Aşkın Anatomisini Anlamak ve Anlamlandırmak

Yaşadığımız çağ baş döndürücü bir hızla, içine düştüğümüz tüketim girdabında bizi eziyor, incitiyor, hoyrat ve pervasız bir şekilde duygularımızı elimizden alıp, adeta bir robotlar topluluğu haline getirmek için ciddi bir efor sarfediyor. Tabi ki zamanın bunda suçu yok. Zaman döngüsünün içinde yaşayan ve kötü bir mirasyedi gibi zamanı hoyratça, bencilce harcayan, tüketen yok eden bizlerin tüm suç.

Ölüme sebebiyet verdiğinde hangi canlı olursa olsun sorumluluk altına giren insan yine hiç düşünmeden ne yapıyorsun diye sorulduğunda zamanı öldürüyorum diyebiliyor. Oysa kanaatimce en şen’i katiller zaman katilleridir. Kendilerine verilmiş olan büyük bir hazineyi, zaman gibi kıymetli bir olguyu hiç düşünmeden öldürebildiğini dillendirecek kadar küstahlığı başka hangi canlı gösterebilir ki.

Bu arada yetişen yeni neslin içine düştüğü kaos ve sıkıntıyı dile getirmek istediğimiz her seferinde karşımıza “telefonunu çıkar bakayım” diyen amcaların çıkma korkusu sarıyor içimizi. Elbette gençlerin durumunu da anlıyorum. Çünkü onlar bizim çektiğimiz, gördüğümüz, yaşadığımız ve iliklerimize kadar hissettiğimiz hiçbir şeyi görmediler, yaşamadılar, hissetmediler.

Onlar et kuyruğuna girmediler. Çünkü çoğu vejetaryen ya da vegan olduğunu savunup kurban bayramlarındaki ibadete bile irrite olmuş bir yüz ifadesi ile karşı çıkmayı marifet sayarak büyüyorlar.

Onlar komşudan bir çay bardağı sıvı yağ isteminin ezikliğini yaşamadılar. Çünkü sıvı yağ artık istediğiniz marketten, istediğiniz çeşitlilikte ve bollukta alınabiliyor.

Komşu komşunun külüne muhtaçtır sözünü, açık ve net bir şekilde yaşamadılar. Tatbikatını yapmadılar. Çünkü onlar komşuluk ilişkisinin ne olduğunu bilmeden büyüdüler, büyüyorlar. Peygamber efendimizin komşu haklarını anlatırken komşuyu komşuya mirasçı kılacak kadar ehemmiyetle bu konu hakkında konuştuğundan bîhaber yaşıyorlar.

Onlar halkın ekser çoğunluğunun küçük tüp diye bildiği piknik tüpünü alabilmek için bakkalın insafa gelmesini ve stoğundaki tüpleri ortaya çıkarmasını kuyruklarda beklemediler.

Bir kilo peynir alabilmenin büyük şans olduğu dönemleri yaşamadılar. Bolluk, bereket ve gerçekten çok rahat bir şekilde doğdular. Onların göbeklerini hazık hekimlerin, usta kadın doğumcuların kaliteli ve orijinal markalı eğri büğrü makasları bir çırpıda kesiverdi. Evde doğmadılar çoğu. Hastanelerin doğum servislerinde suni sancılarla doğdular. Suni sancı ile doğan çocuğun, oluşturulan suni gündeme kanması kadar doğal ne olabilir ki.

18 yaşında. Henüz liseyi bitirmiş. Üniversite imtihanına girmek için çalışıyor. İkinci ya da üçüncü denemesi. Burnunun önüne bir mikrofon uzatıldığı zaman (ki mikrofonu uzatanın kastının ne olduğunu bilip bilmemesi çok da önemli değil. Çünkü mikrofon uzatıldığına göre dünyanın en bilgili, en görgülü, en tecrübeli insanı o genç oluverir bir anda) hemen hükümeti eleştirmeye, yöneticilere laf söylemeye, sanki yıllardır yaşadığı tecrübelerden ve birikimlerinden dolayı hayatı anlamlandırmanın erdemli söylemlerini dillendirmek vazifesiymişçesine konuşmaya başlar.

“Bi dakka, ben seni dinledim şimdi de sen beni dinle…” diye başlayan cümleleri çok duyar olduk. Birilerinin eline verilen mikrofonda, birileri çok rahat bilgisi ve ilgisi olmadığı, hiç alanı olmadığı halde siyaset arenasında uzun yıllarını geçirmiş, hayat tecrübesi geniş gibi görünerek, aklında kırk tane tilki olan ve kırkının da kuyruğunun birbirine değmediği insanları eleştirmek gafletine düşmelerini çok görür olduk.

