Sıradaki içerik:

Gece Vardiyası – 4

e
sv

Aşk İle

avatar

Yusuf Duru

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Haşiye: Bu yazı Hazreti Celaleddin Rumi ile ilgili bir televizyon programında
Onu anladığını söyleyen ancak birbirlerine hakaret ederek
Hoşgörüyü, sevgiyi, saygıyı anlatmaya çalışan gönülsüzlere ithaf olsun..

Affola…

“Suyun Ötesi”

Konya sokakları dolmuş, taşmış, şehrin her yerinde mahşeri bir kalabalık var. Bunca kalabalığın uğultusu ile sanki bulutlar yere inecek ve içlerinde ne kadar su varsa boşaltacak gibi arza doğru ağmışlardı. Hava bir açıyor, bir kapanıyordu. Ara ara insanlar yüzlerine vuran serin su damlacıkları ile gözlerini gökyüzüne kaldırıyorlardı. Kendi gözleri gibi göklerinde ağladığını gördükçe hüzünlerinin bulutlara da aktığını görüyorlardı.

Ağlaşıyordu ahali. O gün Konya adeta mahşeri yaşıyordu. Sanki yedi iklim dört bucaktan gelen insan  Konya şehrinin sokaklarını doldurmuş, şehirden taşmış, ovaya doğru ağmışlardı. Sanki Konya’yı, Konya ovasını arasat meydanı saymışlardı da “Kün” emrine ittiba edip, dirilip ayağa kalkmışlardı adeta.

Ancak bir garip hal. Herkesin gözü yaşlı, herkes bunlu, kederli, kimi yüzünü yırtıyor, kimi yakasını parçalıyor, kimi dizlerini dövüyor, kimi sessiz sessiz ipliklendiriyordu yanaklarından aşağıya süzülen yaşları. Sanki herkes hem acısını göstermekte yarışıyor, hem acısını göstermenin utancını yaşıyormuşcasına mahcup ve derinden bir inilti ile hıçkırıyordu.

Sağa sola savrulmuş insan kalabalıkları durdukları yerde durmuyor, devindikçe çalkalanıyor, çalkalandıkça bir ileri, bir geri gidip geliyorlardı. Yukarıdan, damlaların indiği bulutların oradan bu halkın üstüne bakan birisi sanki denizin dalgalarını görürdü. Biteviye gidip gelen dalgalar gibi halk ığranıyor, deviniyor, dövünüyordu.

Dergahın kapısından çok uzakta bir yerde, kerpiç damlı bir evin avlu bahçesini çeviren, üstü kamışlarla çelenlenmiş duvarının dibine çökmüş, siyah uzun cübbesi, boynunda istavrozu, belindeki kuşağa taktığı tespihi ile, gayri Müslim bir din adamı olduğu her halinden belli olan Papaz efendi, bir eliyle alnını siper edip gözlerini kapatmış, gözyaşlarını gizliyor, diğer eliyle dizine dayanmış, bir ileri bir geri acı içinde sallanıyordu.

Daha bu tarafta bir çerçi, keliğinin birisini az önceki kargaşadan yitirmiş, bir ayağının yalınlığını umursamadan önde giden kalabalığa uymuş, feryad figan ağlayarak yürüyordu.

Bir çocuk babasını kaybetmişti sanki de “Beni nereye bırakıp gidiyorsun Mevlanamız” diye feryad ediyor, bir yandan da çocukluğuna aldırmadan büyük bir adam edası ile o mahşeri kalabalığın içindeki acıyı yüreğinde hissedip paylaşıyordu adeta.

Kalabalığın ön tarafında bir ığranma oldu. Birden bire ses kesildi. Onca kalabalıkta karıncanın yürürken basacağı bir saman çöpünden çıkan ses duyulacaktı adeta. Fısıltı kulaktan kulağa dolaşıverdi birden “sultan.. sultan… sultan geldi, sultan da geldi…”

Devrin sultanı da gelmişti nihayet. İzdihamın önüne geçebilmek için askerler akın akın çaba sarf ediyorlar ama her seferinde başarısız oluyorlardı Vezirler bir kenarda bekleşiyor, kalabalığın yatışmasını diliyor ve dikkatle süzüyorlardı.

Bu arada tabut iki defa parçalanmış ve değiştirilmişti. Bu üçüncü tabuttu ve halen musalla taşına gelememişlerdi. Eller üstünde gitmesi gereken tabut adeta uçuyordu amma bir türlü ulaşması gereken yere ulaşamıyordu.

