Aşk Yolunda Bir Gönül Eri: Yunus Emre Hazretleri - 2

Allah diyelim dâim
Allah görelüm n’eyler
Yolda turalum kaim
Allah görelüm n’eyler

Allâh diyü kıl zârı
Oldur kamunun varı
Andan umalım yârı
Allah görelüm n’eyler

Açlık sonı toklukdur
Tokluk sonı yoklukdur
Bu yollar korkulıkdur
Allah görelüm n’eyler

Çıkarmayalım dilden
Ayrılmayalım tenden
Tâ azmayalım yoldan
Allah görelüm n’eyler

Sen sanmaduğun yerde
Şâyed açıla perde
Dermân irişe derde
Allah görelüm n’eyler

Gündüz olalum sâim
Gice olalum kaim
Allah diyelüm dâim
Allah görelüm n’eyler

Adı sanı dillerde
Sevgüsi gönüllerde
Şol korhulı yollarda
Allah görelüm n’eyler

Yunus Emre Hazretlerinin hayatındaki en önemli dönüm noktası, Sarıköy’de yaşadığı gençlik dönemindeki Cenabı Allah’ın varlığı ile ilgili girdiği muhasebe sonrasında başlayan, aslında bir arayış, kendi iç hesaplaşması, iç dünyasına dönük olan sıkıntılı süreçtir. Ondan sonra aklındaki, yüreğindeki sorulara bulduğu cevapla kavuştuğu, elde ettiği teslimiyeti gerçekten çok nadir insanın erişebildiği bir mertebedir. Yunus Emre Hazretleri hakkındaki tüm okumalarda bu teslimiyetin kendisine kazandırdıklarını rahatlıkla görebiliriz.

Tasavvuf yolunda, ehli sünnet çizgisinde gönül tamiri ile uğraşan, gönül erlerinin yürüdükleri yol (seyri süluk) çile ve meşakkatli bir yoldur. Öyle ki bu çileli ve meşakkatli yola talip olan dervişi eğitmeye, pişirmeye ve onun sabrını, teslimiyetini, verdiği sözün ardında duruşunu nihayet başına gelen her şeyin aslında kendisini terbiye etmek için yazılmış ilahi bir senaryonun tecellisi olduğunu kabullenişi, şimdiki ifade ile test etmek için cereyan eden hadiseler olarak algılanır.

Yunus’un çilesi ise Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinin dergâhına giden yola çıktığı andan itibaren başlamıştır. Meşhur buğday isteme, himmet teklif edilme hadisesi. Çünkü o güne kadar köylerinde yaşayan, yine bir sufi olan Merdan Koca’nın torunu ile edeb dairesinde bir gönül ilişkisi vardır ki anasının isteği üzerine Elif Kız’la desti izdivaç düşünmektedir. Aslında Yunus’un farkında olmadığı şey gönlünde beşerî bir aşkla ilgili herhangi bir şifrenin yerleştirilmediği, kalbinde beşerî aşkla ilgili duygulara yer verilmediği ve insana duyulacak aşkın yüreğinde yerinin olmadığıdır. Normalde de isteksizdir dünyevi her türlü arzu karşısında. Elif Kız’a olan sözü de sanki anasına verdiği sözün yansımasıdır adeta. Bu onu ziyadesi ile rahatsız etmekte, çünkü bu gönül ilişkisinin kendi gönlünde bir karşılığını bulamamaktadır. Kaldı ki bırakın insan gönlü kırmayı, bir serçenin ölü bedeninin başında saatlerce ölüm tefekkürü yaparak gönlü incinen bir derviş, kendisine umut bağlayan bir beşerin gönlünü nasıl incitir, onu nasıl rencide edebilir ki. Yunus’un tüm derdi Elif Kız’ın gönlünü kırmadan, onu incitmeden, üzmeden bu işin bir hal çaresini bulmaktır. Peki yapabilmiş midir?

Hacı Bektaş’ın dergâhına vardığı, hazretin huzuruna çıktığı ilk andan itibaren zaten tüm dünyası allak bullak olmuş ne yapacağını, ne söyleyeceğini, nasıl hareket edeceğini bilememiştir.

Tabir yerinde ise Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinin dergâhına ilk adımını attığı andan itibaren hissi kable’l- vuku yoluyla kendisi için tanzim edilen planın işlemeye başladığını da hissedivermiştir. Çünkü daha dergâhın kapısında şirazesi kaymış, ne yapacağını bilemez bir halde kendisine mihmandâr olan dervişin peşine takılıp yürüyüp doğruca şeyh hazretlerinin huzuruna çıkıvermiştir.