Şimdi bu gençlere aşkı sorduğunuz zaman, kendilerine göre felsefi bir yaklaşımla basit ifadelerle karşılık veriyorlar. Ben aşka inanmıyorum. Uygulama kullanıyorum. Kullandığım uygulama ile de istediğim zaman istediğim sürece gönlümü eğlendirebileceğim kız arkadaşımı buluyorum diyor. Tabi bu insan onurunu rencide eden, ayaklar altına alan ve insanlığı Kur’an-ı Kerimin ifadesi ile “Hayvandan da aşağı” bir derekeye düşüren durumu da kanıksadık, alıştırıldık, kabullendirildik.

Daha ağır ve burada yazamayacağım ifadelerle yapılan arkadaşlıklar da var. Toplumun değer yargılarını, asırlardır milletlerin içinde imbikten süzülerek gelen ahlak manzumelerini, birlikte yaşamanın insanoğluna yüklediği o ağır ve gerçekten çok büyük sorumluluğu hiçe sayarak o kadar pervasız bir şekilde yaşıyorlar ki insan hayrete düşüyor.

Dün bu gençler doğduklarında anne ve babaları çok sevinmişlerdi. Ve dün bu gençler henüz kundakta idiler. Böyle büyük bir tehlikeyi de beraberlerinde getireceklerine kimse ihtimal vermedi. O yüzden şimdi yaşadıkları, yaptıkları, icraatları insanı şaşırtıyor.

Peki suç sadece gençlerin mi? Elbette hayır. Her iki yılda bir değiştirdiğiniz eğitim sisteminizle, toplumun kültür yapıtaşlarını ifsad etmek için uğraşanlara verdiğiniz tavizlerle, içinizde beslediğiniz ve beyinleri uyuşturan fikri akımların temsilcilerine verdiğiniz fırsatlarla birazda bu sistemi idare edenlerin suç. Çünkü hep gençleri suçlamak gafletine düşerek yükü üzerlerinde atma kolaylığına kaçanlar da yine bu sistemin çarkları arasında kendi refah seviyelerini yükseltmek için ticari yatırım yapar gibi milletvekilliği yatırımı yapanları göz ardı ettiğimiz an gerçek suçluları da görmezden gelmiş oluruz.

Bu kültürsüzlükle, bu biganelikle, bu vurdumduymazlıkla ve sistemsizliğin temsilcisi olan sözde sistem mühendislerinin bu tavır ve tutumları ile yetişmekte ve yaşamakta olan gençlere kalbin en derininden gelen ve insanın hayat damarlarını besleyen, kaynağı ilahi olan, bu yüzdende büyük bir kudsiyet taşıyan, en küçük bir ihmalde insanı tepetaklak düşürecek olan aşkı nasıl anlatabilirsiniz ki?

Gün geçmiyor televizyonlarda meşhur edilmiş, şöhretin parıltılı dünyasında yaşayan birilerinin özel hayatlarındaki ayrıntılar televizyonlarda, gazetelerde boy göstermiyor olsun. E sürekli böyle görüntülerin pompalandığı, sürekli bu görüntülerle beyinlerinin uyuşturulduğu gençleri siz nasıl kutsal bir dava niteliği taşıyan aşka yaklaştırabileceksiniz ki.

Anlık yaşayan insanların asırlık duyguları olmaz. Anı yaşayan insanların arkalarında kendilerinden sonra gelecek olan nesillere örnek olacak bir hayat seciyesi bırakmak gibi gayesi de olmaz. Çünkü onlar birkaç saat birlikte olup, hayvani duygularını ve nefislerinin şehevi kıvrımlarındaki duygu kırıntılarını tatmin etmek için yaşamayı daha kolay, daha avantajlı ve keyifli buluyorlar.

Babam vefat ettiğinde annemin ve kendisinin evlendiklerinde yan yana çekildikleri resim cüzdanında idi hâlâ. Ayrıca annemin tek vesikalık bir resmi de cüzdanındaydı. Şimdiki gençlerde bu alışkanlık yok tabi ki. Şimdi diyebilirsiniz. Amma yaptın ha. Şimdi cep telefonları var. İstedikleri kadar resim taşıyabiliyorlar yanlarında ve canları sıkıldıkça da açıp açıp bakıyorlar.

Evet haklısınız. Duygularımızın, hislerimizin, zamanımızın katili cep telefonları var. Uygulamalar var. Resimleri çeşit çeşit ve renk renk ayrıştırıp, efekt denilen farklı versiyonlara çeviren, daha da güzelliştiren hatta değiştiren uygulamalar var. Ama maalesef cüzdanda taşıdığımız resmin hatıralarını ve duygusallığını verecek o güzel duygular, hisler, hatıralar yok.

Aslında yazıya aşkın anatomisini anlamak ve anlamlandırmak başlığını koydum ama. Ortada aşk kalmadığı için anatomisini anlamak ve anlamlandırmak gibi bir kaygımızda kalmadı maalesef. Anlık duygularla yaşıyoruz. Her şeyi harcayıp bitirdiğimiz gibi aşkı da hercai bir duygu yoğunluğu sanıp kendi ellerimizle daracağında çürümeye terkedip duygusuzluğun derin anlamsızlığına doğru hızla kayıyoruz.

