And The Oscar Goes To

Her sanat dalı, ruhsal bir ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıkar ve çağının derin sorunlarının ortaya konmasında önemli bir rol oynar, der Tarkovski. Bilge yönetmenin düşüncelerinden referansla, bu yazıda ona bir reverans sunmayı ümit ediyordum. Lakin konunun daha derinde kalan ehemmiyetini görmezden gelmem gerekiyordu, gelemedim. Madalyonun diğer yüzü ile alâkalı bir yazı yazmak istiyorum. Nihayet sinemanın anlamını ve/veya anlam vermekteki maharetini başka bir bakış açısı ile arayacağız.

Aslında sinema, ortaya çıktığı toplumun bir tür yansımasıdır. Bu zaviyeden, sinemaya bir ‘Kültür Aynası’ demek de mümkün. Sözgelimi Kiyarüstemi sinemasında, İran insanının en yalın hâli çıkar karşımıza; saadetleri, hayalleri, hüzünleri veya buruk yanları ile tanırız onları. Merkezde insan ve ona biçim veren yasalar, adetler, ölümler ve doğumları tanırız. Hiçbir kitap belki de bu denli derin bir kavrayışa sahip değildir. Bir kameraya, bir ömür sığabilir.

Görsel algının, diğer duyulardan daha kuvvetli olduğunu söyler John Berger. Duymak, dokunmak veya okumakla anlayamadığımız meseleyi, görerek daha iyi kavrayabiliyoruz. Hikâyelerin, diğer anlatılardan daha üstün bir kavrayışa neden olduğunu da söylemekte fayda var tabii. Mesela kutsal kitaplar hikâyelerle örülüdür. Bir meseleyi, hadiseyi veya mefhumu, hikâye dahlinde daha kolay anlarız. Bu hâliyle sinema, hem görsel bir sanat dalı hem de bir hikâyeye sahip olması hasebiyle, insan aklına ve de kalbine, birçok nesne ve eylemden daha hızlı ulaşır.

Öyleyse sinema, bir kültür aynası vazifesi görmesi nedeniyle masum görünüyor. Lakin her zaman masum değildir. Tesirinin bu kadar şiddetli olması, onu bir araca çeviriyor; propaganda aracına.

Kültür emperyalizminin en kuvvetli silahı top tüfek veya kana susamış ordular değil medyadır. Özelde ise sinema. Düşünün, sadece yüz sene evvel, bütün kültürler birbirinden farklıyken, bugün neredeyse hemen hepsi birbirinin aynıdır. Doğru veya yanlış, tartışılabilir. Fakat nedenler üzerine düşünmemiz gerekiyor. Bugün bir Çinli, Ugandalı, İspanyol, Alman veya bir Türk, aynı elbiseleri giyiyor, aynı yemekleri yiyor ve aynı şeylerden hoşlanıyorsa, burada bir tuhaflık var demektir. Dikkat ediniz; bir kültür, diğer bütün kültürleri yutuyor!

Biraz daha yerel bakalım meseleye. 60’lı, 70’li yılların Türkiye’sini düşünün; darbeler, ekonomik buhranlar, iç karışıklıklar, sosyokültürel ve siyasi çalkantılar ve dahası. Lakin yönünüzü Yeşilçam Sineması’na döndüğünüzde, fakir kız -zengin oğlan hikâyesinden başka bir şey göremezsiniz; dönemin sineması, size ülkesinden bir bilgi vermez. Hadiseye Türkan Şoray veya Sadri Alışık gibi büyük oyunculara olan sevgimizle bakabiliriz, fakat bu doğru olmaz. Batılı yaşamın övüldüğü, Doğulu olmanınsa bir tür gerilik olarak kabul gördüğü resmî ideolojinin yansımasıdır Yeşilçam. 70’li yılların ortalarından itibaren bu hegemonya kırılıyor gibi olsa da, bu defa komünizm propagandasına evrilmiştir. Lakin bu başka bir fasıl. Belki bir gün misalleri ile birlikte inceleriz.

Bir sinema filminde türlü roller vardır, lakin en büyük rol, sinemanın kendisindedir. Çünkü genelde Amerikan emperyalizmi, yerelde otoriter rejimlerin propaganda aracına dönüşerek, insan algısını bütünüyle değiştirmiştir. Ne demek istiyorum? Güzel ile doğru veyahut kötü ile çirkin kavramlarını değiştirirseniz, insanın ruh ve de fikir dünyasını kolaylıkla değiştirebilirsiniz. Güzel kadın- adam, güzel bir ev veya güzel bir yaşam nedir, sorusuna cevap veren sinema, kötü ve çirkin kavramlarını da aynı biçimde değiştirerek, kendi arzuladığı kavramları inşa etmiştir. Sonuç; aynı düşünen, aynı ihtiyaçları hisseden ve aynı merkezden yönetilmeye açık, milyarlarla ifade edilen yığınlar.

Kavramlara sahip çıkacak bir bilgi veya irade olmadı, dünyanın maruz kalan kısmında; değişime direnmek mümkün değildi elbette. Nitelik nicelikten üstün olsa bile niceliğin söz sahibi olduğu yerde niteliğin önemi yoktur. Hülasa, midelerimiz yeterince dolu değildi, ne verildiyse yedik ve fakat kusamadık. Sinema modern kültürü inşa eden bir araç olarak kullanıldı, mecmualar da keza öyle. Olan oldu ve ölen de öldü. Nitekim Modern Kültür’e ayak uyduramayan herkes artık çağdışı kalmaya mahkûmdur. Üzgünüm.

Öyleyse yenildi. Dünyanın bütün kültürleri, modern kültür karşısında yenildi, demek de mümkün. Kavram karşılıkları ve de ahlâk normları değişti. Tüketim alışkanlıkları, kutsiyet anlayışı ve algı biçimleri değişti. Bir devran döndü yüz senede, tarihte böyle bir devir görülmedi. Her şey yüz sene içinde oldu ve bitti. Bunu anladığımızda, belki hiçbir şey değişmeyecek. Ama anlamak, maruz kalmaktan daha onurludur sanıyorum.

Fakat kendimizi derin bir kuyunun kucağına atmamıza da gerek yok. Daima bir çıkış yolu, kuyuya doğru uzanan bir ip vardır. Sanat, kimsenin onu farketmediği yerdedir, der Tarkovski. Böylelikle bize yeni bir ufuk açar. Sinemayı da orada arayalım. Dayatılan yerde değil.

Nihayet bana ayrılan yerin sonuna geldim. Üzerine uzun uzun konuşmamız ve de düşünmemiz gereken bir konudan, kısaca bahsettik. Bir sinema filminde türlü roller vardır, lakin en büyük rol, sinemanın kendisindedir, demiştim hani. Bu nedenle, yazının ismini ‘And the oscar goes to’ koymak istiyorum. Muhabbetle kalın. Kalbî selâm.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Parçalı Umutlu

Her sanat dalı, ruhsal bir ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıkar ve çağının derin sorun...

Laal Singh Chaddha’nın Düşündürdükleri

Her sanat dalı, ruhsal bir ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıkar ve çağının derin sorun...

Nesrin Abla ve Huzurun Kokusu

Her sanat dalı, ruhsal bir ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıkar ve çağının derin sorun...