Aslında bir kaideler bütünü içinde izlenmesi, takip edilmesi gereken bir yol vardır. Tüm kurum ve kuruluşlarda olduğu gibi bir hiyerarşi, ast üst ilişkisi vardır. Ancak bu rütbeler ne bir şahsi istek için yaptırım aracı olarak kullanılır, ne de üstünlük taslamak için gündeme getirilir. Nihayetinde hepsi sırdır.

İşte Yunus böyle sırlı ve gerçekten çok farklı bir dünyanın kapısını aralamış, buradan içeriye girivermiştir.

Dergâhın kapısından girdiği andan itibaren aklında Elif Kız kalmış, ne anası ne Merdan Koca, ne köyü, ne buğday. Sadece bulması gereken, bulup kapılanması gereken, kapılanıp nefsini terbiye ve tezkiye etmesi gereken Taptuk Emre Dergâhı tüm hayatını dolduruvermiştir. Gönlündeki, kalbindeki her şeyin yerini almış ve bir daha diğerlerine yer kalmayacak şekilde kaplayıvermiştir.

Zaten zaman içinde anasının vefatı ile köyüne, Sarı Köye döndüğü zaman karşılaştığı Elif’de eski Elif olmayacaktır. Sitemli birkaç cümle, niyaz dolu bir bakış, sonra tamamen kopuş.

Yunus Emre Taptuk dergâhına kapılandığı andan itibaren de çok fazla bir değişikliğin olmadığını görüyoruz. Zira o tam bir teslimiyet eridir. Aldığı emri, vazifeyi bihakkın yerine getirebilmenin gayreti içindedir. Böylece teslimiyetin kazandıracaklarını hissetmeye, henüz ne olduğunu bilmediği ama her geçen gün biraz daha yoğun hissettiği bağlılık ve aşkla seyrüsülûkta ilerlemeye odaklanmıştır adeta.

Bugün yapılan incelemelerde adına aşk dediğimiz bu duygu, Yunus’un tüm dünyasını kaplamış, hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde dolduruvermiştir.

İşitin ey yârenler,
Kıymetli nesnedir aşk.
Değmelere bitinmez,
Hürmetli nesnedir aşk.

Hem cefadır hem safâ
Hamza'yı attı Kaf'a.
Aşk iledir Mustafa,
Devletli nesnedir aşk.

Dağa düşer kül eyler,
Gönüllere yol eyler,
Sultanları kul eyler,
Hikmetli nesnedir aşk.

Kime kim vurdu ok?
Gussa ile kaygu yok.
Feryad ile âhı çok,
Firkatli nesnedir aşk.

Denizleri kaynatır,
Mevce gelir oynatır.
Kayaları söyletir,
Kuvvetli nesnedir aşk.

Akılları şaşırır,
Deryalara düşürür.
Nice ciğer pişirir,
Key odlu nesnedir aşk.

Miskin Yunus n'eylesin?
Derdin kime söylesin?
Varsın dostu toylasın,
Lezzetli nesnedir aşk

Hissettiğini söyleme, hem de ahenkli, üsluplu, düzenli, kafiyeli anlaşılır bir dille, Anadolu’nun sade ve saf Türkçesiyle birer şiir olarak dillendirme yeteneğinin nereden geldiğini bilemeden, duygularını sade bir dil, temiz bir Türkçe ile anlatması da ayrıca kendisine olan ilgiyi, sevgiyi arttırmış, herkes tarafından kabul görmüş, benimsenmiştir.

Yunus Emre, nihayet Taptuk Emre’ye bende olmuş, dergâhın odun işini üstlenmiştir. Her gün sabah çorbasından sonra dergâhtan çıkıp yakındaki ormana gider, orada akşama kadar kah yere dökülen dallardan, kah kurumuş ağaçların dallarından denkler yapar, akşam ezanından önce de bu denkleri sırtlanır dergâha getirip odunluğa düzgünce yığar.

Sessiz sedasız bu işleri yapar. Kimseye karışmaz, derdi kendisi iledir, kendi nefsi ile, kalbinin olgunlaşması iledir derdi.