Dedik ya Aşkın kaynağı ilahidir. Yüreğinizdeki aşkı hissetmek istiyorsanız önce Allah ile olan irtibatınıza bakmanız gerek. Diyaloğunuz nasıl? Yakınlığınız hangi merhalede? Üzerinde pervasızca yürüdüğünüz toprağın her an sizi içine alabileceğini biliyor musunuz? Siz gerçekten aşık olmak istiyor musunuz? Ya da aşkı yaşamak istiyor musunuz? Cevabınız evetse o zaman önce kalbinizi yoklayacaksınız. Kalbiniz bu işe ne kadar hazır? Ya da kalbinizde gerçekten bu duyguyu yaşamaya yer var mı? İstiyor mu? Çünkü gerçek ve hakiki aşkın sorumluluğu en az kendisi kadar büyüktür. Boru değil bu azizler. Zerreden kürreye her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan Allah azze ve cellenin kendi varlığından, nurundan, zatından size ikram ettiği bu tarifi imkansız duyguyu kalbinizde taşıyacaksınız. Elbette sorumluluğu büyük olacak.

Bu arada sakın şunu unutmayın aşkın ilk adımından itibaren şeytan da sizinle birlikte yürümeye başlayacak, yanınızdaki koltukta, hemen yanı başınızda kendine has fısıltılarıyla aşkınızı ve o kutsi kaynaklı duyguyu ifsad etmek için kulağınıza, gönlünüze çeşitli vesveseler verecektir. Ve sizi rahat bırakmayacak, sürekli meşgul edecektir. O yüzden aşkın anatomisini anlamak ve anlamlandırmak istiyorsanız, o zaman Allah ile olan irtibatınıza çok iyi nazar etmeniz, irtibatı kavi tutmanız, asla kesmemeniz gerek diyorum.

Ha diyorsanız ki arkadaş sen ne diyorsun ben ateistim, ya da deistim. Yani ahmağım, aptalım. O zaman siz yukarıda ve son paragrafta söylediğim her şeyden arisiniz. Yani size göre yırttınız, bize göre tabiri amiyane ile ayvayı yediniz.

Bir de aşkın bana göresi yoktur. Sana göresi de yoktur. Yaşanan duygu yoğunluğunun herhangi bir ölçüsü de yoktur. Çünkü kalbimizdeki imanı ölçebilecek bir “İmanometre” olmadığı gibi, yüreğimizde hissettiğimiz aşkın derecesini ölçecek bir “aşk metre de yoktur.” Aşık zahire göre hükmedemez, yaşayamaz. Burada bizim kastettiğimiz ilahi aşkın sahibi olan gerçek maşuk vechen, kalben, bedenen, ruhen ya da varlık itibariyle kişiden kişiye göre değişik. Beşerî aşkları yaşayanlara ya da yaşadıklarını söyleyenlere (ki bu noktada hemen şunu söylemek istiyorum, beşeri aşkın kaynağıda ilahidir. Siz edeb dairesinde Rabbinize aşık olamazsanız, onun emir ve yasaklarına muttali olmazsanız, beşerde aşkı ne kadar yaşadığınızı iddia ederseniz edin havada kalır) bir tek sözümüz var. Tüm aşkların sebep sonuç ilişkisinde mutlaka ilahi bir müdahale vardır. O yüzden bu aşk dediğimiz duygu öyle basite alınacak, lay lay lom yaşanacak bir duygu değildir. Bunu söylemek istiyoruz.

Bazı aşıklar da vardır ki lime lime doğranmalarına rağmen “Ya Rabbi onu affet, o senin rızan için canıma kastediyor” diye cellatlarına bile dua etmeyi aşklarının gereği saymışlar. Haklarında verilen fermanda “O öyle bir zındık ve kafirdir ki, bedeninden sıçrayan kanın damladığı yer yıkanmakla temizlenmez, kesilip atılmalı, yakılmalı, yok edilmeli” diye fetva verilir. Nihayet idam anında vurulan kılıç darbesinden sıçrayan kan, fetvayı verenin eline düşer. Mezkur şahıs çıkarır mendiliyle elini silerken, aşk eri tebessüm eder. Bunu gören hal ehli bir dost fetvayı verene doğru dönerek “Ne garip sen verdiğin fetva ile davanın arkasında duramayacak kadar korku yaşayıp bir damla kanı dahi kaldıramaz, elini mendilinle defalarca silerek temizlerken, o aşk eri inandığı dava için canını verirken bir kez bile ah etmedi. İşte aranızdaki fark” deyivermiştir.

Eh artık yorum sizden… Vesselam.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Şile Notları

Yaşadığımız çağ baş döndürücü bir hızla, içine düştüğ&uu...

Gül Yetiştiren Adam: Rasim Özdenören

Yaşadığımız çağ baş döndürücü bir hızla, içine düştüğ&uu...