Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Allah Bu Milleti Seviyor: 15 Temmuz, İstanbul’un Tapusu: Ayasofya

avatar

Tahir Ceyhun Yıldız

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

İnsanların ve milletlerin dönüm noktaları vardır. Bu dönüm noktaları öyledir ki; kişilerin ve milletlerin maddi manevi ipten alındığı, köklü bir değişim yaşadığı, uykularından uyandığı ya da bilakis ipe gittiği ve uykuya yattığı hadiselerdir. Ülkemiz için 1960 darbesi, 1980 darbesi, 1997 post-modern darbesi, bu bahiste meş’um örneklerdir. Ülke azıcık yekinmiş ise -kalkmaya yeltenmiş- hemen ‘rap rap rap’ üniformalı terbiyeciler (!) ‘laiklik, cumhuriyet, Atatürk’ deyip, yönetime el koymuşlar. Bu ‘el koyma’ aslında şu demek: “Otur yerine bakıyım. Ben sana kalkabilirsin, dedim mi?” 18 yıllık ezan hasretini bitiren, Osmanlı hanedanını ülkeye geri getiren Menderes hükûmetini alaşağı eden 27 Mayıs darbesi böyle olmuştur.

Ha şu var: Menderes çok mu masumdu? 0 günah, 0 hata mıydı? Ahlâkî ve siyasi yönden yanlışları vardı. %100 seven bir insan değilim. Zira dönem kötü, sistem Müslümana uzak. ‘Demokrasi şehidi’ falan diyenlere ise gülüp geçiyorum. Demokrasinin şehidi olmaz. Belki maktulü olur. Ama şu var: Hiçbir cürmü, ezanı aslına döndürmesinin önüne geçemez. Gelelim 1980 Darbesi’ne… Devlet içerisinde görünmeyen ama var olduğu bilinen karanlık ellerin kurup oynattığı sonra da ‘düzen bozuldu, sistem bozuldu, demokrasi bozuldu, laiklik darbe aldı, Atatürk’ falan filan ayağına bir bakmışsın üniformalı muktedirler yine televizyon ekranlarını süslüyor. Sonra bi’ sağdan, bi’ soldan onlarca idam. Arkalarından anne-babaların gözyaşları…

Sonra 90’lı yıllar. Erbakan’ın idaresi. Başörtü zulmü. Din düşmanlığı. Sanki Fransa’dayız, İngiltere’deyiz. Sonra milleti dinden soğutmak için sahte şeyhler, gayr-ı meşru ilişkiler yine bu sahtelerin gövde gösterileri. Birden hortlayan maksatlı ‘kâfir devlet’ martavalları. Bir de bunların karşısına dikilmiş tenhada bunlarla aynı yatakta, zahirde kanlı-bıçaklı düşmanlar. N’oluyo ya!
Olan şu: 28 Şubat 1997 post-modern darbesi… Namlusunu milletine çevirmiş tanklar, dolarla cilalanmış postallar yine meydanda. Eee sonuç? Başörtülüler üniversitelere alınmayacak. Dini yayınlar yasak. İmam-hatipler imamlıktan başka meslek sahibi olamayacak. Kur’an kurslarına 12 yaşından küçükler gidemeyecek ama balenin, şunun bunun başlama yaşı 2.5-3! Erbakan görevden azledilecek. Hükumet yıkılacak. Sonra şiir okumak yasak. Belediye başkanı bir şiir okudu diye hapis. Muhtar bile olamayacak! Meydan yine laiklere, dinsizlere, maşalara, 1 dolar için anasını satanlara -vatanını yani. Vatan ana ya; ondan mülhem! 😉- kaldı. Eveeet, dini yayınlar yasak dedik, dini yapılar sindirildi dedik. Ama öyle bir yapı sivrildi ki; sızım sızım sızmışlar içimize. Her evde neredeyse bi ’tane var ama herkes kendini, kendinden bile gizliyor. Etliye, sütlüye karışmak yok. Namazı tuvalette kılacak ya da kılmayacak hiç! İçki içecek, onla bununla yatacak. Başörtüsünü çekinmeden açacak. Ne için? Hizmet için! Peh! Yahudi örgütlerinin icraatlarını andırıyor bu argümanlar. Bir Yahudi kadın demiş ki: “Dünyada hiçbir Yahudi kalmasa, babamla ben kalsak; birlikte olur, soyumuzu devam ettiririz!” Bu hizmet hareketi (!) de bu minvalde, hizmetlerinin (!) selâmeti için her türlü naneyi yemiş. Teselliyi kirli don-atlette bulmuş. 1 dolar, şifrenâmeleri olmuş. Ülkücülerle ülkücü olmuşlar, dindarlarla dindar, solcularla solcular. Badem bıyıklı hizmet ehli (!) abilerini Sol’un içine bile sokmuşlar. Vay babam vay. Sonra hani şu ‘muhtar bile olamaz’ denilen belediye başkanı, devlete başkan olmuş; vaktini gözetlemiş ve vakit tamam olunca bunlara basmış tecridi. Bankalarını kapatmış. Gazetelerine, televizyonlarına el koymuş.

