Ararken Kaybettiklerimiz

Biz insanoğlu için her zaman bir şeyler eksik gibi…

Hayatımızda eksik olduğunu düşündüğümüz bir şeyi tamamlamak, eksik olanı bulmak için arayışlar içinde bir ömür tüketmek için müebbet bir cezanın mahkûmu gibiyiz. Fakir olanlarımız zenginliği arar, aradığı huzuru hasretini çektiği zenginliğin sağlayacağını düşünür. Her istediği dünyalığa sahip olacak kadar zengin olanlar ise sıkıcı hale gelen monotonluktan sıyrılıp sıra dışı değişikliklerle hayatını tüketen doymuşluk girdabından kurtulmaya çalışır. Bilmezler ki hayata tutunmamızı sağlayan sebeplerden biri de ulaşamadığımız heves ve zevklerdir. Sahi cennette ne eksikti ki Âdem (a.s) babamız ve Havva annemiz yasaklanmış o ağacın meyvesine temayül etti? Bu bizler için en büyük ibretlik derslerden biri değil mi? Demek ki bu dünyada çile çeken kullarını mükâfatlandırmak için Rabbimizin vadettiği kusursuz, eksiksiz cennet bile nefsimizin şu haliyle tatmin olacağı bir yer değil. Allah’ın bizlere verdiği cennet gibi dünyadaki nimetleri eksik bulup illa men edilmiş ve illa hep yasaklanmış olana temayül etmek fıtratımızın gereği mi? Hep daha fazlasına talip olurken kanaat duygusunu kaybetmenin nankörlük olduğunu unutturacak kadar kuvvetli bir temayül…

Evet, sahip olduklarımızın şükrünü eda etmek yerine hep arayış içinde olduk, ararken neleri kaybettiğimizin şuurunda bile olmadan…

Ruhların aynı anda yaratıldığı ve bütün ruhların Allah’a verdiği sözü unutup ahde vefayı kaybettik. Acaba ilk olarak orada mı başladı bizde verdiğimiz sözleri verine getirmemek yani sözünde durmamak hasleti?

Kimileri hayatın manasını ararken hayatını kaybetti. Nefes alıp veriyor olması yaşamak için yeterli mi, sizlerin takdirine bırakıyorum.

Kimileri mutluluğu ararken özgürlüğünü kaybetti. Bir ev, araba sahibi olabilmek için finans sektörünün bitmek bilmez faizlerini ödeyebilmek uğruna aile beraberliğini kaybetti. Araba ve ev sahibi olamasa bile kiracıların da mutlu olabileceği ihtimalini göz ardı ederek…

Kimileri zenginliği ararken şerefini kaybetti. Rüşveti meşru hak gibi görerek bağlı bulunduğu kurumun kendisine itimat edip verdiği memuriyete ihanet ederek…

Kimileri bir dönemlik makam için kişiliğini kaybetti, aslını ve geldiği yeri unutarak… Özentisi içinde olduğu hayat tarzının kadim ferdi gibi görünmek uğruna aidiyet hissederken artık utanç duyduğu değerleri çiğneyerek… Çok hoşuma giden sözlerden biri de, "Şerefle bitirilmesi gereken en ağır görev hayattır. Bu nedenle; bir lokma ekmek için şerefini ayaklar altına almaya, bir anlık zevk için namusunu lekelemeye, bir zamanlık mevki için ayak öpmeye, günlük menfaatin için faziletini karartmaya değmez."

Kimileri şöhret olmak uğruna değerlerini kaybetti. Biraz daha fazla beğeni alayım, biraz daha öne çıkayım diyerek takipçi sayısını artırmak için sosyal medyanın maskeli yüzü haline gelmekten çekinmedi. Sahip olmak isteyip olamadığı karakter maskelerinde çeşitlilik fazlalığı yüzünden gerçek yüzü hangisi kendisi bile unutur hale geldi.

Huzurlu bir hayat değil özürlü bir hayata tutunmaya çalışırken;

Şükrümüzü kaybettik, duamızı kaybettik. Hâlbuki şükür görmeyen nimet çekip giderdi.

Yüksek güvenlikli sitelere yerleşirken komşuluk ve mahalle kültürünü kaybettik. Şimdi aynı binada oturanlar bile alt komşusunun bırakın dar ve sıkıntıda olduğunu, hastalığından bile ancak vefatından sonra haberdar oluyor. Ümmeti olmakla şeref bulduğumuz sevgililer sevgilisi Peygamber Efendimiz “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” buyurmamış mıydı?

Seküler hayat tarzını benimsemek uğruna tesettürümüzü kaybettik.

Kulluk şuurundan uzaklaştıkça iman etmenin hazzını kaybettik.

