Asil

Havayı gri bulutlar sarmış, yağmur damlaları yere düşmek için hazır olda bekliyordu. Gökyüzünün soğuk görünüşüne rağmen ılık bir esinti dışında bir şey yoktu. Bulutlar dalgalanır gibi oldu ve gökten uğultulu sesler gelmeye başladı, sonra bir şimşek düştü yere. Ardından komut bekleyen yağmur taneleri birer birer döküldü bereketli topraklara.

Cama vuran sesler Orhan'ı huzurlu uykusundan etmeye yetmişti. Vücudu daha fazla tembellik istese de yapacak bir sürü işi olduğundan yataktan usulca doğruldu. Havanın griliği odasına yansımış, odada karanlık bir ortam oluşturmuştu. Odasında bulunan banyoya girdi ve musluğu açarak soğuk suyu yüzüne çarptı birkaç kez. Bu tamamen ayılmasını sağlamıştı. Aynada birkaç saniye kendine baktı. Simsiyah saçları, kömür karası gözleri ve esmer teni birbiriyle uyumluydu. Biraz sert yüz hatlarına sahipti, bu yüzden onu görenler hep sinirli olduğunu düşünürdü. Aynadan gözlerini alarak odasına girdi. Üzerine siyah kot pantolon ile yeşil ince bir kazak giydi. Pencereye doğru ilerledi ve açtı. Toprak kokusu direk yüzüne çarpmış, odaya ferahlık yayılmıştı. Uzun bir nefes çekti içine Orhan. Yağan yağmura baktı içli içli. Konak büyük ve kasabanın merkezinden biraz uzaktı. O yüzden etrafta pek ses yoktu. Aşağıda onun için hazırlanan masada kahvaltısını yaptı ve kahvesini sakin sakin içti. Konak çalışanları adamın sinirli halinden biraz ürküyordu bu yüzden onun isteklerini dikkatli şekilde yerine getiriyorlardı.

Orhan yağan yağmura aldırmadan dışarı çıktı, konağın arka tarafındaki Asil için hazırlattığı yere doğru gitti. Kahya, Orhan’ın geldiğini görüp yemeğini verdiği atın yanından ayrılarak ona yaklaştı; “Günaydın Beyim.” diyerek selam verdi. Orhan ufak bir baş hareketiyle yanıtladı onu. “Nasıl Asil, bir sorun yok değil mi?” diye atının günlük kontrollerini sordu. “Bir sorun yok beyim, gayet iyi yemeğini de verdim.” dedi Kahya. Yine başıyla onayladı Orhan.

Pek konuşmayı sevmezdi. Küçük yaşta ailesini kaybetmiş bir başına çalışanlarla kalmıştı koca konakta. Yalnızlığının sessizliğini taşıyordu daima yanında. Büyük adımlarla Asil’in yanına gitti. Tam adının anlamını taşıyordu atı. Simsiyah tüyleri karanlığa rağmen pırıl pırıl parlıyor, uzun yelesi ve dik duruşuyla insanı büyülüyordu. Çocukken babası ona emanet etmişti Asil’i. Orhan’ın pek arkadaşı yoktu ve tek çocuktu, bu yüzden çok sıkılıyordu. Babası ise ona bir yoldaş getirmişti. Asil’i gördüğü ilk anda küçük gözleri parlamıştı. Adını koyarken de hiç zorlanmamıştı. Demiştim ya tam adının anlamını taşıyor diye. Birlikte büyümüşler, babasının dediği gibi yoldaş olmuştu bu güzel at ona. Her zamanki gibi şefkatle yaklaştı atına uzun uzun sevdi başını, elleriyle meyvelerden yedirdi. Saatlerce onunla uğraştı Orhan. Asil için her zaman vakti vardı.

