Sıradaki içerik:

Tapınak Şövalyeleri ve Kutsal Topraklar

e
sv

Arslan Karadayı İle Söyleşi

avatar

Hasna Para

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Medeniyetlerin ortaya çıkması esasen tarımla başlayan büyük bir dönüşümün neticesi. Bir toprakla hemhâl olma durumu söz konusu. Batı dillerinde “civilization” olarak karşımıza çıkan dilimizde “medeniyet” olarak kullandığımız bu kavramlar köken manasıyla “şehir” anlamındadır. Buradan yola çıkarak kavramsal incelikleriyle de medeniyet kavramı ve medenîlik hususunda neler söylenebilir?

Sizin de söylediğiniz gibi insan, fıtratı gereği ihtiyaç duyduğu maddi manevi gereksinimlerini karşılamak üzerine yaratılış emareleri olan bir tür. Bu macera evet toprak ile mukaddim. Zira şartların talebini karşılamak üzere başvurulacak ilk ve temel yöntem: Toprak. Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’e de baktığımızda sıklıkla “sema ve yer” diye bahis üzeri, insanın rızıklandırılmasını da esasen topraktan. Bu, zaten Yüce Mevlamızca teminat altında. Fakat insanın toprağa ihtiyacından sonra, insanın insana da ihtiyacı başlıyor. Bu yaratılış düzeni içerisinde insan insana bazen şifa bazen de bela dahi olabiliyor. Nihayetinde bu etkileşim ve ilişkiler neticesinde “alış veriş”, “iş görme”, daha güncel tanımlarla “mal ve hizmet karşılığı ücret vermek” suretiyle “ticaret” meydana gelmiş oluyor. İşte tam da burada şehirleşme dediğimiz ve temelinde belki de insanın “daha (iyi, güzel, çok… vs)” türevli form değişikliği yaşamış talepleri ile bir sistem kurulmuş oluyor. Tam da bu noktada, fakir nazarımda insanlığımızın var oluş hikâyesinde en büyük medeniyet nişanelerinden birisi, belki de en büyüğü, Yesrib’i Medine eden Muhammedî hâl hasılı iklimdir. Buna ister devrim diyelim, ister dönüşüm ya da isterseniz fetih… Rehberimiz ve dolayısıyla mutlak referansımız bu nişane olursa, işte tam orada medeniyet de başlamış oluyor. Bunun dışında ister toprakla uğraşırken ya da ister koca metropollerin devasa kulelerinde çılgın ticari faaliyetler yaparken, sayılarla ya da maddesel miktarlarla dilediğiniz kadar büyük -sözüm ona- edinimleriniz, kazanımlarınız olsun. Yesrib kaldıktan sonra medeni olamamışız demektir.

Medine demek, şehir demektir, sosyal adalet demektir, düzen, disiplin, kardeş hakkına saygı, hoşgörü, yardım, temizlik, barış, kardeşlik demektir. Medine demek, bu düzenden hasıl huzur, bereket, sağlık, kanaat demektir. İşte medeniyetin kemâl noktası. İnsanın bu dünyalık ihtiyaçlarını giderirken, aynı anda asıl yurda da hazırlık yapılması.

Bilim ve teknolojinin kullanılmasıyla oluşturulan yapıların medeniyet adına bir anlam ifade ettiğinden söz edilebilir mi?

Biz genel olarak, esasen medeniyete giden yolda araç olan “şey”leri, belki de kendimize “amaç” gibi kurarak bazen hataya düşüyoruz. Medeniyet bana göre insanın dünya üzerinde, farklı hâl ve durumlarda gösterdiği duruş şeklidir. Tavırdır. Dolayısıyla bilim ve teknoloji elbette güzeldir. Ancak insanı “Hz. İnsan” diyeceğimiz “eşref-i mahlukat” olmak varken, id noktası dediğimiz, yalnız ve vahşi bir yapay gölge derecesine düşürecekse burada bilim ve teknolojinin medeniyet adına anlam ifade etmesinden söz etmemiz mümkün görünmüyor.

Medeniyetin oluşmasında İbn Haldun’un ortaya koyduğu “asabiyet” kavramına da değinmek istiyorum. Dayanışma, kaynaşma, birleşme, üstünlük kurma anlamlarını ifade eden asabiyet böylelikle insanda güvenli ve güçlü bir toplum kurma isteğini doğurur.   İbn Haldun’a göre nesep ve sebep (mükteseb) asabiyeti olmak üzere iki tür asabiyet vardır. Nesep asabiyetinde aslî olan bir sülale, kabile yahut kavim üstünlüğü inancıyken sebep asabiyetinde söz konusu olan inançlar sisteminin yüceliğine dayanan “iman” kavramıdır. Günümüzden geçmişe bir bakış niteliğinde bir değerlendirmede bulunacak olursak nesep ve sebep asabiyetinin bir medeniyet tasavvuru için ifade ettiği anlam nedir?