Aradık hem de hiç bıkmadan yorulmadan ama ararken kaybettiklerimiz bulduklarımıza veya bulmaya çabaladıklarımıza değer miydi, bu tartışılır. Fakat en acısı hiç aramaya bile teşebbüs etmeden kaybedilenler… Daha doğrusu kaybettiğimizin bile farkında olamadığımız ve mukayeseden mahrum olduklarımız. Torunu olmakla övündüğüm şanlı ecdadımızın zamanında Osmanlı’da günlük sosyal hayat içinde şimdilerde numunesi bile kalmayan ne gibi zarif hassasiyetler vardı? misal mi lazım, buyurun:

Eğer bir evin camında sarı çiçek varsa bu “Benim evimde hasta var, ey satıcılar veya sokaktan geçenler, sakın yüksek sesle bağırıp rahatsız etmeyiniz” Demekti.

Eğer bir evin camında kırmızı çiçek varsa “Bu evde evlilik çağında bir kız var, ey sokaktan geçen gençler, konuşmalarınıza dikkat edin, uygun olmayan laflar ile bu hanımefendiyi mahcup etmeyesiniz” anlamına gelirdi.

Dünya hayatında her insan fani ve geçici olduğu için kimse ebediyen bir şeyin sahibi olamazdı. Bunun şuurunda olarak evlerin duvarlarına “Ya Malik-ül mülk!” yazısı asılır bu da (Ya Rabbi bütün mülk senindir, her şeyin sahibi sensin benim aslında hiçbir şeyim yok” manasına gelirdi. Edep konusunda çok hassas olan insanlarımız eskiden bu incelik sebebiyle olumsuz kelimeler kullanmaktan hayâ eder bu sebeple “Işığı yak” demez onun yerine “Işığı uyandır” derlerdi. Gece vakti yatacakları zaman ise yine olumsuz bir cümle olmaması için “ışığı söndür” ya da “mumu söndür” demez onun yerine “Lambayı dinlendir” denilirdi. Evlerin kapı tokmağında “Bütün kapalı kapıları açan, sıkıntıları gideren” manasına gelen “Ya Fettah” yazılıydı. Akşam evine sıkıntılar içinde gelen bir baba bu esmayı görünce sıkıntıları kapıda bırakıp içeri öyle girerdi.

Eve bir misafir geldiği zaman ev sahibi onların ayakkabılarının burunlarını dışarıya doğru değil de içeriye doğru gelecek şekilde bırakırdı. Böylece “Biz sizin misafirliğinizden çok hoşnut kaldık, evimizi yeniden şereflendirmenizi bekleriz” demek isterlerdi. Eve gelen misafire kahvenin yanında su ikram edilir, misafir aç ise suyu, tok ise kahveyi alırdı. Eğer misafir öncelikle suyu almışsa ev sahibi misafirin aç olduğunu anlayarak hemen bir sofra kurar ve misafirin karnını doyururdu.

Kapılardaki tokmaklar biri ince diğeri kalın olmak üzere çift halkadan müteşekkildi. Genellikle aslan motifli olan büyük halka kalın, çiçek motifli küçük olanı ince ses çıkarırdı. Eğer erkek bir misafir gelmişse kalın tokmağı tıklatır ev sahibi gelenin beyefendi olduğunu anlar ve kapıyı evin beyi açardı. Evde bey yoksa mahremiyet hassasiyetine uyarak kapı açılırdı. Eğer ince sesli tokmak çalınmışsa gelenin bir hanımefendi olduğu anlaşılır ve kapıyı evin hanımı açardı.

Evde çocuklar dâhil kimse ayakta yemek yemezdi. Yemek öncesi eller yıkanır, sofraya birlikte oturulurdu. Evin en büyüğü başlamadan kimse yemeğe başlamazdı. Evin büyüğü yemeğe başlarken herkesin hatırlaması için besmeleyi yüksek sesle çeker, sofradan kalkılırken hayırların fethi şerlerin defi için Fatiha Suresi okunurdu.

Çarşıya inerken veya eve dönerken yaşlı insanlara hürmet kapsamında bir yaşlı zatın yanından geçip gidilmez ancak onun “Geç evladım, ben yavaş yürüyorum” diyerek müsaade etmesinden sonra devam edilirdi. Bu anlattıklarımız çoğumuz tarafından biliniyor olsa da bilmeyen bir kişinin öğrenmesi adına bile tekrar etmeye değer. Yüz sekseninci kez olsa bile tekrarı güzeldir manasında ne güzel demişler “Et tekraru ahsen velev kâine yüz seksen”

“Sular aktı geçti,
Kurudu vakti geçti,
Nice han, nice sultan
Tahtı bıraktı geçti.
Dünya bir penceredir
Her gelen baktı geçti.”

Allah bizleri ecdadımızın mirası olan güzel ahlaka sahip çıkan, onlara layık torunlar olmayı nasip etsin, vesselâm…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Selam Olsun

Biz insanoğlu için her zaman bir şeyler eksik gibi… Hayatımızda eksik olduğunu d&uu...

Dikkat, Açımız Daralıyor!

Biz insanoğlu için her zaman bir şeyler eksik gibi… Hayatımızda eksik olduğunu d&uu...

At Murattır

Biz insanoğlu için her zaman bir şeyler eksik gibi… Hayatımızda eksik olduğunu d&uu...