Tüm bu süreçte dergâha eğri bir tek odun getirmediği anlatılır. Getirdiği odunların tamamı düzgün ve gerçekten budaksız tertemiz odunlardır. Sorulur kendisine bunu nasıl başardığı. “Bu dergâhın kapısından eğri odun dahi girmemeli” diyerek tasavvuf yolunun temizliğini ve bu temizliğin ancak insanın doğru, dürüst ve tam bir teslimiyetle bu yolda yürümesi, kendisine verilen tüm vazifeleri yüksünmeden ve en iyi şekilde yapması ile devam edeceğini anlatır.

Yunus’un tasavvuf anlayışı tam bir teslimiyet nazariyesi üzerine kurulmuştur. İvazsız ve garezsiz, nedensiz, niçinsiz bir teslimiyet. Tam da günümüz dervişlerinin ihtiyaç duyduğu türden. Onlara lazım olan bir teslimiyet.

Tasavvuf yoluna girmiş, dervişliğe soyunmuş olan birinin “aması” olmaz der bilenler. “Ama” ile kurulan cümleler dervişin literatüründe yoktur, olamaz. Olduğu takdirde o zamanda layığı veçhile, seyrüsülûkta ilerleyemez ve istenilen özelliklerde bir derviş olamaz zaten.

İşte Yunus bu konuyu kimseden öğrenmese de kendisi fehmederek, tefekkür ederek öğrenmiş, hayatına değişmez, vazgeçilmez bir düstur olarak yerleştirmiştir.

Yunus’un nefis terbiyesi de ağır olmuştur. Şeyhinin müsaadesi il dergâhtan ayrılmış, uzun bir hac yolculuğuna çıkmış, Anadolu’yu karış karış gezmiş, şiirleriyle, deyişleriyle, rubaileriyle insanların gönüllerine sevgi hoşgörü ve dostluk, kardeşlik tohumları ekmiştir.

Durmadan söylemiş, söylediğini hissetmiş, hissettiği için hissettirmiş bir aşk eridir Yunus.

Nihayetinde uzun bir aradan sonra dergâha tekrar dönüşünde şeyhinin artık gözlerinin görmediğini, iyice yaşlandığını görüp “aceb beni unuttumu?” sorusu ile yanmış, kavrulmuş ve “Bizim Yunus’mu?” sorusunu duyduğu andan itibaren de büyük bir sevinçle tekrar hizmetine hiç ara vermeden daha büyük bir teslimiyetle devam etmiştir.

Ölümle ilgili söylediği şu güzel şiiri ile yazımızı bitirelim. Yazımızın 1. Bölümünde de söylediğimiz gibi Anadolu insanı sevdiği benimsediği, kabul ettiği Hakk dostlarına coğrafyanın farklı yerlerinde makamlar oluşturur ve sanki oradaymışçasına da hürmet eder ihtiram gösterirler. Bu yaşadığı dönemde gösterdiği gayret, hizmet ve himmet ile ancak mümkün olabilecek çok yüksek bir mertebe, tarifi imkânsız FFbir nişandır. İşte Yunus Emre hazretleri de tüm hayatı boyunca sergilediği o büyük teslimiyeti ve Allah aşkı ile hem Anadolu insanının kalbinde ebedi bir makam elde etmiş, hem de coğrafyanın farklı bölgelerinde yedi ayrı ziyaretgah ile ödüllendirilmiştir.

Yalancı dünyaya konup göçenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir haber verirlerKiminin başında biter ağaçlar
Kiminin başında sararır otlar
Kimi masum kimi güzel yiğitler
Ne söylerler ne bir haber verirlerToprağa gark olmuş nazik tenleri
Söylemeden kalmış tatlı dilleri
Gelin duadan unutman bunları
Ne söylerler ne bir haber verirlerYunus derki gör taktirin işleri
Dökülmüştür kirpikleri kaşları
Başları ucunda hece taşları
Ne söylerler ne bir haber verirler

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
İsmiyle Müsemma

Allah diyelim dâim Allah görelüm n’eyler Yolda turalum kaim Allah görelüm n’eyler Allâh diyü k...

Dinmeyen Acı: Srebrenitsa

Allah diyelim dâim Allah görelüm n’eyler Yolda turalum kaim Allah görelüm n’eyler Allâh diyü k...

Allah İçin Sanat ve Necip Fazıl Kısakürek

Allah diyelim dâim Allah görelüm n’eyler Yolda turalum kaim Allah görelüm n’eyler Allâh diyü k...