Aldatan Meşhurluğun Neresindeyiz?

Uzun zamanlarda kısa düşünen bireyler, şahsiyetin lezzetine erişemezler. Şahsiyet meselesi, hiçbir vakit iki arada bir derede kalmadan yoluna devam edebilmektir. Yol ise bazen ıstırap taşlarıyla döşenmiş, bazen de saadet çiçekleri ile bezenmiştir. Yola girmek ve yola koyulmak, makul ya da münasebetsiz manzaralarla karşılaşmayı göze alabilmektir. İnandığın gibi kendin olarak yürüyebilmek, başka bir role bürünmeden ve rol kesmeden mesafelere meydan okumanın adıdır… Zira hangi yola girdiğin ve hangi yolda ısrar ettiğinin resmi, senin şahsiyetinin tezahürüdür. Çünkü insan yürüdüğü yoldan ibarettir.

Cürüm işlemeye tahrik eden bütün zeminler, bâtılın silahlarıdır. Son birkaç asırdır tebeddülâtı en iyi takip eden gurup, bâtıl düzen ve onun tilmizleridir. Ya da şöylede diyebiliriz; değişim olgusu, ekseriyetle daha iyi kandırmak ve sömürmek üzere onlar tarafından tertip edilmektedir. Çünkü onların fikir yaylalarında her şey ideolojinin sevimsiz pençelerine kilitlenmiştir. Masumiyetin, ırzın ve merhametin her an kirletildiği bir ideoloji… Batıyı temsil eden veya ona hizmet eden ideolojilerin muamma tarafı yoktur; dışı da içi de sadece Müslümanları yakar. Bu yakıcı ve aynı zamanda sarhoş edici yalanlar korosundan biri de, sinemadır.

Sinema, öteden beri benim için hep nizâlı mevzulardan biri olmuştur. Bunun sebebi batıdan gelen her şeye peşin hükümlü baktığımdan ya da onların ortaya çıkardığı her hususa önyargılı yaklaştığımdan değil, bilakis 19. yüzyılın sonlarından bugüne değin bu sahada ortaya konulan filimlerin kime ne kazandırdığı ve kimlerden neler kopardığını tetkik ettiğimdendir. Bir asrı aşkındır sinema eliyle, batı nice olmazları olur, olurları ise olmaz kılmıştır. Nice inanışları değiştirmiş, anlayışları tahavvül ettirmiş ve suyu tersine akıtmıştır. Tam da burada medeniyetimiz için can alıcı bir sual ortaya çıkmaktadır. Peki, bizlerde doğruları anlatan ve millî kültürümüze uygun sinemalar çekip politikalar uygulayamaz mıyız? Cevap kat’idir… Kendimizi doğru tanımlayabilecek derecede şuura ermediğimiz, teknik ve yöntemi bize uyarlamadığımız müddetçe, boşa kürek sallarız. Bu açıdan bakıldığında şayet bir medeniyet, kendi anlamını muhafaza etmeyi öncelemiyorsa, orada öze dair bir özgünlük yok demektir. Çünkü anlam ve estetik, kökten beslenirse ibrete mâtuf olur. Aksi halde hep başkalarının av partilerinde iz sürücü konumunda kalınır.

Sinemanın sadece sinema olmadığını anlamış olmak, önemli bir merhaledir. Lakin onların yolundan giderek bir sinema çığırı açmak kabil değildir. Ya da sinema çığırı açmak elzem midir? Bugün İslam dünyasında en çok tartışılan hususlardan biri, sinema, tiyatro ya da sosyal medya gibi mecralarda varolma meselesidir. Mezkûr unsurlar ile gençliğimizin bozulduğu, toplumun tereddiye uğradığı ve bu sebeple karşı atağa geçilmesi gerektiği, ciddi şekilde tartışılmaktadır. Bu düşüncelerin iyi niyetli olduğuna dair kanaatim sonsuzdur, lakin iyi niyet hakikat için yeterli değildir.

İslam-Türk medeniyeti başka uygarlıklardan faydalanacağı zaman, onu kendine uyarlamayı ustaca başarmıştır. Bu başarı, bilinç seviyesinin yüksekliğinden kaynaklanmaktadır. Zaten şuurlu fertlerin ya da toplumların başka cemiyetlerden bir şeyler iktibas etmesi, herhangi bir sorun teşkil etmez. Zira neyi niçin yaptığının farkında olan bireylerin fikirleri uyuşuk değil, ziyadesiyle agâhtır. İdrâki vasatın altında olan toplumlar ise biteviye takip eden konumundadır. Haliyle ne sinema, ne sosyal medya ve ne de diğer sahalar, bizim olmadığı gibi, özgün de olunamamış ve mütenasip bir sentez oluşturulamamıştır. Böyle bir durumda, dileklerimizin kabul edilmesi için, başkalarının gökkuşağının altından geçmeye cehdetmenin anlamı yoktur. Esas olan kendi yağmurumuzla bereketlenmek, kendi güneşimizle ısınmak ve kendi gök kubbemizde bize ait olan renklerle gökkuşağımızı süslemektir.