Saatler sonra Asil’in yanından ayrıldı ve kasabaya indi, birkaç kişiyle görüşüp dertlerini dinledi insanların. Varlıklı ve okumuş biri olduğu için onun görüşlerine saygı duyarlardı. Akşama doğru konağa geldi. İlk iş olarak üzerine at binmeye uygun giysilerini giydi. Soluğu Asil’ in yanında aldı. Onunla koşuşturmak artık bir rutin gibiydi. Asil’i konağın arkasındaki boş araziye doğru yürüttü. Başını okşayarak onu biraz sevdi. Sonrasında ileri atılarak atın üzerine bindi. Asil sanki hazırım der gibi ayaklarını kuru toprakta bir ileri bir geri sürttü, başını aşağıya doğru eğip kaldırdı. Orhan omuzlarını eğerek vücudunu ayarladı ve ayağının yanını yavaşça Asil’in karnına değdirdi. Bu koşmaya başla anlamına geliyordu ve Asil’in beklediği işaretti. Orhan, Asil hareket edince kollarını onun boynuna doğru sardı ve kendini Asil’in rüzgârına bıraktı. Hayatında huzur bulduğu ve kendini yalnız hissetmediği tek andı. Asil onun ailesiydi. Babasından kalan emanetti. Çocukluk arkadaşıydı, dahası var mıydı? Gençken Asil ile birçok yarışa katılmıştı. Asil de kendi gibi hırslıydı sanki. Her yarışı kazanırlardı. Çok teklif gelmişti Asil karşılığında ama insan dostunu üç beş kuruşa satar mıydı? Orhan da böyle bir hata yapmamıştı zaten.

Hafif çiseleyen yağmur yüzüne çarpsa da pek umurunda değildi. Neredeyse uçarak gittikleri yoldan yavaş yavaş döndüler. Orhan yine Asil’in bakımını yapıp konağa girdi. Üzerindeki kirden arındıktan sonra akşam yemeğini yedi. Kahvesini içerken kasabanın gençlerinden biri konağa geldi. Orhan'a birkaç şehirli seyisin kasabada yapacağı şenlik için yapılan yarışı anlattı. “Beyim sen de katılsan ya kasabayı temsilen. Bu çevrede sen ve Asil’den iyisi yok.” diyerek heyecanla övmeye başladı Orhan’ı. Gelen seyislerin ve atlarının ününü anlattı. “Beyim Kemal diye biri var adam nerdeyse iki metre öyle heybetli. Bir de atı var, Şimşek. Göz açıp kapayana kadar başlangıçtan bitişe gelirmiş öyle diyorlar.” diyerek beyinin hırslanmasını sağladı. Açıkçası Orhan Asil’den hızlı koşan bir atın olduğu düşünmüyordu. Bu onu inanılmaz bir rekabet duygusuna sürüklemişti. Anılara gitti. Asil ile yaptıkları gençler arasındaki yarışlara. Yeniden eskisi gibi yarışmak istedi. Kalbi heyecanla kasıldı. Yanında oturan gence dönerek gülümsedi. Orhan’ın gülümsemesiyle onay bekleyen genç sabırsızca yerinde kıpırdandı. Orhan ve Asil şu, millete hava atarak dolanan Kemal'i geçse ne güzel olurdu.

“Tamam söyle yarışı düzenleyenlere ben de katılacağım. Ne zaman bu yarış?” diyerek cevabını verdi Orhan. Genç heyecanla ayağa kalkarak “Oh be beyim bir an kabul etmeyeceksin sandım.” diyerek mutluluğunu dile getirdi. “Yarış bir hafta sonra beyim. Ben hemen adını yazdırtırım onlara.” dedi ve Orhan ile vedalaşarak konaktan ayrıldı.

Orhan ve Asil yoğun bir tempoyla bir hafta boyunca koştular ve yarışa hazırlandılar. Orhan hiç aksatmadan Asil’in bakımıyla uğraştı. Nihayet yarış günü gelip çattı. Kemal dedikleri adam ve diğer seyisle yarışa hazır bir şekilde bekliyordu çizgide. Kasaba halkı alanın kenarında toplanmış pür dikkat onlara bakıyordu. Vücudu fazla adrenalinden olsa gerek fazla sıcaklamış, avuçlarının içi terlemişti. Orhan Asil’in boynuna tutundu, yavaşça okşadı yelelerini “Eski günlerdeki gibi oğlum burayı toza dumana katalım. Haydi yüzümü kara çıkartma.” diyerek konuştu Asil ile. Asil de sanki anlıyormuş gibi başını aşağı yukarı sallayıp ayaklarını toprağa sürtmeye başladı.

