Ali Topu At, Ayşe Topu Tut

Çocukluğumda ben çizgiler, daireler, eğik çizgiler çizerek okumaya ve yazmaya başladım. Sonra fişler ve heceler girdi dünyama; kelimeleri oluşturan, sonra da cümleye evrilen heceler.

Alin’in topu atması ve Ayşe’nin de tutması için sınıfta koro halinde bağırırdık. Ali topu atıyor muydu, Ayşe atılan topu tutuyor muydu bilmiyorum ama biz okumayı böyle öğrenmiştik. Hep hayal ederdim Ayşe’nin topu atabileceğim bir arkadaşım olmasını. Çünkü çocukken en sevdiğim oyun yakan toptu ve topla oynamaktı…

Çocukluğum köyde geçti; annem ve babam köyde öğretmendi, çok küçük ve ücra bir köyde olmamıza rağmen okuldaki kitapların yanı sıra kaldığımız lojmanımızda da kitaplık dolusu kitaplarımız vardı. Okumak benim için yürümek, oynamak, uyumak, yemek gibi olağan ve yaşamsaldı. Hayatımın olağan akışıydı. Kitap okumak bir görev ya da ödev değildi, öğretmen çocuğu olmama rağmen aynı zamanda öğretmenim olan ebeveynlerim bana “kitap okumalısın, kitap okuman gerekiyor, kitap okumak faydalıdır…” gibi talimatlar ve tavsiyeler vermiyorlardı. Ama farklı konularda konuşuyorlar, farklı fikirler ve bakış açıları ortaya koyuyorlardı; ellerinde kitaplar vardı… Evimize gelen misafirlerle de benzer sohbetler ediyorlardı. Kitaplığa gidip bir kitap seçmek ve okumaya başlamak benim için merak duygumun dürtüsüyle gerçekleşen eğlenceli ve hayal kurdurtan bir oyundu. Bu herkes için böyledir sanıyordum. Büyüdüğümde, farklı ortamlarda farklı kişilerle tanıştığımda kitap okumanın herkes için keyifli ve olağan bir durum olmadığını anladım; bazıları için kitap okumak diş fırçalamak gibi eğlenceli olmayan ama yapılması faydalı ve gerekli bir durumdu. Çünkü okumak eylemiyle bu şekilde tanışmışlardı ve bu şekilde öğrenmişlerdi. Biliyor musunuz beynimiz biz ona ne söylersek onu o şekilde öğreniyor… Ne düşünürsek onu doğru kabul ediyor… Ayı şekilde ne okursak ona inanıyor… Benim şansım kitaplığımızda birbirinden farklı kitapların olmasıydı. Esnek düşünebilmeyi, farklı bakış açılarına sahip olabilmeyi, yaşamı tarif edilmiş ve tasdiklenmiş bir şablona sığdırmaya çalışarak yaşamak yerine anlamaya çalışarak olduğu gibi yaşamaya çabalamayı buna borçlu olduğumu yetişkinliğimde idrak ettim. Okumayı öğrendiğim günden itibaren hep okumayı seçtim. Annemin ve rahmetli babamın bunda etkisi çok büyüktür. Bana okumayı sevdiren onların kitap sevgisi olmuştur. Biraz önce de bahsettiğim gibi kitaplar size farklı fikirler ve bakış açıları sunar; yaşamı esnek bir bakış açısıyla okumaya başlarsınız. Bu da sizde “esnek dayanıklılık” dediğimiz karakter özelliğini geliştirir. Yaşamınızda karşılaştığınız zorluklarda daha güçlü ve dayanıklı olursunuz, yeni çıkış yolları ve çözümler bulabilirsiniz, ilişkilerinizde bağ kuran, bağlayan, kırılgan olmayan bir yaklaşımınız olur…

Şair Bâki diyor ya:

“Avazeyi bu aleme davud gibi sal,
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş.”

