Atlardan Umut Devşiren Meryem

Bakmayın ellerimin soğuktan yandığına,
kış yalansız mevsimdir.*

Tabiatın bütünü yalansızdır zaten. İçinde ne varsa onu yansıtır. İsyan etmez, inkâr da etmez. Böylece yanlışa düşmez.

Ne zaman tabiattan çıkaracak çok ders var, desem hatırlıyorum Meryem’in Atları’nı. Gürbüz Azak’ın kaleminden tane tane döküldüğü hissini veren o güçlü romanı. Rus mezaliminden kaçan bir Türk kervanının Çeçenlerin ve Çerkezlerin korumasında Anadolu’ya gidişini anlatan bir yol romanı. Kazan şehrinden kopup Çeçenistan’ı, Dağıstan’ı, Kafkaslar’ı geçip “Osman Eli”ne varmaya azmetmiş bir avuç köylünün göçüşünü anlatıyor. Yolculuk esnasında savaşın keskin kılıcıyla sınanan insanın tabiatıyla ibret alınası atların tabiatını ve tabiatın zorlu şartları içinde iyiyle kötünün, zalimle mazlumun süregiden mücadelesini, hayatta kalma dürtüsünü aksettiriyor.

“İnsanoğlu gâh kuruyor, gâhi yeniden yeşeriyor. En yeni filizlerinin koparıldığı günleri görüyor. Yazımızı, kışımızı içimizde taşıyoruz.” diyor roman, olan bitene rağmen umudun yine yeşerdiği bir vakitte.

Gürbüz Azak, geçmiş yüzyılların Türk lehçelerini bugünle buluşturan berrak Türkçesiyle anlaşılmazlığın, yabancılığın izini taşımadan, bugüne ya da bu bencil zamanlara birleştirici, bütünleştirici cümleler bırakmış. Onun metinlerinde gam tadı neşeden az, neşe tadının gamdan az değil. Tıpkı hayatın kendisinde olduğu gibi… Günlerden bir gün gazeteye çıkıp gelen bir hanımefendinin elinde tuttuğu kendi hayat hikâyesini şifahi olarak dinledikten sonra, muhayyilesinde bir seramik ustasının toprağa şekil verişi gibi işlemiş romanı. İki cümleden bir roman çıkarmak ustalık ister ne de olsa.

Roman, hâlâ attığını düşündüren birçok kalp tutuyor içinde. Onları her merhalede acıyla burun buruna getirmeden, dünyasını törpülemeden bırakmıyor. Gülüşler feryatlarla aralanıyor hep. Öz öz olmuş cümleleri azar azar kullanıyor yazar. Her birinde bir ömür gizli sanki. Her söz, yüksek bir yamaçtan aşağıya kopup gelen çığ gibi deviriyor önyargıları. Gök gürültüleri, şimşekler geliyor sık sık. Savaşın, ihanetin, zulmün yıktığı diyarlar, insanlar, velhasıl dünyalardır onun devamlı konuşturduğu imgeler.

Ne zaman dara düşseler, dünyaları kararsa Omara/Ömer Ağa’nın dilinden sökün ediyor umut. Onsuz olmuyor. “Allah biz bilan/Allah bizimledir” demeden olmuyor.

Romandaki yan kahramanlardan Ozan’ın beylik sözleri her ortaya çıkışında ibretlik ifadelerle beziyor ortamı. “Akranıyla uçamayan kuşun sesi havadan değil tavadan gelir. Atlarla konuşan gülyağı, kasapla konuşan içyağı kokar. Dökülen su kabını doldurmaz. Kömürcünün evine giren yüzü kara çıkar. Sağdıcı kurbağa olan bataklıkta evlenir. Bildiğin şeytan bilmediğin insandan iyidir. İki dost arasında aracılık eden birini kaybeder. Dost gücümü gösterir, düşman vazifemi.” gibi her derde deva özlü deyişler sıralıyor.

Meryem’in hikâyesine gelince…

Meryem, kendine atlardan bir ülke kuran, henüz on dördündeki “cesur ve delikanlı” bir kız. Korkusuzluğu, biraz da atlarla bezeli muhayyilesinin hayatına aksetmesinden. Tabiatın içinde kendini kaderin serin sularına bırakmış her mahluk gibi, özellikle de atlar gibi tetikte uyuyor Meryem. Kurtuluşları da ölümleri de metanetle karşılıyor. Hayatın her şeye gebe olduğunu atlar öğretiyor ona. İyiliğin de kötülüğün de her an vuku bulabileceğine inan, tetikte ol, diyorlar ona. O yüzden Meryem’in zihni de kalbi de hiç dara düşmüyor. Hayatı coşkun akan nehirde yaşamaya küçük yaşta alışmış bir göçer o. Tıpkı boyunduruk altına hiç girmemiş özgür atlar gibi.

Bir toplantıda kitap hakkında konuşurken atlara olan sevgisini dile getirmişti Gürbüz Azak. Atları merkeze aldığı tek eseri Meryem’in Atları değil nitekim. Gençlik yıllarında bir kır ata sahip olduğunu, atın hassasiyetlerinin onu hep şaşırttığını söylemişti. “Hayvana en yakın bitki hurma, insana en yakın hayvan ise at.” demişti. Onun için özellikle de delikanlı bir kız olarak resmettiği Meryem’in atları olsun istemişti. Duyarlı, dirayetli insana at yakışırdı çünkü.

Meryem’in Atları, artık yabancısı kaldığımız, hamasete düşmeden de kahramanlığı tasvir edebilen hikâyelerden. Geçmişin acılarına, yaralarına, sevinçlerine ve sivil tarihe modern zamanın getirdiği parçalanmışlık çerçevesinden bakıyor. Onun için dili bugünün insanı için hem seçkin hem de berrak.

Bu romanı belki de en çok, anasız babasız kalmış ama ölme cesaretini yitirmemiş bir kız olan Meryem için okumak lazım. O destanı yaşatacak bir dünya kalmasa da geriye, Meryemlerden birinin nasıl hayata tutunduğunun hayalini kurabilmek için…

Bir de bol çapaklı, yorucu, sentaksı sekteye uğramış metinlere maruz kaldığımız bir devredeyken, tertemiz Türkçeye ve estetiğe sadık, özenli, kaş göz yarmayan bir başucu yazarın metniyle buluşmak için okuyabilirsiniz.

Bir de ortaokul, lise çağındaki çocuk ve gençlere ne okutsak da onlarda duygularını düşüncelerini düzenleme iştiyakı, hassasiyet, köklere bağlılık, tabiat sevgisi uyandırsak; atların sadakatini ve dostaneliğini, kadim birikimin güzelliğini, Orta Asya-Anadolu hattında kapanması zor yaralarını göstersek, derseniz… Meryem’in Atları’nı okutun, derim. Bugünden geçmişe bakmanın en sağlıklı şekline tanıklık etmesini istediğimiz yeni nesillerin ihtiyacını gidermiş olursunuz.

* Gürbüz Azak, Meryem’in Atları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 2012.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Kaybedilmiş Zamanın Çocuklarından

Bakmayın ellerimin soğuktan yandığına, kış yalansız mevsimdir.* Tabiatın bütünü y...

Kitap Tahlili – Yılkı Atı – Abbas Sayar

Bakmayın ellerimin soğuktan yandığına, kış yalansız mevsimdir.* Tabiatın bütünü y...