Aşk ve Sarmaşık

Güç sahibi insanların, devletlerin; kitleleri etkilemek, direncini kırarak teslim olmaya zorlamak için şiddetin her türlüsünü uyguladığı günümüzde, sevginin gücünü bizlere anlatacak kaç tane örnek gösterebiliriz?

Sevginin bir sarmaşık gibi bütün varlığı ihata ettiği yoğun hali aşk diye tanımlarsak gerçek aşk ve âşık kimdir?

Aşk denilince akla ilk gelenlerden biridir Hz. Mevlânâ, Mevlânâ denilince de aşk...

O ilmiyle, ameliyle, haliyle ve kâliyle bizlere çok şeyi ama en fazla aşkı öğretti. Çevresindekilere ve kendisinden asırlar sonra gelecek bizlere, nefret ve öfke diliyle değil sevgiyle nasihatlerini izhar eyledi. Şiddetin değil sevginin tesirini anlattı. Zira her kap içindekini sızdırır. Dervişin zikri neyse fikri odur. Kalbi baştan sona aşk ile dolu olan Hz. Mevlânâ’nın dilinden dışarıya başka bir şeyin süzülüp çıkması muhal değil midir?

Hz. Mevlânâ'yı ne kadar anlatırsak anlatalım onu anlamak için aşk gerek…

Aşktan bahsetmek için mâşuk gerek, âşık olmak ve teslim olmak gerek. Kısacası aşkı tarif etmek için kendi tabiriyle Mevlânâ olmak gerek. Aksi takdirde ne kadar izah edersek edelim, işi ehli olmayana tevdi etmiş oluruz ki bu da Hz. Pir’in dediği gibi "Denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır, gerisi kalır” sözüne muvafık olur. Kimde ne kadar aşk varsa o kişi o kadar anlayabilir aşkı. Aşk, kimin ne kadar sandığı değil ne kadar yandığı ile alakalı bir durum…

Mevlânâ derken Şems-i Tebrizi’yi unutmamak gerek zira Şems-i Tebrizî gibi bir maşuk olmasaydı Hz. Mevlânâ bilinir miydi? Asırlarca gönüllerde yaşayan, aşkından, teslimiyetinden, kısacası Celaleddin-i Rûmi iken Mevlânâ olan varlığından haberdar olabilir miydik?

Hâlbuki kendisini ortaya çıkaracak Şems’ten mahrum olan ve ismi bilinmeyen nice gizli Mevlânâ’larla doludur Anadolu’nun münbit toprakları…

Peki kimdi bu Şems-i Tebrizî? Çok erken yaşlarda garip haller zuhur ettiği için kendisine Şems-i Perende yani Uçan Şems lakabı verilmişti. Şems gerçekten de yerinde durmayan, daldan dala, halden hale uçan biriydi. Her gittiği yerde ismi yüce zatları buluyor, onlara cevabı meşakkatli sorular yöneltiyordu. Cevap veremeyen herkesten uzaklaşıyordu. O gerçek bir dost arıyordu. Yakarken yanacak, yanarken ışık saçacak. Tıpkı pervanenin ateşe koşması gibi… Gerektiğinde aşkı uğruna canını feda etmek mevzu olduğunda tereddüt etmeyecek… Dost arayışı içinde gittiği her yerden, uğradığı her duraktan sukûtu hayâl içerisinde dönüyordu.

Bir gün kendisine hatiften gelen bir nîda “Aradığın dostu bulursan şükrâne olarak ne vereceksin?” diyordu. Şems hiç tereddüt etmeden cevap verdi “Başımı!” ses devam etti “O halde aradığını Rûm diyarında bulacaksın”

Şems aradığını gerçekten de Rûm (Anadolu) diyarında bulacak ve yıllar sonra sözünü yerine getirecekti…

Hâl ehlini anlamak kâl ehlini anlamaktan zordur. Şems gibi bir deryayı anlamak için Mevlânâ olmak gerek…

Ve… Şems Konya’ya gelir…

Rivayete göre Hz. Mevlânâ bir vaaz dönüşü talebeleriyle ilerlerken, kılık ve kıyafetiyle pek de muteber bir görüntüye sahip olmayan Şems, atının dizginlerini sıkıca kavradığı Mevlânâ’ya bir soru tevdi eder.

“Ey Müslümanların efendisi! Bir müşkülüm var söyle bana Hz. Muhammed mi üstündür yoksa Bayezid-i Bestami mi?”

Mevlânâ’nın çehresi değişmiş asabi bir hal almıştı.

“Allah’ın habibim dediği kâinatın efendisi olan Peygamber Efendimiz ile bütün sermayesi ona ümmet olmak olan bir sûfiyi nasıl mukayese edersin?”

“Sende çok iyi biliyorsun ki Hz. Peygamber ‘Ya Rabbi senin şanın ne yücedir, seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim’ dediği halde Bayezid-i Bestami ‘Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir’ demiştir?”