Birden bir kargaşa daha oldu ön saflarda yine. Konya sokakları uğultu ile inledi. Her kafadan bir ses çıkıyordu. En önde, sultanın hemen önünde, sağında ve solunda sıralanmış sükuneti sağlamaya çalışan askerlerin komutanı “Sizler de kimsiniz, gayri müslimlerin burada ne işi var, bu bizim sultanımız, bizim cenazemiz, bizim Mevlanamız siz ne cüretle el sürmeye kalkarsınız bu kutlu kişinin tabutuna” diye bağırıyordu.

Bu sesi duyan ve askere yakın olan halkta galeyana gelmiş “çekilin, gidin, siz kimsiniz” gibi feryatlarla gelen bu grubu gerisin geriye göndermeye çalışıyordu. Kıyafetinden ve tavrından dini liderleri olduğu anlaşılan adam ellerini havaya kaldırdı, kalabalığı yatıştırmak için ve gücünün yettiğince bağırdı. “Efendiler, Mevlanamız ekmek gibidir. Biz ona muhtacız. O bize İsayı, bizden başkalarına Musa’yı ve diğer büyük peygamberleri, kendi kitabımızda bile olmayan bir güzellikte anlattı. Biz ondan kendimizi öğrendik, kendimizi bulmayı öğrendik. Öyleyse müsaade edin de bizde tabutunun ucundan tutalım, vefamızı gösterelim.”

Kalabalığın uğultusunu Kadı Sıraceddin bastırdı. Yüzü tertemiz, çevrili sakalı ve duruşundaki vakarla tüm kalabalığın üzerindeki tesirini gösteriverdi. Hemen yanında Sadreddin Konevi duruyordu. Hazret namazının onun tarafından kıldırılmasını vasiyet etmişti. Kadı Sıraceddin kalabalığı yatıştırıp Hristiyan papaza döndü ve “Efendim anlıyorum ama infial olacak, isterseniz definden sonra kalabalık çekilsin, birlikte dua ederiz. Ne olur anlayınız” diye kibar bir dille ricada bulundu.

Büyük bir teessürle gözlerinden yaşlar inerek çekildi ardındaki kalabalıkla siyah cübbeli, hüznü cübbesi kadar siyaha bürünmüş adam. Bu sırada Kadı Seraceddin, Sadreddin Konevinin yüzüne baktı. Sapsarı kesilmiş, sanki kanı çekilmişti. “Üstadım iyisiniz değil mi?” diye soruverdi. Sadreddin “İyilik nasıl olur hay sarı kadım, iyilik bu günde nasıl olur. Sultanımı, aşk deryamı, umanımı gönderiyorum. Ne kadar iyi olabilirsem o kadar işte.” Diye kederle seslendi. Kadı Sıraceddin “Met’in olunuz efendim. Hazret düğün gününü yaşıyor. Bakın kalabalığa bir düğün kalabalığı adeta. Her milletten, her dinden insan var. Ne mutlu. Rabbim herkese böyle bir düğün nasib etsin” “Amin sarı kadım, amin” dedi Sadreddin Konevi. Sonra bir daha konuşmadı.

Öğleyin kefenlenip sırlanan hazretin naaşını taşıyan, üç defa parçalanıp yenilenen tabut nihayet akşama doğru musalla taşına konulabilmişti. Tüm kalabalığın feryadı birden arttı, çığlıklar, yangınlar, haykırmalar, ağıtlar kudum, ney, rebap seslerine karışıyordu. Kadı Sıraceddin, Sadreddin Konevi, Çelebiler, yakınlar uzaklar sanki ilahi bir elin komutası ile kendilerine göre saf düzenine geçiverdiler. Sadreddin Konevi öne geçti. Görevli can gür ve ağlamaklı sesi ile kalabalığa doğru haykırdı “Er kişi niyetine… Er kişi niyetine…. Er kişi niyetine….”

Gözler imamet makamındaki Sadreddin Koneviye çevrilmişti. Bir türlü tekbir alamıyor, ellerini kaldıramıyordu. Birden gözleri karardı, sallandı olduğu yerde, nefesi kesilir gibi olmuştu. Hiç bu kadar zor olacağını düşünmemişti. Dizlerindeki dermanın çekildiğini hissetti ve yığılıverdi olduğu yere.

Telaşlı kalabalık hemen dalgalandı. Fısıltılar ayyuka çıkmıştı. “Konevi bayıldı, Sadrettin bayıldı, kendinden geçti…”

Nihayet Kadı Sıraceddin geçti imamete. Aynı nida tekrarlandı üç kez “Er kişi niyetine….” Namaz kılındı kuş kanadı hafifliğiyle ve büyük bir sessizlik içinde. İmam selam verdikten sonra dönüp cemaate seslendi.

“Merhumu nasıl bilirdiniz…”

Kalabalık sanki tek bir ağızmışcasına, ağızbirliği etmişcesine sesleniverdi.

“Aşk ile… Aşk ile… Aşk ile…

Yusuf Duru  

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.