daha detaylı, açık başı sonu olan türler. Okuyucu daha çok seviyor galiba.  Bunu şiir kitaplarının (belli başlı şairler hariç)  ve diğer türlerin satış grafiğinden de tahmin edebiliriz sanırım.

Siz daha çok hangi türden eserleri hangi yazarları/şairleri okursunuz?

Bana hitap etmeyen, ilgimi çekmeyen bir iki tür var (yanlış anlaşılmaması adına söylemeyeyim neler olduğunu) onların harici her türden eser okurum. Çok sevdiğim yazarlar şairler var elbette ama daha çok eser odaklıyım.  Bir de mümkün olduğunca farklı tarz ve türler okumaya gayret ediyorum. Hep aynı kişiler ya da aynı tarz eserler okuduğumuz zaman ister istemez üzerimize siner diye düşünüyorum.  Kendi tarzı kendi kalem kokusu olmadan olmaz.

Şiir zaten hep baş köşemde, roman, deneme, hikâye çok seviyorum.  Okurken içinize işleyen satırlar, altını çizdiğiniz paragraflar, hiçbir cümleyi kaçırmadan dikkatle okuduğunuz kitaplar ‘ eser’ oluyor sizin için. Ve onlar iz bırakıp kalıcı olur diye düşünüyorum. Bilgi amaçlı mecburen okumuyorsam, seçtiğim kitaplar bu kraterlere göre seçerim.

Moral FM’de radyo programcılığı yapıyorsunuz. Bu alana nasıl yöneldiniz?

2006- 2007 yıllarında İzmir’de başlayan bir yolculuk. Ortaokul- lise yıllarından bir radyo sevgisi, merakı vardı. İyi bir dinleyiciydim. Radyo ve radyo programcılığına dair epey fikrim bilgim olsa da kendim yaparım fikri ile bir adım atmamıştım.  İzmir’de çok bilinen Ege bölgesine yayın yapan Yıldız Fm’in yayın yönetmeninden böyle bir teklif geldi. Değerlendirdim. Mizacıma çok uygun bir işti, hamd olsun üzerine koyarak yürüdüğümüz bir yol oldu.

Azez’deki yardım faaliyetlerinde gönüllü olarak yer aldınız. Neler gözlemlediniz, özellikle çocuklarla olan iletişiminiz hususunda neler söylersiniz?

Çok anlatılabilir bir duygu değil. Orada tam anlamıyla şok geçirdik. Hatta geldikten sonra çok uzun süre birbirimize, ya bizim gördüklerimiz gerçek miydi? Biz gerçekten öyle bir yolculuk yaptık mı? O gördüklerimi gerçek miydi? Dedik durduk.  Yaşadığımız şu yüzyılda zihnin algılayamadığı bir görüntü hafızamızda.  Gerçek olduğuna inanamadığımız o kadar çok şey vardı ki.  Birçoğunu o esnada algılayamadığımız – yaranın acısının sıcağı anlaşılamaması gibi galiba – hikâyeler…  Türkiye’ye geldikten sonra uykusuz geceler, gözyaşı dökmeler. Aynı dünyada olduğumuza hala inanamıyorum.

Şiddetli baş ağrısıyla sınırdan zor geçtik. Çünkü kendimizi bırakmamak, ağlamamak için dişlerimizi sıkmaktan, kasılmaktan şakaklarım çatlayacaktı.

İnsanlar zaten çok zor durumda, zaten zayıflar, perişanlar. Onlara umut olmak, neşe olmak, moral vermek için gittik. Karşılarında güçsüz,  hallerine bakıp acıyarak ağlayan insanları görmek onlara bir fayda vermez düşüncesiyle hep gülümsemeye, lisanımız aynı olmasa da ortak dil olan sevgi ile, tebessümle iletişim kurmaya çalıştık.  Oranın bir düzeni var. Yardımlarınızı öyle kafaya göre götürüp dağıtmaya kalkmanız izdiham sebebi ve adaletli dağıtıma mani olacağından o düzene uyduk. Yardım çadırına ailelere dağıtılan fişler ile gelip parça parça alabiliyorlardı.

Şimdi anlatmaya başlarsam susamam…

Ama çocuklar, ihtiyaç sahiplerine vermeye utanacağımız,  çöpe attığımız, paspas bezi yaptığımız kıyafetlere bile muhtaçlar. Çamur, soğuk ve ayaklar çıplak …

Çocukların yüzüne bakmaya utandım. Ayağımızda kışlık bot olmasına rağmen, üşümeyelim diye yedek bir sürü çorap almıştık. Orada 4-5 yaşında çocukların çorapsız , kim bilir kimin verdiği kocaman terliklerle o soğukta  bir balon için, şeker için beklemesi….

Yine de dillerinde dua ve şükür vardı birçoğunun. Bizim üzüldüğümüzü görünce bir kadın;  “üzülmeyin Allah büyük. Yaşıyoruz ya “ dedi. Orada olmak bile onlar için şükür sebebi olmuş.

Çünkü ilk amaçları hayatta kalmak.  Allah yardımcıları olsun inşallah

Türkiye’ye tüm mazlumlar kol kanat gerebilecek kudreti, zenginliği, gönül genişliğini versin Rabbim.

Son olarak okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

Okuyucularım benim için o kadar kıymetli ki ifade edemem bile.  Yüreklerimiz birbirine yakın ve benzer. Ben gönlümü, sözümü kaleme, kalem onların yüreğine taşıyor. Onlar gönül kapılarını açmasalar, kıymet vermeseler bu yolda yürümemiz mümkün değil.

Kalemimi  ve beni yüreklerinde ağırladıkları için çok çok teşekkür ediyorum. Onlara mahcup etmesin Mevla.

Sizlere de çok teşekkür ediyorum. Emekleriniz misliyle karşılık bulsun yolunuz açık olsun değerli Dilhâne.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.