Başlamak için gereken işareti aldıklarında son sürat başladılar yarışa. Kemal önde Orhan arkada diğerleri ise daha da arkada koşuşturuyorlardı. Asil her an öne geçecek gibi atak yapıyordu. Asil’ in kalp atışları Orhan’ın eline çarpıyordu. “Haydi oğlum haydi!” diyerek daha da hızlandırdı Asil’i. Asil Orhan’dan aldığı güç ile Şimşek'e yanaştı ve adım adım öne geçti. Bitiş çizgisine kadar son sürat koştular. İlk Asil bitirdi yarışı saniyeler sonra ise Şimşek. Orhan hemen attan indi ve Asil’i sevdi. “Aferin oğlum aferin.” dedi. Onları coşkuyla alkışlayan kasaba halkı daha da gururla baktı Asil’e. Seyislerle vedalaştıktan sonra oradan ayrıldılar. Asil’i yerine bıraktıklarında Asil anında yere çöktü. Orhan çok yorulduğunu düşünerek yiyeceğini verip yanından ayrıldı. Kendi de bir hayli yorulmuştu. Eski günleri yaşar gibi olduğundan bir durgunluk vardı üstünde. Özlemişti eskiyi. Odasına girip üstünü değiştirdikten sonra hemen uyudu. O kadar yorulmuştu ki yarını dinlenmeyle geçirebilirdi. Aydınlık bir havayla uyandı. Saat 12.15’e geliyordu. Uyuşuk adımlarla aşağıya indi. Yemeğini yedikten sonra gazeteyle oyalandı biraz. Okuduğu haberlere dalmışken kahya; “Beyim koşun!” diyerek salona girdi. Orhan panikledi; “Ne oldu niye bağırıyorsun?” diyerek sordu. Kahya telaş dolu gözlerini Orhan’da tutarak “Beyim Asil..” dedi devamını getiremedi. Orhan Asil’in adını duyduğunda hemen arka tarafa fırladı. Asil ‘in yerde yan bir şekilde hareketsizce yattığını gördü. Ayakları titreyerek ona yaklaştı; “Asil oğlum, ben geldim.” diyerek yanında diz çöktü, kalbine kulağını dayadı, kalbi atmıyordu. Ne olmuştu böyle? Kalbi acıyla kasıldı. “Hemen veteriner çağırın!” diyerek bağırdı. Kahya; “Yolda beyim.” dedi ve başını eğdi. Orhan çaresizce etrafa bakındı, yaşlı gözlerinden net göremiyordu ama karşı duvardaki kesme şekeri gördü. Hızla oraya atıldı. “Asilim bak şekerin, en sevdiğin haydi al.” diyerek şekeri ağzına doğru uzattı ama Asil hâlâ hareketsizce yatıyordu. Orhan bu sefer sesli ağlamaya başladı.

“Gidemezsin duydun mu Asil? Bir tek sen kaldın çocukluğumdan, ailemden. Gitme benden, ben sensiz ne yaparım?” Orhan oturduğu yerde sarsılarak ağladı, Asil uyanmadı. Veteriner geldi, “Maalesef...” diye bir şeyler söyledi ama Orhan duymadı. Elleri buz gibi olmuş hâlâ Asil’in başını okşuyordu. Kahya ve evdeki çalışanlar Orhan ‘ın bu yıkılmış görüntüsüne dayanamamış onlarda ağlamaya başlamışlardı. Koskoca adam dağılmıştı resmen, küçük bir çocuk gibi içli içli ağlıyordu. Orhan başını Asil’in karnına yasladı, Asil gitmişti. Dostu, yoldaşı gitmişti ondan. Ne yapacaktı şimdi? Aldığı nefes acı acı batıyordu göğsüne. Yapayalnız kalmıştı. Asil ile küçükken koşuşturmalarını, babasının yanında onu ilk gördüğü an, bir film şeridi gibi geçti gözünden. Omuzları düştü, hıçkırıkları yankılandı duvarlarda ama Asil yine uyanmadı...

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Yanlıştan Doğan Yanlış

Havayı gri bulutlar sarmış, yağmur damlaları yere düşmek için hazır olda bekliyordu. G&o...

Sekiz

Havayı gri bulutlar sarmış, yağmur damlaları yere düşmek için hazır olda bekliyordu. G&o...