İbn Haldun dediğimizde, Akdeniz çanağını, Endülüs’ü anmadan geçemeyeceğim. Tunus, Cezayir, Fas, Libya… Ve döneminde İspanya’da bugün de Endülüs bölgesi olarak anılan Sevilla (İşbiliye), Kurtuba, Granada, Toledo… Günümüzde dahi müthiş kitlesel göçlerin, kargaşaların, savaşların ve öte yandan transatlantik ticaretlerin yaşandığı bir çanaktan bahsediyoruz ki, İbn Haldun bu diyarlardan çağımıza değin uzanan sedası ile esasen yaşayan bir düşünür. Yaşamı itibariyle şahit olduğu ve bizatihi tecrübe ettiği bu geçişler, bahsettiğiniz üzere tatbik ettiği vakitler hasılı son derece zarif ve nezih tarif etmesini sağlamış olacak sanırım. Coğrafyaya ve yaşadığı çağa dikkat çekmek isteyişimdeki gaye, naçizane, Hristiyan, Müslüman ve Yahudi toplulukların karşı karşıya gelmesi ve cereyan eden tarihtir. Bu karşılaşmalar sadece silahla, ateşle değil; inanç ve fikriyatla, dolayısıyla hasıl olan sosyoloji ile de oluyor. Sohbetimizin başında tarif etmeye çalıştığımız gibi, Yesrib’i Medine yapan güzellik; kavme, sülaleye ya da kabileye referanstan ziyade imana dayalı bir sürüştür. İspanya topraklarında da İslam hukuku, sosyolojisi ve adaleti vukuu etmeye başladıktan sonra her alanda bir huzur, adalet, enerji ve verimlilik gelmiş, bu sayede toplum güven, huzur ve berekete ulaşmıştır. Bugün de esasen devam eden emperyalist sömürü düzenleri, o dönem İslam medeniyeti ile çökertilmiş, toprak sosyal adalet çerçevesinde hakça dağıtılmış ve emek alın teri ile karşılığını bulmuştur. Bunun adı verimlilik, kazançtır. Bu sayede terör olmaz. Haram olmaz. Kul hakkı çiğnenmez. En başına kanaat ve adaleti koyduğumuzda, medeniyetin ne denli latif bir devlet olduğunu idrak ve tatbik edebiliriz. Dünyayı sırtından indiren insan, düşünsel ufuklarda da daha geniş düzeylere yol alabilir. Hiçbir şeyin sebepsiz ve eğlence için yaratılmadığı dünyamızda, medeniyete giden yol önce imandır. Bu sayede Allah da insana bilmediği ilimleri de öğreterek bir insandan bir medeniyet inşa olsun diye yaratmaya, Rahman ve Rahim olarak biz aciz kullarına ilham etmenin kolay olduğu mutlak güç sahibidir.

19. Yüzyıldan itibaren Osmanlı aydınlarının da “medeniyet” kavramı üzerinde çok tefekkür ve terennüm ettiğini görürüz. Medenî olmak ve medeniyete tabi olmak meseleleri üzerine farklı görüşler mevcuttur. Batıcı aydınlar dahi İslamiyet’ten vazgeçmeden Avrupa’nın medenî dünya anlayışının benimsenmesi taraftarıydı. Ziya Paşa’nın “Diyar-ı küfrü gezdim; beldeler, kâşaneler gördüm/Dolaştım mülk-i İslam’ı, bütün
virâneler gördüm” ve Ahmed Midhat Efendi’nin “…İslamiyet demek ruh-i medeniyet demek; medenî olmak için Müslüman olmak kâfidir” sözleri o döneme dair dikkat çeken sözlerdendir. Avrupa’nın ve bizim toplumumuzun medeniyet anlayışı ile bu iki ayrı medeniyetin birbiriyle olan alış verişine dair neler söylenebilir?

