Sıradaki içerik:

Gece Vardiyası – 3

e
sv

Ayasofya’da İlk Namaz

avatar

Şeyma Öztürk

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Henüz küçük bir çocuktum. Bir an önce büyümek için içimde çırpınan çocuğa bir türlü mani olamıyordum. Ve sanırım artık büyük bir adam olmanın vakti gelip çatmıştı. O gece büyük bir heyecanla kapattım gözlerimi. Gecenin koynuna sığınıp bir bir saydım yıldızları. Yarın dedemle ilk Cuma namazına gidecektik. Hem de dedemin her gece başımı okşayıp anlata anlata bitiremediği Ayasofya’ya. Dedem beni yanına çağırıp büyük dedesinden kalma seccadeyi verince bana heyecandan arşı titretmişti şimdi sessizliğe yoldaş olan sessim. Annem yanına çağırıp yüreği kadar yumuşak elleri kadar beyaz takkeyi bana verince ‘’evet artık büyüdün İsmail ‘’ dedim. Şimdi tek bir soru vardı kafamın içindeki tüm hayalleri kemiren: Ayasofya nasıl bir yerdi? Dedemin anlatırken yüreğine konan kuşlar onu görünce benim yüreğime de yuva yapar mıydı ki?

Gün gecenin koynundan sıyrılıp gelip yanağına öpücüğünü kondurmuştu. Babamın anlattığı gibi aldım abdestimi. Annemin ütüleyip başucuma bıraktığı giysileri giydim. Ve içimde çırpınıp duran kuş en güzel bestesini şakıyordu. Kimsenin duyamayacağı bir besteydi bu. Hazırlanıp çıktım odadan dedem beni bekliyordu. Zamanın eskitmeye gücünün yetmediği kahverengi gözleri ve güllerin her daim açacak yer bulduğu gamzeleri. Elini uzattı, tutmadım. Nede olsa büyümüştüm ben. Bir Fatih Sultan Mehmed heybetiyle girecektim Ayasofya’dan içeriye. Dedem bana baktı başımı okşadı ve güldü. O güldü kâinat güzelleşti. O güldü insan kardeşlerim insanlığı tekrar hatırladı. Dedemle koyulduk yola. Yolda bana her akşam olduğu gibi Ayasofya’yı anlattı:

İsmail’im, benim kınalı kuzum, dedenin söylediklerini akıl defterine değil gönül defterine yazasın. Yazgısı ak yazılmış şehrin karaçalınmış emanetidir Ayasofya. Sen sahip çıkmazsan ben sahip çıkmazsam yetim kalır öksüz kalır Ayasofya. Aman oğlum emanettir. Emanete hıyanet münafıklık alametidir.  Ayasofya bize Fatih Sultan Mehmed’in emanetidir. Yaşı şu zamanın oyunlarıyla eskimiş dedenden bile fazladır. Tam üç kez yıkılmış ve yerine yenisi inşa edilmiştir. Daha önce dedem Fatih fethetmeden evvel kiliseymiş evladım. Bizanslılar çok önem verirlermiş Ayasofya’ya. Sen şu sözü duydun mu evladım:

– İstanbul’un taşı toprağı altındır.

– Evet, duydum dede.

Gerçekten de İstanbul’un taşı toprağı altınmış. Bizanslılar bugün Sultan Ahmed Meydanı olarak adlandırılan bölgeyi altın ve bronz heykellerle kaplamışlar. Ayasofya’nın içinde bulunan süslemelerin hepsini altından yapmışlar. İçeriye girince gözlerinin kamaştığını hissediyormuşsun. Sonra İstanbul Tapınakçılar adı verilen bir grup tarafından istila edilmiş. Yerle yeksan etmişler. Sonra Bizanslılar tekrar İstanbul’u alsalar da eski haline çevirememişler. Ayasofya bitap bir halde kalmış. Sonra Dedem Fatih gelmiş.

Peygamber(sav)’in hadisine nail olan büyük kumandan. Almış kâfirin elinden İstanbul’u yar etmemiş kafire. Buyruk vermiş askerlerine Cuma namazına kadar Ayasofya camiye çevrilsin diye. Hemen başlamışlar hazırlıklara. Bir ezan sesiyle girmiş içeriye Fatih Sultan Mehmed. İmam Hocaların hocası Akşemseddin Hazretleri. Fatih Sultan Mehmed Cuma namazını eda etmiş. Etmiş ama sanki yüzünü Hz. İsa’nın mendili silmiş. Yüreğine kadar bir arınma hali vukuu bulmuş. Ya evlat şu yaşlı deden için dua et, dua et de cennet nasip olursa Fatih Sultan ile birlikte Ayasofya’yı tekrar fethedip bir Cuma namazını birlikte eda etmek nasip olsun.

– Ya ben dede, bende istesem sizinle Ayasofya’yı tekrar fethedebilir miyim?

