Aşkın Fotoğrafı

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Yasaklı bir ağacın meyvesiyle başlayan bir yolculuktur, insanlığın dünya serüveni. Bu yolculuk ne bir ticari seyahattir ne de turistik gezintidir. Bu, aşkın yolculuğudur. Aşkın, arayışın ve vuslatın yolculuğu…

İnsanlığın bu yolculuğunda gözler nelere şahit olmuştur? Ya gönüller… Yeryüzünün manzaraları benzerdir. Denizler, ormanlar, ovalar, şehirler… Her ne kadar farklı görünseler de insan tahayyülünde aynı imgeleri canlandırırlar. Manzara, gözden gönle yansıdığı anda ayrışır ve her bir insanda keşfedilmeyi bekleyen farklı dünyalara dönüşür. Bu yönüyle insan, tende değildir; ten içinde gizli olan candadır. Bu can ki cananın yeryüzündeki yansımasıdır. İnsanı eşref -i mahlûkât yapan özelliği de yansıması olduğu cananı arayışıdır.

İlk insana, Hz. Âdem(a.s), bedenine ruh üflenip can bulduğunda, gözlerini açtığında ilk gördüğü manzara nedir? Dağları, ovaları, denizleri, gökleri mi görmüştür? Ya Havva’sıyla ilk karşılaştığı anda gördüğü kadının cemali dışında kalan her şeyi matlaştırmış mıdır? Gördüğü bu manzara karşısında kendisine ruh üfleyen kudreti bir anlığına da olsa unutmuş mudur? Yasaklı meyveyi koparması kulağına fısıldanırken gözleri hangi renge ilişmiştir?

Koparma anı, ısırması ve unutmuş olduğu ihtarı hatırlaması, dünyaya gönderilişi ve ayağı toprağa bastığında ilk manzarası… İlk gördüğü hangi dağdır, ovadır, nehirdir, denizdir? İnsan elinin ve dahi gözünün henüz hiç dokunmadığı yeryüzünün tüm manzaraları kim bilir nasıl da güzeldi? Bunlardan hangileri günümüz dijital fotoğraf makinelerinin objektiflerinden görünmektedir?

Kâbil, kardeşi Hâbil’de olan ama kendinde olmayan neyi gördü ki ilk kanlı fotoğrafı çekti? Hâbil, toprağa ilk düşen, yeryüzünden asli vatanına ilk dönen insan olarak gözlerini kapatmadan önce gördüğü son şey neydi? Kardeşinin kana bulanmış elleri mi yoksa kin ve hasetten kararmış ilk insanın gözleri mi?

Hz. Musa Rabbini görmek istediğinde, O’na “şu dağa bak” emri verildiğinde ne görmüş olmalı ki dağ paramparça oldu da Musa kendinden geçti? Firavun, denizin iki yakası kendisini yutmak üzereyken ona görünen hakikat neydi ki secdeye kapandı?

Hz. İbrahim ateşe atılırken Nemrut’un gözlerine kızgın alevler yansırken Hz. İbrahim’in gönlüne yansıyan neydi?

Hz. İsmail’in boynuna keskin bıçak dokunduğunda bağlı gözlerini aydınlatan nur neydi? Züleyha’nın topladığı kadınlar Hz. Yusuf’ta gördükleri neydi ki bıçaklar tenlerinden ruhlarını keserken kendilerinden geçmişlerdi? Ya Hz. Yusuf dünyanın en gözde en güçlü kadınları kendine hayran hayran bakarlarken, O’nu arzularlarken, O, onların göremediği hangi güzelliklere bakıyordu?

Bahîrâ’nın görüp diğer insanların göremediği çocuk kimdi? Bahîrâ O’nda neyi görmüştü? Sahip olduğu gözün diğer insanların gözlerinden farkı neydi ki kimseler göremezken O görebiliyordu?

Hira mağarasının girişinden Kureyş’in ışıkları içeri sızarken âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin gözlerinden dışa yansıyan hakikatler neyin görüntüleriydi? Cibril O’na görünüp “ikra!” diye nida ettiğinde hangi âlemlerin perdeleri açılmıştı? Hira’da yanan ışık Mekke’nin manzarasını nasıl değiştirdi? Yeryüzü aydınlığa kavuşurken Leheblerin gözlerine çekilen mil de neyin nesiydi? Ya semalara yükselip âlemlerin Rabbinin huzuruna çıktığında hiçbir insanın göremeyeceği hangi manzaraları müşahede etti?

..

Görmek, eğer bakmak olsaydı insan eşref-i mahlûkat olmazdı. Görmek fark etmektir, hissetmektir, arzulamaktır, aramaktır; bilmektir, bulmaktır, olmaktır. Yeryüzü, yasaklı ağacın meyvesini koparan insan için bir sürgün yeri değildir; yeryüzü, insanın unuttuğunu hatırlamak, kaybettiğini bulmak için gönderildiği cennetin sırlanmış kapısıdır. Gözler bu kapıda iki şeyden birini görür; ya yosunlu bir duvar ya da yeryüzü renklerini daha canlı gösteren bir ayna. Bakmak ve görmek aynı olsaydı hiçbir insan perdenin arkasında sırlanan hakikatin ve cennetin kapısını bulamazdı.

Bakmak ve görmek: Biri tenden içe giren siyah leke; diğeri içten ötelere açılan pencere.

Göz perdedir; aşkın yolculuğuna çıkmış insanı gölgeleyip onu şaşı yapan, yolunu şaşırtan kalın ve tüylü perde. Göz, bakabilmek için ışığa ihtiyaç duyar. Işık ise ayrıntıları pürüzsüzleştirir ve her şeyi aynılaştırır. Görebilmek için ışık içeriden yansımalıdır. Tıpkı Mekke’yi ve tüm insanlığı aydınlatan nurun Hira’nın içinden dışa yansıması gibi.

Hakikatin ışığını dışarıda, tende, nesnede, cepte arayanların bulacağı tek şey, anlık hazzın bıraktığı baş ağrısıdır. Hakikatin ışığı insanın içinde yanmadığı sürece insana ötelerin perdelerini açmaz. Dışarıdan yansıyan her ışık hakikat duvarlarına yansıyan gölgelere dönüşür. Gölgeler soğuktur, karanlıktır, tenhadır.

Göz, çirkine, pis olana, haram olana bakmak için bahşedilmemiştir; insanın yitirdiği cennetini bulmak ve unuttuğu sözünü hatırlamak üzere hakikatin yolunu görebilmesi ve yolculuğunu tamamlayabilmesi için emanet edilmiştir. Hakikatin sırlarını ifşa edemeyen bir göz, çektiği fotoğrafları ya patlatan ya da kumlu çıkartan fotoğraf makinesi gibidir. Ancak kusur makinede değildir; makinenin doğru ayarlarını yapmayan zihindedir.

Gözü bozuk olan nesneleri göremez. Görüşü bozuk olan ise hakikati…

Hakiki göz aşkın fotoğrafını çekebilen gönül gözüdür.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 yorum “Aşkın Fotoğrafı”