At Murattır

Atlar, müstesna yaratıklar. Sadakati, asaleti, letafeti en güzide şekilde temsil eden canlılar. Atlar, zarafetin ete kemiğe büründüğü canlılar. Atlar, alnına dökülmüş kıvrımlı yeleleri ile nazlı bir güzele benzerler.

Atlar, insana bağlılığıyla bilinen en duygusal hayvanlar. İnsan ile hayvan arasındaki dostluğun en iyi temsilleri. Sevgiyle kapıları açılan, emekle, kıymetle demlenen bir muhabbetin muhibbidirler.

Atlar, şiirlerin soylu imgesi, gizemli metaforu ve yazının süslü nesri ve secisidir. Atlar, yalnız vücut güzelliği ile değil, zekâsı ve anlayışı yönüyle de şiire girmişlerdir. Divân şiirimizde hayvanlar içerisinde en çok işlenen hayvan atlar olmuştur. Kasidelerde kendine yer edinen ve raşhiyye bölümüyle şiire giren bir imgedir atlar. Atlar şiirin koşusunda salına salına giden bir sevgiliye benzetilir. Vuslatı, muradı temsil ederler.

Şiirler atlarla metaforun dünyasına koşar. Yahya Kemal, ‘Mohaç Türküsü’nde ‘Bin atlı akınlarla, çocuklar gibi şendik, bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.’ diyerek hamasi şiirini atın sırtında yükseltiyordu. Faruk Nafiz Çamlıbel, ‘Han Duvarları’ında ‘Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı.’ dizelerini Anadolu’yu at sırtında dolaştığı demlerde yazmıştı.

Sezai Karakoç atlara olan teveccühünü, ‘Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız.’ dizeleriyle dile getirmiştir. Ve üstat, ‘Bir kente girdim mi bahar yağmuru gibi girerim, rüzgârların arkadaşı atlar gibi.’ dizeleriyle atları koşturmuştur şiirin tahayyülünde.

Nurullah Genç’in 'Alaca bir at koşar içimde zamansız, mekansız nefese doğru.' dizeleri de benim derdime tercüman oluyor dembudem. Atlardır ruhumda dörtnala koşan. Mahmuzlanır sağrım. Bir arap atı gibi koştukça açılır ciğerlerim. İlanihaye sürer bu koşu, tenimi bırakıp tinime koşumlarımı takarım. Gâh İsra olur yolculuğum, gâh Miraç, zamansız ve mekânız bir gayba doğru yol alırım. Beyaz bir attır ayaklanan, gâh rahvan, gâh tırıs, gâh gâh dörtnala, gâh kenter yol alırım tayy-i bir mekânda ve tayy-i bir zamana doğru. Bu dünyanın gam yüküdür omuzlarımdan silkelediğim. Bırkamda suyum yoktur. Su ciğer yangını için, gönül acısı için kifayetsiz. Heybemdeki azık ruhumu doyuracak cinsten değil.

Atlar, Kuran-ı Kerim’de yüce yaratıcının üzerine ant içtiği bir varlık. Bir süreye adını veren canlı varlıklar. Adiyat süresinde "Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara ant olsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür." ayetleriyle kutsiyetini perçinliyor atlar. Nankör olan insanın emrine verilen bir vefakâr canlı, sadakatin remzi bir yaratı atlar. Atlar Burak’la kutsanan, Refref’ten hız alan asil hayvanlar. Peygamber Efendimiz de Sekb, Mürteciz, Luhayt, Lizaz, ve Sabha gibi birçok atıyla atların asaletini, sadakatini tasdik ediyor.