Üniversite önlerinde başörtüsü başlarından saçlarıyla beraber çekilen ablaların yanında olmayan, bir de ‘füruat’ diye fetva veren hocalarının hizmet (!) ablaları, bankaların önünde cevşen okudular, düştüler, yattılar, kalktılar, kendilerini sürüklettiler; bir de üstüne türlü türlü hikâyeler yazdılar. Koca koca adamlar ‘televizyonumuz kapanıyor’ diye hüngür hüngür ağladılar. Darbenin her türlüsünü vurmaya kalktılar. Her oyunu denediler. ‘Ne kaldı’ dediğim günlerin birinde üniformalı 1 dolarlık adamlarını sürdüler yine ortalığa…

O gece, Ankara semalarında savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığını, İstanbul’da köprülerin kapatıldığını öğrendiğimde ve arkadaşıma durumu anlattığımda: “Lan darbe mi oluyor yoksa?” demişti. “Yok artık, bu devirde? Asker bizde, MİT bizde. Darbeyi kim yapacak oğlum?” deyip inanamamıştım. Tâ kî televizyonda Atatürk Havalimanı’nda tankları görene kadar… Bu işi II. Osman’a kadar götürürsek her devirde bir grup asker satın alınıyor ve darbeye hazırlıklı hâle getiriliyor demek ki. Toplayalım. Bir hadis-i kudside buyurulur ki: “Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim (…)” (Buharî, Tevhid 15; Müslim, Zikr 2) Bu hadisten hareketle; 15 Temmuz gecesi yaşananların üstüne diyorum ki: Bu ülkede çok dinsiz, ahlâksız var. Şereften, namustan uzak ve harama yakın çok kimse var. Allah’ın zatına küfreden, Habibi’ne küfreden çok kimse var. Ama bunların hepsi son yüzyılın mahsulü… Bu ülkenin, bu milletin bir de şanlı, şerefli geçmişi var. Gerçek ataları var. Hz. Peygamber’in elinden alınan ve asırlarca sahibine ulaştırılmak için nesilden nesile aktarılan hurmanın hikmeti ile âleme sultan olan Ahmed, bu milletin ulusu, hâcesi. Rivayettir, Mi’râc’da Hz. Peygamber’e bir hân gösterilmiş. İşte o takdim edilen hân, bu milletin hânı… O hân kim; araştırın, bulursunuz. Kur’an-ı Kerim’e hürmet için sabaha kadar ayakta bekleyen ataları, Allah’ın ismi için yatmamış, oturmamış, at sırtında cenk etmiş, canından, malından, her şeyinden geçmiş nice yiğidi var bu milletin. Bir hadisin müjdesine nail olabilmek için seksen küsur yaşına rağmen Arap topraklarından İstanbul’a gelmiş, cennet ile müjdelenmiş bir sahabe ve daha başka sahabeler bu topraklarda medfûn. Önünde Hz. Peygamber’i görmeden namaza başlamayan padişahlar bu ülkenin atası. Hz. Peygamber’in müjdesine nâil olabilmek, O’nun dilinde ‘güzel komutan’ olabilmek için gemileri karadan yürüten ‘Muhammed Han’ adlı fatihler, kızgın çölleri Hz. Peygamber’in kılavuzluğunda geçen yavuzlar bu ülkede hükümdar olmuş. Adaleti ile dünyaya nam salmış, sultanlara taç giydiren, cümle diyarın hükümdarı ve top sakallı İngiliz yavruları Arapları asırlar sonrasında bile ürküten Kanuni, bu toprakların sultanı. Türkistan topraklarından tayy-i mekân ile İstanbul’un Fethi’ne bu topraklar için yetişti yetişenler. Aksakallıların idealleri burada doğruldu. Melekler bu topraklar için elde kılıç savaştılar. Nice imkânsızlar, bu topraklarda mümkün oldu. 15 Temmuz’da zahiren Ağrı’da yaşayan 80 yaşındaki şeyh -ki kavmiyet olarak Arap-Kürt idi- Saraçhane’de herkes uçaklardan, silahlardan açılan ateşlerden başını kaldıramazken elinde âsâsıyla meydanda dolaşıyordu. Bir de şunu şuraya iliştirivereyim: FETÖ’cüler, 15 Temmuz darbe akşamı, internet kanallarından ‘kaçtı, kaçacak’ derken; reisin, televizyon yayınlarına bağlanıp milleti meydanlara çağırdığında yüzlerinin şekillerini unutmam mümkün değil.