İşte kitaplar kubbede kalan hoş sadalar olarak düşünülmeli. Çünkü hayatımıza dokunan, tüm kelimeleri, cümleleri, satırları, sahifeleri ve topyekûn hacmi ile okuduğumuz her kitap hem beynimizde, hem natıkamızda, hem de yüreğimizde çok güzel izler bırakarak bize bir şeyler öğretiyor. O yüzden ben kitapların en iyi öğretmenler olduğu kanaatindeyim.

Tabi kitapların esası ve gerçekten insanın hayatına yön veren, onu iyiye, güzele ve mükemmele sevk eden asıl kitabı göz önüne almak ve onu zikretmeden geçmemek lazım. Kimi zaman Kur’an-ı Kerim’i okurken düşünürüm; alemleri “Ol” emriyle yaratan Allahü Teâla neden yazılı emirleri, kulluk esaslarını ve hayatın nizamını, intizamını içeren bilgilerin içinde bulunduğu bir kitap gönderdi kullarına. Yani neden kitap olarak gönderdi?

Çocukluğumuzdan itibaren öğrendiğimiz bilgiler; 104 kitap var, bunların dördü büyük, yüzü suhuf yani sahife. Peki, neydi bunlar?

İncil, Tevrat, Zebur ve Kur’an-ı Kerim büyük kitaplar.

Bildiğimiz gibi İncil Hz. İsa (a.s)’ya indirilen, Tevrat Hz. Musa (a.s)’a indirilen, Zebur Hz. Davut (a.s)’a indirilen ve Kur’an-ı Kerim Hazreti Muhammed (s.a.v)’e indirilen kitaplardır.

Mesela Hz. Adem, Hz. Şit, Hz. İdris’e sahifeler halinde indirilmiştir.

Bu kitaplar kutsal kitap olması ve ilahi kaynağa dayanması sebebiyle insanların, toplulukların, toplumların hayatına dokunuyor. Dolayısıyla kitap olma özelliklerinin yanında insanların birbirleriyle, toplumla, hayatla, ruhlarıyla, eşleriyle, çocuklarıyla, komşularıyla ve çevrelerinde bulunan canlı cansız her nesne ile ilişkilerini düzenliyor. Ancak diğer kitaplar daha sonra tahrif edildikleri için hak kitap olarak kıyamete kadar devam edecek olan Kur’ân-ı Kerim’dir.

Buradan hareketle kitabın önemini bir kere daha net bir şekilde görüyoruz. İnsanlar dünyaya geldikleri ilk günden bu yana kendilerine ait bilgileri bazı malzemelerin üzerine yazma ihtiyacı hissetmişlerdir. Mağara resimlerinden, kil tabletlere, deri yazı malzemelerinden, özel işlemden geçirilmiş geniş ağaç yapraklarına kadar birçok malzeme kullanılmıştır. Bunların kimisi rulo haline getirilerek saklanmış, kimisi kil tablet üzerinde pişirilerek tarihe notlar düşülüp sonraki medeniyetlere miras olarak bırakılmış.

Yazının icat edilmesinden bu yana tek bir sahife olarak ya da sahifeler halinde birbirine çeşitli usullerle raptedilmiş, bağlanmış olarak kitaplar insan hayatında hep olmuşlar, insanın hayatına hep dokunmuşlardır.

Ülkemizde okuma oranının düşük olmasına ve basılan kitapların atalete mahkûm edilmesine rağmen her gün onlarca kitap basılmaya devam ediliyor. Piyasaya çıkan her yeni kitap, mutlaka bir yerlerde okuyucusunu bulacak ve okuyucusunun hayatına dokunmak üzere yüklendiği misyonu yerine getirecektir.

Aslolan bu kitapların hem bizim, hem de bizden sonraki nesillerin hayatına dokunabilmesidir…

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Bin Atlı Çocuklar Gibi Şendik

Çocukluğumda ben çizgiler, daireler, eğik çizgiler çizerek okumaya ve ya...

Türk Değilse Yüktür

Çocukluğumda ben çizgiler, daireler, eğik çizgiler çizerek okumaya ve ya...

Önden Giden Atlar

Çocukluğumda ben çizgiler, daireler, eğik çizgiler çizerek okumaya ve ya...