Adına romanlar yazılan canlılar atlar. Abbas Sayar’ın ‘Yılkı Atı’ romanında Dorukısrak olarak cana gelir. Cengiz Aytmatov'un en güzel romanlarından biri olan ‘Elveda Gülsarı’ ile sürdürür serüvenini. Atlar, Necip Fazıl’ın atın romanı olarak belirttiği ve atın hem maddi hem manevi boyutlarını anlattığı ‘Ata Senfoni’ adlı eseriyle ile sağlamlaştırır yerini. Üstat, ‘Hey gidi Küheylan, koşmana bak sen!’ diyerek atını mahmuzlamıştır şiirin dizelerinde. Ve üstat "Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti, iyi insanlar iyi atlara binip gitti." dizeleriyle atlara emanet etmiştir iyilikleri.

Adına güzelleme yazılan bir yoldaş, bir arkadaş, bir sırdaştır atlar. Ozanların sazında çalınıp dolaşan birvtürküdür. Dadaloğlu, ‘Yalancı dünyaya geldim geleli,/ Bir atı severim bir de güzeli.’ diye dizer ata güzellemesini. Köroğlu, ‘Çamlıbel’e süreydim yolunu/ Altınlardan nallatayım nalını/ Üç güzele dokutayım çulunu/ Alma gözlü kız perçemli Kırat’ım.’ dizeleriyle atını şerefyap eder.

Atlar, Türk destanlarının önemli bir motifi. Türkler arasında atın gücünün Tanrı tarafından verildiğine inanılırdı. Türk destanlarında atlar cesareti, bağımsızlığı ve özgürlüğü, asaleti temsil eder. Öyle ki savaşçılar atlarıyla birlikte gömülmüşlerdir toprağa. Türkler, olağanüstü özelliklere sahip olarak atların suyun ruhundan türediğine, gökten geldiğine inanırlardı. Dede Korkut Hikâyelerinde Bamsı Beyrek on altı yıl kendisini bekleyen atına, “At dimezem sana ḳarṭaş direm ḳarṭaşumdan yig” diyerek kardeşini bile atından üstün tutmadığını dile getirmiş, atın Türk kültüründeki önemini özetlemiştir. Kaşgarlı Mahmud'un Dîvân-ü Lügati't Türk'te kullandığı "At Türk'ün kanadıdır." ifadesi de atın Türk kültüründeki yerini göstermektedir. Manas'ta Akkula, Battal Gazi'de Aşkar, Köroğlu'nda Kırat, Hz. Ali'de Düldül destanlaşan atlar arasındadır.

Türklerin bozkır kültürünün dayandığı temellerin biri de attır. Kudema, ‘At kudümü, yurt kudümü, avrat kudümü.’ demiş minel evvel. Atın bastığı yere uğur getirdiğine gönülden inanmışlar. ‘Önce refik, sonra tarik.’ ilkesince atı bir yol arkadaşı görmüşler. Savaşta binicisine hareket, sürat ve manevra üstünlüğü sağlayan arkadaş olarak görmüşler, barışta kardeş bilmişler atı. Serazatın bir temsili olmuş atlar. Ser vermişler, sır vermişler atlarına. Ulaşımlarını kolaylaştıran bir taşıt, yüklerini taşıyan bir vasıta, taşınır bir mülk, savaşta üstünlük ve güç olarak görmüşler atı. Ata binmeyi, at sırtında kılıç, kalkan, mızrak ve yay kullanmayı belletmişler dünyaya. Göçebe kültürünün en değerli varidatı olmuş atlar. Geniş toprakların fethi ve büyük devletlerin kuruluşu at sırtında yükselmiş.

Hayatı kolaylaştıran bir simge olmuş atlar. Çoğu zaman at sırtında alış-veriş yapmışlar, yemiş-içmişler; hatta zaruret hallerinde atın sırtında uyumuşlardır. Orta Asya’nın soğuk bozkırlarında atın vücut sıcaklığıyla ısınmışlar, at muhabbetleriyle zamanı süslemişlerdir. Mekânı atlarla şereflendirmişler. At, yalnızca binek hayvanı ya da sadece etinden, sütünden, derisinden yararlanılan bir hayvan olmamış. Atlar hediye olarak verilmiş, kurban için en asil hayvan sayılmıştır. Geleneksel oyunlar cirit, çevgen at sırtında oynanmıştır.