Şu var: Allah bu milletin içindeki beyinsizler yüzünden bu millete, bu milletin liderine zarar eriştirmedi. Allah bir darbeyle, bir kaosla sınamadı. Allah’ın izni ve takdiri ile bu millet, adı Ömer olan halis bir yiğitle ve nice yiğitlerle namlusunu milletine çevirmiş, şunun bunun çocuğu ve şunların bunların azmış kullan-atlarını alt etmiştir! Evet, tam olarak öyle olmuştur. Bir darbe girişimi değil; tıpkı bir meydan savaşıydı 15 Temmuz. Tepeden tırnağa teçhizatlı askerler, atletiyle, pijamasıyla evinden çıkan sade vatandaşı yenemedi. Tankın gücü, silahsızları yenemedi. Şunu unutmamalıyız: Başarı Allah’tandır. Allah bu başarıyı sevdiklerinin hürmetine bize lütfetti.

Birkaç kelâm da şu konuda edeyim:
15 Temmuz’da tankların altında kalanlar, kendilerini namluların önüne atanlar, canlarını ve kanlarını bu uğurda feda edenler demokrasi için değil; vatan, millet, namus, bayrak ve ezan için kendilerini feda ettiler. Vatanın bekasını bu liderde gördükleri için kıyama kalktılar. Maksatları demokrasiyi, rejimi savunmak değil idi. 4 yıl önce ’15 Temmuz ve Demokrasi’ konulu yazımda şu başlığı kullanmıştım: “Demokrasi” değildir o; demokrasi olsa idi durur idin!” Şu anekdotu nakledeyim: 15 Temmuz gecesi bir evde misafirdim. Evin sahibi, 80 darbesini ve 97 darbesini gördüğü için haklı olarak: “İşte her şey bitti. Reis sevgisi falan işe yaramaz” tarzında konuşmuştu. Nitekim geriye gittiğinizde görürsünüz ki; darbe zamanları herkes evinde kalmış, dışarı çıkmamış, isyan etmemiş. Onlar Menderes’i, Erbakan’ı sevmiyorlar mı idi; seviyorlardı ama işte sonucu hepimiz biliyoruz. Ama 15 Temmuz başka ve o başkalık, yukarıdaki sözün sahibini de heyecanlandırmış, şevke getirmişti. O gece yatsı namazlarını kıldıktan sonra hep beraber tekbirlerle meydanlara inmiştik. Tekbir, Allahû Ekber’i muhteva eder. Ve ekberin yani en büyüğün Allah olduğu yerde demokrasiden söz edilmez.