Çok sevdiğim bir söz var: “Adetlere göre değil, ayetlere göre yaşamak.” Biz bazen toplumsal adetleri, coğrafyalara has adetleri tövbe haşa ayet gibi uygulayıp sonra da başarısız, daha doğrusu hatalı olup maalesef biraz da üzerine tembellik ekleyerek güçsüz duruma düşüveriyoruz. Biz, yani İslam coğrafyası, Müslümanlar. Cenab-ı Allah’ın “ben dünyayı sadece Müslümanlara veririm, bunun dışında kimseye ekmek su yok” gibi bir vaadi yok. Dolayısıyla belki de merhametinin ve adaletinin sonsuzluğu hükmünde, dünya için isteyenin dünyada kazandığı aşikâr. Kaldı ki İslam dini her daim düşünmeyi, akıl etmeyi, çalışmayı, az uyumayı, düzenli yaşamayı, vücuda zarar verecek yiyecek ve içeceklerden uzak durmayı öğütlüyor mu, evet fazlasıyla. Bir belde İslam’dan uzaklaştığı sürece, kaybetmeye ve zayıflamaya mecburdur. İslam’dan uzaklaşmak sadece “iman ettim” ölçüsünde olmuyor demek ki. Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’e tabi olmadan ancak İslam kurallarını yaşayan Hristiyanlar da dünya üzerinde bazı edinimler sağlayabilir gayet tabi. Zira İslam, kötüyü emretmez. İslam olduğunu bilmeden de bu kuralları uygulayanlar, ister Hristiyan olsun ister Yahudi, bu dünya kazanımlarını temin edebilir, sağlıklı yaşayabilir.

Bize gelirsek, biz Müslüman olarak dünyada da en nadide ve medeni şekilde yaşamanın örneklerini Büyük Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde hem tecrübe ettik hem de insanlık tarihine not düştük. Ancak ne zaman ülfet edip gaflete girdik, işte o zaman yavaşladı hareketlerimiz. Dolayısıyla zaten Yaratılmış olan bilginin açığa çıkıp dünyada kullanılması suretiyle insanlığa fayda sağlayacak tanımları yapabilme inisiyatifini maalesef başkalarına kaptırdık.

Medeniyet ve modernleşme arasında bir ilgi söz konusu mudur? Günümüzde medeniyet denince bunun modernleşmeyle mümkün olacağına yönelik bir anlayış mevcut. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Düz bakışta öyle söyleniyor… Nazarımda öyle değil. Modernlik çok ucu açık ve esasen tehlikeli bir şey. Şimdi örneğin modernlik referansımızın Ad ve Semud halkları olduğunu düşünelim. Bu medeniyet midir? Kibir, zulüm, haksız kazançlar… vs. Dolayısıyla bana göre göreceli bir kavram olan “modernlik” ile doğrudan “medenilik” etiketi basmak, hiç doğru olmaz.

İmam Gazzalî İhyâ-u Ulûmi’dDin’inde “Her şeyin güzelliği, ona uygun olan kemalindedir” der.  Buradaki ‘kemal’ lafzıyla zahirî olana değil batınî olan dikkat çeker. İbn Sina’nın da “O, her şeyin güzelliğinin ve hoşluğunun ilkesidir” anlayışı da mutlak cemalin Allah’a ait oluşunu ifade eder. Bu bağlamda bir estetik duyuşun söz konusu olduğu sanatın medeniyetle ilişkisi için neler söylenebilir?

İbadet eder gibi inşa eden bir milletin, ümmetin ferdi olduğumuz için ne kadar hamd etsek az. İşim gereği çok sık yurtdışı seyahatlerim oldu. Endülüs (İspanya), Cezayir, Fas, İran, Almanya, Özbekistan… gibi çeşitli ülkelerde bulundum. İnanın, hele biraz da tefekküre niyet edebilirseniz, o kadar güzel hissetmeyi nasip ediyor Allah…

Hani bu çağda “enerji” dediğimiz hadise… Şehirlerin ruhları olduğunu işte o vakitlerde hissediyoruz. Bu ruh da, inşa eden mimarın, mühendisin, işçinin işini yaparken ne kadar aşkla işleyebildiği ile alakalı sanırım. Biz ne zaman batından uzaklaşıp zahir hesapların peşine düşerek inşa etmeye başlarsak, işte o zaman renksiz, boğucu, sıkıcı hale geliyor işlerimiz. Dolayısıyla bu da bizi tam da örnek verdiğiniz İbn Sina ilkesinden, yani esas “Güzellik”ten uzaklaştırıyor. Güzellikten uzaklaşınca ne kalır? Çirkin. Sonra ruh hastalıkları. Şiddet. Kavga. Cinayet. İntihar. Hatta değişik yollarla dehşetli işler. Yani daha önce de söylediğimiz gibi “kemal” noktasından uzaklaştıkça alt derecelere seyretmek, hem de kendi elimizle düşmek…

İçinde ilahi Aşk olan her şey, medeniyettir. Medeniyet, içinde ilahi aşk olan şeydir hasılı. Sanat, bilim, ticaret, aile, arkadaş, yeme içme ve her şey…

 Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Böyle çok kıymetli bir konuda nadide ve derinlikli suallerle fakire vakit ayırdığınız için ben de teşekkür ederim.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.