Atın dişisini damızlık kullanan atalarımız, atı bir ticari emtia olarak görmüşler, uzak ülkelere at satmış, at almışlardır. At yarışları önemli bir şenlik olarak düzenlenmiş ve ekonomik bir getiri olmuştur. Eski Türkler atın kımız denilen sütünü içmiş, etini kutsal bilmiş ve yağını da kullanmışlardır. Derisini gâh tulum gâh, bırka olarak kullanışlar, çoğu zamanda kıyafet olarak tasarlamışlardır.

Atalarımızın bindikleri atlar ‘Türkmen atı’ diye anılmıştır. Türkler atları, renklerine, beneklerine, cüsselerine, yürüyüş ve koşma özelliklerine göre isimlendirmişlerdir. Rengine göre atlarına or(turuncu) at, oy(yağız) at, ak(alacalı) at, taz(alaca) at, kuba(kumral) at gibi isimler vermişlerdir.

Türkler çocuk eğitir gibi atlarını eğitmişlerdir. Disiplin altına alınan atlar savaşlar ve yarışlar için özel eğitilmişlerdir. Türkler, atın gücünün Tanrı tarafından verildiğine inanmışlardır. Destanların vazgeçilmezi alp tipinin atları da, kendileri gibi olağanüstü özelliklere sahiptir. Köroğlu’nun kıratının çağlayanın suyunu içtiği için ölümsüzleşmesi buna bir örnektir.

Atın dostluğu öyle böyle bir dostluk değildir. Karşılık beklenmeyen, vefaya, emeğe sevgiye dayalı bir dostluktur. Dilde değil gönülde bir dostluk. Sözde değil, vefadan, kıymetten, özden bir dostluk. İsyandan, nisyandan, nefretten, kibirden, bencillikten uzak bir bağdan dostluktur. Atlar, muradı, şansı, talihi temsil etmişlerdir. Savaşta ve barışta kader arkadaşı olmuşlardır.

İnsan kendini atlara daha yakın hissediyor. Bu yakınlığın birçok sebebi var elbette. Kur’an’da adına ant içilmesi, Hz. Muhammed’in İsra yolculuğunda yoldaş olması, asil bir yaratı olması, estetik bir yaratı olması, sempatik olması, vasıta aracı olması, insanın yükünü hafifletmesi, temiz olması gibi birçok sebep yazılabilir. Benimle yaşıt olanların veya yaşça benden büyük olanların çocukluklarında sosyal medya, televizyon, internet, cep telefonu gibi sanal hobiler yoktu. Bizim hobilerimiz mahallemizde, köyümüzde doğal hayatın içinde olmak, kediyle, köpekle, atla, keçiyle, koyunla vakit geçirmek, yaylalarda solumak, çiçeklerin letafetinin tecellisiyle telezzüz etmekti.

Atlar da bizlerle konuşur. Duyabilmek için dünyanın kalabalığından çıkar kavgasından, ihtiraslarımızdan arınıp sessizliğin dilini öğrenmeliyiz. Kalbimize dönmeliyiz. Kalplerle ahbap olmalıyız. Kalp kendisi hakkında söyleneni, düşünüleni, her güzel fısıltıyı duyar. Sessizliğin dili en güçlü dildir, duyabilirsen, tutunabilirsen sevginin gücü en azade bağdır. Atların da bir kalbi vardır, kalpten kalbe giden bir yol vardır elbet. Onlarda sevgiye, ilgiye, emeğe, şefkate karşı meyyal bir mizaca sahipler. Atlar, kendilerine değer vereni, emek vereni, kendilerini seveni anlayan, o kişilerin sesine kulak kesilen, heyecanlanan, mutlu olan bir arkadaştır.