Bir de şu: Demokrasi diyenlerin çoğu darbecilere alkış tutmamış mıydı, meydanlara inip demokrasi ile iş başına gelmiş idareyi savunmak yerine benzinliklere koşmamışlar mıydı? Hatta o gün selâlarla milleti kıyama çağıran imam ve müezzinleri tartaklayanlar bu demokrasi sever, bu laikçiler değil miydi? Bunun bilincinde olalım. Allah, 15 Temmuz şehitlerimizin, cümle şehitlerimizin ruhlarını şâd etsin. Cennette türlü rızıklarla rızıklandırsın. Bir de yukarıda bahsi geçen, Saraçhane’de ateş altında kimse başını kaldıramıyor iken, yiğitçe meydanda cevelan eden Şeyh Süleyman Kanusturî’ye Allah rahmet eylesin.

Allah bu milleti daima büyüklerle, sevdikleriyle destekledi, bundan sonra da bu destekten mahrum etmesin.

AYASOFYA Mâlûmunuz Ayasofya’nın açılması gündemde. Ayasofya bizim için çok önemli. Gönül dünyamızda çok farklı bir yeri var. Bir yandan şu anki vaziyeti çok saçma. Biz bağımsız, özgür bir ülkeyiz ama ülkemizde, İstanbul’un Fethi’nin sembolü olan mâbed, müze hâlinde. Fatih Duman ne diyor: “Ayasofya, İstanbul’un tapusudur” Doğru. Peki Müslüman ülkede müzeden tapu mu olur? Yunan mı burası? İşte bu tapu yani Ayasofya bizimse tamamen bizim olmalı. Şu ânda 100 lirayı verirsen müzeye giriyorsun. Abdest almaya, namaz kılmaya ise yok! Azıcık ortalık hareketlense, “Ayasofya açıl…” dense Rus’u, Rum’u, şu’su, bu’su, Kaboğlu’su, bilmem ne oğlusu hemen üşüşüyor. Biri İstanbul’da koltuğunda otururken, ülkede olan biten her yere dahil olmaya çalışıyor ama iş Ayasofya’ya gelince; ‘ibadete açılması ihtiyacına inanmadığını, Türkiye’nin başka sorunları olduğuna’ hükmediyor, sonra da dalga geçer gibi ‘Ayasofya’nın açılması konusunun, başkanı olduğu kurumun sorumluluğu altında bulunmadığını’ söyleyiveriyor. Değişik bir kafa! Sonra biri çıkıyor: “Ayasofya müze olarak kalsın. Hatta Sultanahmet’i de müze yapalım. Bunlar bizim şeyimiz değil” diyor. Şimdi bu ‘şey’ciye denecek çok ‘şey’ var da bu nezih köşeye ‘şey-mey’ yakışmaz! Daha önce Ayasofya için yazdığım yazıda şöyle demiştim: “Ayasofya bu devletin, milletin meselesi. Büyüksek, bağımlı değilsek Ayasofya açılmalı. Ayasofya! Ayasofya! Haçlının kabuk tutmamış, kurumamış, geçmemiş kinisin sen! Haçlının hainliğinin temsilisin sen! Konstantinlerin, Justinyenlerin, Diyojenlerin kuyruk acısısın sen ama Fatih Sultan Mehmed Han’ın ümidi, hayâli, zaferi, yiğitliği, ufku, gücüsün; hânedân-ı âl-i Osman’ın vakfısın! Müslümanın üstünlüğüsün, gücüsün, fethin mâbedisin sen!” ve eklemiştim: “Ayasofya’yı aldılar, 86 yıldır onlar seviniyor. Sevinsinler. Benim ümidim o ki; Ayasofya açılacak. Açılacak ve biz abdestimizi alıp ayakkabılarımızı dışarıda bırakıp şükür gözyaşlarıyla gireceğiz Ayasofya’ya… O güzel, o kutlu günler yakın bi iznillâh”

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.