Aşılmaz Mesafe

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Tahammül etmesini öğreniyordu. Bir şeyin yokluğuna tahammül etmeyi. Bu hissini, geniş kelime hazinesi ile yazarak anlatmak istiyordu. Buna çalışıyordu. Ancak böylece hak ettiği değeri verebilirdi hislerine. Beklemeye tahammül etmek ne güzeldi aslında. Ediyordu etmesine ama huysuzlaşıyordu bazen. “Yine aldım başıma belayı” diye düşündü. Doğru, almıştı. Sevmek belasıydı bu…

Onu, kan ter içinde bırakıp sıkıntıya sokan rüyadan uyandığında saat 11’di. Bugün yaşanacakların bir an önce yaşanıp bitmesini ve tekrar yatağına döneceği saatleri hayal ederek kalktı yatağından. Çayını yapıp kahvaltısını hazırladı. Çayını rahatça içmezse, günün geri kalanında yapacağı işlere odaklanması zorlanıyordu. Fakat bugün pek rahatı yoktu. İçindeki heyecan hareketlerini hızlandırmıştı. Buluşma saatinden iki saat önce hazırdı yola çıkmak için. Giyinip kuşanmıştı. Saçları da çok güzeldi. Aslında her şeyi kendi için yapmıştı. Bir başkasına beğenilmek, onun üzerinde etkili olmak için değildi. Kendine güveniyordu ama ne istediğini bilmiyordu. Kim ne derse desin, sevmek herhangi bir şarta bağlı olamazdı.

Vapurdayken biraz rahatlamıştı. Belirsizliğe yaklaştıkça rahatlardı hep. Neredeyse tüm heyecanı dinmişti. Karşı koltukta kitap okuyan adama göz ucuyla baktı. Onun okuduğu romanlardan biriydi. “Nasıl” diye düşündü. “Nasıl dikkatini dağıtmadan okuyabiliyor. Belki de okuyamıyor. Ya da okuduğunu çok iyi anlıyor mu, bir cümlenin içindeki başka anlamları çıkarabiliyor mu?”

Kendisi kitap okurken öyle yapardı çünkü. Basit ve net olanların dışında, uzun ve karmaşık bir cümlenin görünen kısmının dışında başka manalar arardı. Belki de bu yüzden kitapları yavaş okurdu. Vapur iskeleye yanaşırken dinmiş olan heyecanı yeniden başladı. Kadıköy’den Eminönü’ne gelmişti. Buradan Sultanahmet’e geçecekti. Bu kısa bir zamanını alacaktı. Buluşma saatine daha bir saat vardı ama o her zaman ilk giden olmak isterdi.

Sultanahmet’te tramvaydan indiğinde, harikulade havayı solumaya başladı. Buraya geldiğinde hep öyle yapardı. O an nasıl bir hava olduğundan ziyade, geçmişin kokusunu alıyordu. Müthiş bir tarih kokusuydu… Hatta tarif edilemez bir his baştan ayağa etkiliyordu onu. Kendini ait hissettiği yerdi.

Vapurdayken biraz rahatlamıştı. Belirsizliğe yaklaştıkça rahatlardı hep. Neredeyse tüm heyecanı dinmişti. Karşı koltukta kitap okuyan adama göz ucuyla baktı. Onun okuduğu romanlardan biriydi. “Nasıl” diye düşündü. “Nasıl dikkatini dağıtmadan okuyabiliyor. Belki de okuyamıyor. Ya da okuduğunu çok iyi anlıyor mu, bir cümlenin içindeki başka anlamları çıkarabiliyor mu?”

Kendisi kitap okurken öyle yapardı çünkü. Basit ve net olanların dışında, uzun ve karmaşık bir cümlenin görünen kısmının dışında başka manalar arardı. Belki de bu yüzden kitapları yavaş okurdu. Vapur iskeleye yanaşırken dinmiş olan heyecanı yeniden başladı. Kadıköy’den Eminönü’ne gelmişti. Buradan Sultanahmet’e geçecekti. Bu kısa bir zamanını alacaktı. Buluşma saatine daha bir saat vardı ama o her zaman ilk giden olmak isterdi.

Sultanahmet’te tramvaydan indiğinde, harikulade havayı solumaya başladı. Buraya geldiğinde hep öyle yapardı. O an nasıl bir hava olduğundan ziyade, geçmişin kokusunu alıyordu. Müthiş bir tarih kokusuydu… Hatta tarif edilemez bir his baştan ayağa etkiliyordu onu. Kendini ait hissettiği yerdi. Burada ‘var olduğunu’ hissediyor; gerçek yaşamını burada şekillendiriyordu. Buluşma yerini de o yüzden burada ayarlamıştı. Fakat ortada buluşma yoktu. Evet gelmeyecekti o kişi. Mazeret olarak “bana uzak” demişti.

Ne komikti ama. Adam Afrika’ya bile gitmiş; ama İstanbul içinde şuradan şuraya gelemiyordu. “Gelmek istemedi” diye düşündü. Başka bir sebebi olamaz. Ya da olabilir mi? Tercih edilmemeyi düşünmek istemiyordu. Kötü mü olurdu bu? Hayır. Niye kötü olacaktı ki.

Divanyolu’ndan Çemberlitaş’a doğru yürüyordu. Sonra aniden durup geri döndü ve Sultanahmet meydanına indi.

Meydanda ağaçların altındaki bir banka oturdu. Yanına aldığı birkaç parça boş kağıtla kalemini çıkardı. İlk cümleyi yazdı:

“Mutlusun, kendini kandırma.”

Kafasını kağıttan kaldırıp rüzgarın yönüne doğru çevirdi yüzünü. Aklındakileri yazmaya üşeniyordu ama bir yazabilse neler çıkaracaktı kim bilir. Kendisiyle en büyük randevusuydu bugün. Olumsuz bir girişimden sonra yeniden toparlanmak içindi.

Ne kadar çok insan var ve seçenek ne kadar çok diye düşündü. Bulana kadar aramalıydı. Gerekirse ülke sınırlarını da aş. Seni seven ve seveceğin birini mutlaka bulursun. Tabi üşenmezsen…

nsanın bir arzusuna kavuşmasından çok, belki de: bu zaman içinde başına gelen işler daha güzeldi. Bahtının ona hediyesi kendi girişimlerinin sonucu muydu bilemiyordu; ama hepsi alıp başını gidiyordu.

Sonrası; yine bildiğimiz şeyler. Tekrar kağıdı kalemi eline alıp bu sefer Turgut Uyar’ın bir şiirinden hatırladığı kısımlarını yazdı:

Bilmem rengi nasıldır, boyu ne kadar.
Biçen her kimse yıllardır yanlış biçiyor.
Bir elbise ki, alabildiğine dar..

Her zamanki ani girişimlerinde yaptığı gibi birden oturduğu yerden kalktı. Biraz acıkmıştı. Hatta epey açtı. En güzel yerde, güzel bir yemek yemeye gitti.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir