Sıradaki içerik:

Mamafih

e
sv

Anadolu’ya Açılan Edebiyat

avatar

Mustafa Uçurum

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 4 dakika)

Divan Edebiyatı’nın içine kapalı dünyasının ardından Tanzimat’la birlikte edebiyatımız adına en büyük değişiklik gerçekleşmiş ve ortaya konan eserlerin ana teması “hayatın içindeki” insan olmaya başlamıştır. Soyut ya da hayal dünyasının insanı değil; etiyle, kemiğiyle insan. Sadece şehirde yaşayan değil; kasabada, köyde, mahallede, sokakta yaşayan insan da artık kendine edebiyatta yer bulmaya başlamıştır. Edebiyatın mekânı İstanbul’dan Anadolu’ya geçince ilk köy konulu roman, ilk köy hikâyeleri derken yazarlarımız Anadolu’yu keşfetmeye başlayarak yazdıklarına kendi toprağının kokusunu sindirerek “yerlilik” denen adımı atmış oldular. Kendi toprağını tanımak ve o toprağın sesi olmak önemlidir. Bunu başarmanın yolu İstanbul’dan çıkıp Anadolu ile yüz yüze gelmekte yatar. İstanbul’un lüks semtlerinde Anadolu hikâyeleri yazarak kişi ancak kendi uslanmaz gönlünü avutabilir. İlk zamanlarda birçok yazarın Anadolu’yu tanımadan, Anadolu’yu anlattığı hikâyelerdeki yabancı ses, Anadolu’nun doğru olarak tanınmasını da geciktiren bir sebep olarak zihinlerde durmakta. Nabizade Nazım’ın Karabibik adlı eseri köy konulu ilk roman olarak adlandırılsa da hem anlatım tarzı olarak hem de hacim olarak roman olma özelliklerinden oldukça uzaktır. Karabibik’e roman yerine uzun hikâye denebilir. Karabibik’ten yirmi yıl sonra (1910) yayınlanan Ebubekir Hazım Tepayran’ın Küçük Paşa adlı romanı hem teknik hem de içerik olarak köy konulu ilk roman olmayı hak eden bir eserdir.

Tepeyran Anadolu’nun birçok yerinde valilik yapmış, çeşitli görevleri nedeniyle Anadolu’yu tanıma fırsatını yakalamış, yazdığı romanda da bu tanıklıklarına yer vermiştir. Küçük Paşa, 1900’lü yılların başındaki Anadolu’yu gerçek yüzüyle anlatan önemli bir romandır.

Hikâye türünün birçok ilk örneklerinde Anadolu çıkar karşımıza. Sesiyle, soluğuyla, tozuyla, toprağıyla köy hayatı ve köyde yaşayan insanları konu etmiştir yazarlar. Ömer Seyfettin daha çok kendi çocukluğu ve yaşadığı yerleri anlatır hikâyelerinde. Anadolu’nun dertlerine çok da eğilmez. İnsan hikâyeleri yazar daha çok.

Refik Halit Karay, Anadolu’nun yaşayan ve renkli yüzünü anlatır genelde. Kendisi zorunlu da olsa Anadolu da yaşar; bulunduğu ortamı en ince ayrıntısı ile anlatır. İnsanların eğlencesi, hüznü, sevinci, hilesi, acısı, umudu onun hikâyelerinde kendine yer bulur. Memleket Hikâyeleri hem anlatım olarak hem de içerik olarak Anadolu hikâyelerinin en güzel örnekleri arasındadır. Şeftali Bahçeleri ile Anadolu’nun başına buyruk yaşantılarını anlatır. Boz Eşek ile halkın nazarındaki adalet duygusunun nasıl olup da yok edildiğinin çirkin yüzünü gösterir. Yatır’da da aynı durum çıkar karşımıza. Refik Halit’in sürgünlüğü Türk Edebiyatı’na en güzel Anadolu hikâyelerini armağan eder bizlere.