“Hazreti Muhammed kıyısı görünmeyen bir sahil gibiydi. Bütün tecellileri kabul edecek kadar genişti. Mânâ âleminde her an sayısız makamlar aşıyor, her makam ve mertebeye varışında daha önceki makam ve halinden istiğfar ediyordu. Beyazıd-ı Bestami’nin ise kabı dar olduğu için ulaşabildiği ilk makamın sarhoşluğuna kapıldı ve kendisinden geçti, o makamda kaldı ve o sözü söyledi.

Şems cevabın azameti ve ağırlığı karşısında sendeledi. Allah! diyerek bir nida ile yere düştü. Mevlânâ da heyecanlanmıştı. Katırından inerek, dervişin başını dizine koydu. Bir süre öylece beklediler. Ta ki Şems hafifçe araladığı gözlerinden aşk kıvılcımlarını Hz. Mevlânâ’nın kalbine atana kadar.

"Merec'ül-bahreyn" yani iki ummanın birbiriyle buluşması, burada tecelli etmişti. Şems gelişiyle yaktı, gidişiyle yakacaktı. Ateşler içinde kalan Mevlânâ yıllar sonra aradan geçen süreç içerisinde “Hamdım, piştim, yandım” diyerek halini izhar edecekti.

Aşk aslında çıplaktır bizler ona giydirdiğimiz elbise ile isimlendiririz. Bu aşk; Allah ile kul, anneyle yavru, ilim ile talebe arasında olabileceği gibi kuvvetli muhabbet duyulan muhatabına göre farklı isimler alır.

Mürşid ile mürid arasındaki muhabbeti anlamaya akli kapasiteleri yetmeyen insanlar, acımasız iftiralar ile bu sevgiyi şirk ile ilişkilendirmeye gayret ederler. Hz. Mevlânâ’nın ilmiyle âmil ne büyük bir âlim olduğunu bilen ve uzun zaman onun vaazlarından istifade eden insanlar, Şems ile arasındaki kuvvetli muhabbeti kıskanmış ve bu beraberliği kesmek için her türlü fesatlığı yapmaktan geri kalmamışlar. Hele hele sapkın iftiralarla bu iki mümtaz şahsiyetin arasındaki yakınlığı karalamaya çalışanlar bugün bile aramızda yaşıyor ve kendi dar kalıplara sıkışmış akıllarının mahsulü kirli fikirlerini yaymaya devam ediyorlar.

Âşık ile maşuk arasındaki kuvvetli muhabbet sadece bu dünya hayatı ile sınırlı değildir. Ölüm sadece bu hayatın sonudur, aşkın değil… Son nefeste hayat son bulsa bile aşk ukbada devam eder.

Hz. Mevlânâ’yı herkes tanıdı ama çok az kişi anladı. Eğer böyle olmasaydı onun sözlerinin hilafına hayatımızı idame ettirmeye devam eder miydik? Sevmenin alameti sevdiğine uymaktır. Her kim Hz. Mevlânâ‘yı sevdiğini iddia ediyor ve onun sözlerine canı gönülden riayet etmiyorsa bu iddiasında yalancıdır.

İlim insanı müderris yapabilir aşk ise gönüllere sultan... Peki, bizim kalbimizin sultanı kim? Bunu anlamak zor değil. Her günümüzün gündüzünde, gecesinde aklımıza en çok gelen... Kalbimizi en çok meşgul eden... Kaybetmekten en çok korktuğumuz... Aslında bu açıdan bakarsak herkes bir Mevlânâ’dır ve herkesin bir Şems’i vardır gönlünde. Kiminin Şemsi makamdır, zenginliktir şöhrettir... Kimilerinin ise kulluktur, Allah'a ulaştıran muhabbettir, sebeplerdir.

Geçmişte Hz. Mevlânâ’nın arkasından muhtelif iftira ve yakışıksız sözlerle karalamaya çalışanlar oldu ve bugün de olmaya devam ediyor.

Bir insanın bin tane meziyeti bir tane kusuru olsa, kimi önyargılı insanlar için o bir tane kusur bin tane meziyetin önüne geçebilir. Bugün maalesef Hz. Mevlânâ’yı kalbiyle değil sadece aklıyla anlamaya çalışanlar onun hakkında yakışıksız sözler ve iftiralarla bühtan ediyorlar. Hz. Mevlânâ’nın tek kusuru belki de kendisine iftira eden insanları da sevmesi ve ne olursa olsun onları dışlamamasıydı. Bu bir kusur ise Allah herkese o kusuru nasip eylesin. Hz. Mevlânâ aşk ile yaşadı aşk ile gitti.

Bugün hemen herkes âşık olduğunu iddia ediyor ama mâşuktan bahsetmek cesaret istiyor. Artık kalıplaşmış sözlerin tesirsiz sloganlarından kurtulup yeni hallere geçmenin zamanıdır. Ne diyordu gönüller sultanı?

"Dün dünde kaldı cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Parçalı Umutlu

Güç sahibi insanların, devletlerin; kitleleri etkilemek, direncini kırarak teslim olmaya...

Laal Singh Chaddha’nın Düşündürdükleri

Güç sahibi insanların, devletlerin; kitleleri etkilemek, direncini kırarak teslim olmaya...

Nesrin Abla ve Huzurun Kokusu

Güç sahibi insanların, devletlerin; kitleleri etkilemek, direncini kırarak teslim olmaya...