Atlar, babadan oğula kalan en asil terekedir. Bu sebepten atların benim dünyamda müstesna bir yeri var. Kendi ruh yapım ile atlar arasında kurduğum yakınlığın da payı önemli bir etken. İsmet Özel’in ifadesiyle, ‘Ben atlara ve uzaklara hayrandım.’ At sevgisi, atın yürüyüş şekillerine, endamlı vakur duruşlarına, bakışlarındaki asalete, dörtnala koşmasına, şaha kalkışına, yelesinin rüzgârla dans edişine, gâh hırçınlığına, gâh sadakatine, güzelliğine duyulan bir tutkudur bende. Devletin vergilerini at sırtında toplamak için dağ taş aşan, köy köy gezen bir memur babanın at sevdasıyla yoğruldu çocukluğum ve gençliğim. Hususi yarış atları avcısı olan babam diyar diyar gezer, saf kan atları bulur getirirdi. At yarışlarında kazanılan birincilik kupalarıydı babamın at sevdasının semeresi. Hal böyle olunca atlar bizim evimizin tabii bir üyesi olurdu. İlginin, hizmetin en alası atlara gösterilirdi. Babam, işten gelince eve uğramadan atının betine-benzine bakardı. Atla kurduğu bağ bir lisan-ı hafiydi. Atın duruşu, bakışı, teninin durumu, nefes alışverişi, durgunluğu veya huzursuzluğu birer kelime veya cümleydi babamın nezdinde. Babam, atın yemini, yiyeceğini her gün özenle hazırlardı. Yumuşak kaşağılarla her gün atını tımar ederdi. Ayaklarını yıkar, toynaklarını özenle keser, nallarını çakardı yer yer. Saçını taramadan içi rahat ermezdi. Uyku saati gelince beyaz atının yüzünü, gözünü öper, Allah’a emanet ederek ona veda ederdi. Geç saatlere kadar onunla konuşur, gâh türkü söylerdi, gâh atını dinlerdi. Atına verdiği sırları, döktüğü dertleri olurdu. Doğal olarak atlara olan ilgimiz bir baba mirası olarak kaldı. At yarışlarını izlemek, atlarla ilgili belgeselleri izlemek, atlara ait olan resimleri evimin duvarlarına asmak önemli hobilerim arasındaydı. Ve bir de bir gün olmasını hayal ettiğim bir çiftliğim ve atlarımın hayali vardı.

İnsan bazen insanlardan kaçar. İnsan bazen insana ağır gelir. İnsanın, insanlık yükü altında ezilişini görmemek için rahvan bir ata binip kaçası gelir. Bozulan dünya düzeninden, yalancılardan, vefasızlardan, vicdansızlardan uzaklaşmak ister. O vakit içinde bir nefis, sırtında şeytanın desiseleri olmayan bir dosta sığınmak ister. Cemil Meriç, 'İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım.' demişti. Atlar da benim insan tufanından kaçtığım limanımdı. Uzak diyarlara sürdüğüm kaçışımdı. İhtirası, kini, kıskançlığı, bencilliği olmayan atların dünyasıydı benim dünyam.

Allah’ın kudretinin mükemmel bir eseri olarak görülen atları konu alan yazımızı atları şiirine taşıyan Yavuz Bülent Bakiler ile noktalayarak doludizgin kaçalım.

"Sözde, senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla.
Bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla.
Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla.
Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla.
Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla.
Yüreğimin başına noktalarla… Hatlarla.
Baş başa kalıyorum sonunda heyhatlarla.
Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla."

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Selam Olsun

Atlar, müstesna yaratıklar. Sadakati, asaleti, letafeti en güzide şekilde temsil eden canl...

Dikkat, Açımız Daralıyor!

Atlar, müstesna yaratıklar. Sadakati, asaleti, letafeti en güzide şekilde temsil eden canl...