Sabahattin Ali’de farklı bir yüzünü görürüz Anadolu’nun. Yazarın muhalif ruhunun her zerresi adeta hikâyelerine de sirayet eder. Ezilen, yok görülen, ihmal edilen köy ve köylüler vardır onun hikâyelerinde. Öğretmenlik yaparken tanıdığı Anadolu insanlarını merkeze alarak anlatmıştır hikâyesini Sabahattin Ali. Değirmen’de Atmaca’nın sevdasına, Ses’te Sivaslı Ali’nin şehrin karşısında yenilen sesine ve yüreğine, Çirkince’de dünya cenneti bir köyün insan eliyle nasıl olup da harabe edildiğine, Cankurtaran’da Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez bir köyünde yaşayan insanların saf ve temiz duygularının nasıl sömürüldüğüne şahit oluruz. Cennet kadar güzelken adı Çirkince olan köyün harabe edildikten sonra adının Şirince yapılmasına acı bir tebessüm gönderir Sabahattin Ali. Anadolu’nun insan eliyle yok edilen doğallığına ince bir gönderme yapar yazar. Reşat Nuri Güntekin, romanlarıyla tanınan bir yazar. Romanlarının konusunu genelde Anadolu’dan alan Güntekin, hikâyelerinde de Anadolu insanını anlatmıştır. İyi bir gözlem gücüne sahip, insanlarla kurduğu diyaloğu eserlerine yansıtan, bir eğitimci gözüyle Anadolu’yu okuyan bir yazar Güntekin.

Onun bir hikâye tadında kaleme aldığı Anadolu Notları adlı gezi yazıları karış karış gezdiği Anadolu’dan derlediği notlardan oluşur. Gerçekçi yazılardır bunlar. Anadolu’nun sosyal ve kültürel hayatıyla ilgili yaptığı çok çeşitli gözlemlerini ve izlenimlerini aktarmıştır. Anadolu Notları, yazar bir müfettişin gerekçi gözlemleriyle yazılmış çeşitli yazılarından ve notlarından oluşmakta. İstanbul’dan Anadolu’ya bakar sık sık yazar. Bu bakış açısı 1930lu yılları düşününce oldukça zihin açıcı bir kıyas sunar okuyucuya.

“İstanbul, asırlarca Anadolu’nun kanını emmiş, onun zararına gelişip güzelleşmiş bir şehirdir. Gün oluyor ki Eminönü meydanını su basıyor. Bir yandan öbür yana hamal sırtında geçiyoruz. Kaldırımlar var ki üstünden otomobille geçen insan, meydan dayağı yemişe döner. Yokuşlar, virajlar var ki araba ile değil, ayakta inip dönebilirsen ne mutlu!

Kazaların önünü almak için daima toplantı halinde işleyen komisyonlara, polise, dörtyol ağızlarında birer küçük Napolyon tavrıyla otomobillere, tramvaylara yol gösteren işaret memurlarına rağmen yarışların, çarpışmaların, kazaların önü alınamıyor. İnsan, dükkânında yahut kahvede otururken bir otomobil veya kamyonun camekândan içeri yürüyüş etmeyeceğinden emin değildir. Bakımlı İstanbul böyle olursa bakımsız Anadolu’yu var kıyas et! İstanbullu, böyle düşünmekte hem haklıdır hem haksız.

Haklıdır; çünkü Anadolu, onun için bir büyük meçhuldür. Yağmurda Eminönü’nün açık havada mesela Çakmakçılar yahut Tophane yokuşunun halini gören kimsenin Konya ovasında, Kop dağından ürkmesini tabii bulmak lazımdır.

Haksızdır; çünkü hakikat böyle değildir. Ben Anadolu’nun şimdiye kadar gezebildiğim kısımlarındaki büyük ana yolları, İstanbul yollarından fena bulmadım. Hatta bazı vilayetlerdekini onlardan daha iyi gördüm de diyebilirim.

En akla gelmez yerlerde bu yolların öylelerine rastlanır ki insan, kendini tenis kortunda yahut bilardo masası üzerinde hareket ediyor sanır.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu da Güntekin gibi romanları ile tanınsa da hikâyeler de yazmış bir yazar. Onun değişmez mekânı Anadolu. Özellikle milli mücadele yıllarını ve sonrasını anlatıyor eserlerinde Karaosmanoğlu.