– Neden olmasın evlat neden olmasın…

Ve artık yolculuğumuz bitmişti. Sultan Ahmed’in ruhuna Fatiha’lar okuyup Ayasofya’ya doğru yola koyulduk.  Müezzin o yanık sessiyle başlamıştı ezana. Hızlıca girdik camiden içeriye.

Bu ne güzellik bu ne ihtişam diye düşündüm. Gerçekten boşuna mücadele etmemişler. Ben de olsam buraya sahip olmak için elimden gelenin fazlasını yapardım. Fatih sultan nerede namaza durmuştu acaba? O mübarek alınları nereye değmişti? Bunu bilmeyi öyle isterdim ki. Dedemle namazımızı eda ettik. Camii cemaatiyle cumalaştıktan sonra bir süre oturduk bahçesinde. Kuşların sesleri benim yüreğimde şakıyan kuşların şarkısına benziyordu. Yüzümü bir tebessüm kapladı. Dedem hayırdır evlat diye sordu. Hiç dedim hiç dede. Alnıma bir öpücük kondurdu. İşte o an tüm günahlardan arınmışımda haberim yokmuş.

Zaman zamansızlığın koynunda soluklanırken ne kadar yaşlandığımı fark ettim. Yaşlanmak…   Bir yaş daha büyümek mi yaşamın sırrına ermek miydi hiç bilemedim. Dedemi çoktan kaybetmiş, babamı dahi uğurlamıştım gerçek zamana. Bir ben kalmıştım bu diyarda. Ayasofya uzun zamandır tadilattaydı. Gidip bir namaz kılıp inşirah duymak nasip olmuyordu bir türlü. Ben gidip geliyordum. Dönüp duruyordum lakin o yazı kalkmıyordu. Sahi ne yapıyorlardı içerde? Ne yapıyorlardı da bitmiyordu? Dedemin sevda kalemiyle yüreğime yazdığı Ayasofya işte oradaydı ama ne dokunabiliyor ne yaklaşabiliyorduk. Dedem aman oğlum demiş aman emanete hıyanet edilmesine izin verme vermeyelim. Bu bana yadigâr bırakılmış bir vasiyetti adeta. Ben Ayasofya’nın yetim kalmasına nasıl izin verirdim nasıl yapardım bunu. Tekrar gittim vardım yanına. Yine ilk durağım Sultan Ahmed’in türbesiydi. Zamandan biriktirdiğimiz anıları tekrar ana dönüştürme çabasıydı bendeki. Gittim vardım bir öğle vakti, vardım lakin müezzin susturulmuştu. Sadece Sultan Ahmed Camii’inden o mübarek ses işitiyordu. Müezzin yükselttikçe sesini Ayasofya kulak kabartmış gözlerinde yaşlarla dinliyordu.

Taşları teker teker çatırdıyordu. Fatih’in alnıyla şerefkıyab olan yer makûs kaderine ağlıyordu. Minareden ruh gitmiş ardında bir cesed kalmıştı. Minber yetimdi. Lafzatullah’a hasretti her mekânı şimdi Ayasofya’nın. Ne zaman açılacaktı acaba söyle bir yaklaşıp bir yazı aradım. Bir şeyler yazıyordu. Okumak için gözlerimi kıstım. Biraz yanaştım yazıyı görmek için inanamadım. Gözlerimi ovuşturup baktım tekrar. Evet doğruydu. Doğru okuyordum. MÜZE TAMİR VE TASNİF SONUNA KADAR KAPALIDIR..!  Müze… Benim ilk Cuma namazımı kıldığım, dedemin ecdad yadigarı dediği Ayasofya vatan topraklarında ayrılık acısı mı çekmekteydi? Hasretten kavrulan yüreğine bir su, bir inşirah sunmayacak mıydı İslam Âlemi?  Ya ben, ben ne yapacaktım? Ecdad yadigarı dede vasiyeti Kudüs’ün yalnızlığını hafifleten Ayasofya nasıl müze olurdu? Geçtim oturdum. Seyreyledim kâinatı mevcudatı. Evvelinde hiç idim. Şimdi bir cümlelik şu yaşamımda yetim kalışların ikincisiyle perişan olmuştum. Yaşam sadece bir örtü ben ise cesedim. İnşallah dedim sonra utandım. Aczim mahcubiyetimle nasıl açardım ellerimi nasıl koruyamadım derdim. Dedemin gönül hırkasıydı bu camii ben ve benimle aynı yüzyılı paylaşan herkes dedemin gönül hırkasını ayaklar altına alıp onu kimsesiz bırakmıştık. Kalktım, yürüdüm, yürüdüm, gerçeklerden adım adım uzaklaştım ve bir an durdum ve haykırdım:

‘”Allah’a ant olsun. Ant olsun ki bir gün özgürlüğüne kavuşacaksın. Minarelerin tekrar ruhuna kavuşacak ve hilalin altında gölgeleneceksin…!“

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.