Siyasetçi yönüyle de halkı tanıma fırsatı bulan yazar, Anadolu insanının gözünden okuyucularına bir Türkiye haritası sunuyor. Seven, ayrılan, canını dişine takan, sömürülen, kaybeden, kazanan insanımız var onun hikâyelerinde. Son elli yıllık süreçte; Anadolu’nun hikâyeler üzerindeki etkisi, gücünü kaybetmeden farklı anlatım ve bakış açıları ile devam ediyor. Köyden kente göç ve bu göçün etkisi, Anadolu insanının büyük şehirlere karşı giriştiği savaş gibi farklı bir dünyanın kapısı aralanıyor artık Anadolu’dan. Günümüzde ise Mustafa Kutlu hikâyeleri var bol çiçekli selamlar gönderen. Sıcak insan hikâyeleri ile içimize rengârenk çiçekler serpiyor Kutlu, adı Anadolu olan.

Nesirde durum böyleyken şiirdeki Anadolu daha eskilere dayanır. Şiirin var oluşuyla eşittir desek yeridir. Çünkü halk şairlerinin doğup büyüdüğü Anadolu, elbette şiirlerinin en önemli ilhamı olmuştur.

Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu, Aşık Veysel gibi halk ozanları Anadolu’nun bereketini tüm içtenliği ile şiirlerine aktarmıştır.

Anadolu. Adı gibi dolu, adı gibi ana. Bizi kuşatan, ruhumuzu doyuran bir bereket abidesi. Serin serin esen yellerin içimize huzur taşıdığı bir tren katarı gibi her bölgeden ayrı bir renk ve huzur ile gönlümüzü besleyen evrensel bir dünya nimeti.

Anaların ana gibi olduğundandır Anadolu adı. Dimdik ayakta duran, bir kale gibi vatanını savunan, yüreğiyle memleket ateşini yakan bir sevdalar durağıdır Anadolu.
Yolu Anadolu’ya uğrayıp da gönlü mutmain olmayan, içi huzurla dolmayan kimse olmamıştır. Sadece bugün için değil Anadolu var olduğundan beri dünyanın gözü, gönlü, bereketi olmuş bir aziz cennetliktir bu topraklar.

Böylesine bir güzellik şiirlere, türkülere, şarkılara konu olmaz mı hiç? Şairlerin ruhu kanat çırpmaz mı Anadolu diye diye.

“Sen bizim dağları bilmezsin gülüm, 
Hele boz dumanlar çekilsin de gör.
Her haftası bayram, her günü düğün, 
Hele yaylalara çıkılsın da gör.”

Abdurrahim Karakoç böyle sesleniyor sevdiğine. Ona Anadolu’nun bereketiyle selamlar gönderiyor.

“Derinden derine ırmaklar ağlar, Uzaktan uzağa çoban çeşmesi, Ey suyun sesinden anlıyan bağlar, Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.”

Faruk Nafiz’i bir çeşme ile sohbet ettiren de Anadolu’nun nefesidir.

Ve özlemler. Anadolu özlemlerin en büyüğüdür. Ondan ayrı kalmak demek içinin bir yanının boşluğa düşmesi demektir. Rıca Tevfik’in kuşların yolunu gözlediği gibi bir sevda.

“Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;
Şimdi dağlarında mor sünbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır.”

Anadolu bizim yurdumuz. İçimizde dinmek bilmez Malazgirt coşkusu ile anlatıyoruz Anadolu’yu her dem yenilenen bir sevda ile. Dünyanın merkezi, medeniyetin beşiği bu topraklar Alpaslan’ın ve askerlerinin atlarının ayak izlerini hâlâ içinde saklıyor. İşte bu yüzden Anadolu’yu anlatan romanlar, şiirler, türküler yüzyıllardır coşkusunu yitirmeden gönül dünyamıza konuk olmaya devam ediyor.

Bir türkü eşliğinde ağır ağır sallanan kavak ağaçlarının gölgesinde ve tozlu yollarda giderken Anadolu’nun huzur dolu bir köyünde soluklanmanın keyfini yaşamak için şehri tüm gürültü ve kalabalığıyla arkada bırakmakta fayda var. Anadolu bereketi yaşatacağı yeni hikâyeler ve şiirler için kapılarını sonuna kadar açarak bizi bekliyor.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.