Müslümanın gittiği yol kendinden beslenen ve kendine has nitelikleri olan bir yörüngede ilerler. Bu anlayış çerçevesinde, başta sinema olmak üzere diğer bütün alanları da içine alan umûmî bir tavır sergilemek, şarttır. Biz batının sahalarında ve kurallarında başarılı olmaya mı gayret edeceğiz, yoksa dehamıza başvurarak ve orijinalliğimizi muhafaza ederek kendimiz mi olacağız. Bu duruşu sergilemediğimiz günden beri, sinema aracılığıyla Türk-İslam efkâr-ı umumiyesinin aleyhine senaryolar yazılmış, millî ve manevi duyguları rencide eden sahneler çekilmiş ve özellikle kadife kaplar içinde gençlerimizin aklını çelen tertibatlar kurulmuştur. Peki, sinemayı iyi kullanırsak bir şeyler başarılamaz mı? Bilinmelidir ki, bir şeyi iyi kullanırsan iyi olur mantığı her daim işlemez. Zira iyi niyetli kurgulanmayan hiçbir mecra, iyi niyete mütemadiyen fırsat vermez, belli bir aşamadan sonra yozlaştırıp kendine benzetir. Haliyle sürekli bir iyiliğe râm olmak için, temelin ve duvarın iyilikle örülmesi lazım gelir. Bu açıdan hileli bir mârifet olan sinema, batıya sedef işleme bize teneke olmuştur; onları muallâ bir merhaleye yükseltirken bizi ise çukurlara indirmiştir.

Uzun müddettir teslimiyet çemberi içinde kalarak, bağımsız davranma hastalığı içindeyiz. Yeni bir şey üretmek ya da icat etmek yerine, başkalarının ürettikleri üzerinden varolma gayretindeyiz. Silah kuşanmadan fethetmeye ve fedakârlık yapmadan muvaffak olmaya talibiz. Gayemiz alternatif bir nizâm değil, mevcudun içinde rahat etmeye evrilmiş. Ancak beylik laflardan da geri durmuyoruz. Elimizde kadimden kalan bir değer yok denecek seviyede... Hepsinin içini îtinâyla boşaltmış ve değerini ucuzlatmış durumdayız. Bu metrûk ahvâl-i şerâitimizde sinemanın etkisinin de ziyâde olduğu aşikârdır. Sadece başkalarının değil, kendi elimizle kendimizi öğüttüğümüz sinema filimleri de buna dâhil… Ülkemize sinemanın kimler tarafından getirildiği ve oyuncularının ekseriyetle kimlerden müteşekkil olduğu gerçeği gün gibi ortadadır. Daha sonraki dönemlerde değişen durumların bir fikri inkılaba vesile olmadığı da ortadadır. Metot, algı ve eğilim onların elinde olduğu müddetçe, senaryonun, platonun veya bazı öğelerin bizde olması pek bir şey değiştirmiyor, ya da değişen şey onların müsaade ettiği kadar oluyor. Bu sebeple sinema ile alakalı Müslüman camianın yaptığı tartışmalar bana hep çelişkili gelmiştir. Zira Müslüman camia hakikat yolunda orijinal olmayı değil, sürekli onların sahasında makbul oyuncu olmayı tartışıyor.

Sinemanın sürükleyici ve sihirli bir yönünün olduğunu iddia ediliyor. Fakat kimin nereye sürüklendiği ve neyin sihrine meftun olunduğu hususu beyan edilmiyor. Haliyle ezberletilmiş meçhullük bizim gözlerimizi köreltirken, başkalarına ışık kaynağı oluyor. Kültürümüze ve özümüze dair son asrın sinema açısından bize pekte güzel hatıraları olduğu söylenemez. Bu durum sinemanın mı, bu sahada çalışanların mı yoksa mütefekkirlerin mi suçudur derseniz, her üçünün de kabahati birbirinden fazladır. Zira biz tecessüsümüzü kolaylıktan yana kullanıyoruz. Yani başka ellerde oyuncak, başka ellerde sefaletli çarpıklık… Bu tenakuzlu süreçte sinema hep husumetli olduklarımızı yüceltmiştir. Muhabbet duyduklarımızı ise yıpratmıştır. Kendi insanımız dahi bir merhale yakalayamamış ve hakikatli bir karar üzerinde sebat edememiştir. İştiyakımız, kutsalımız ve iyi niyetimiz, bazen izlenmenin arzusuna, bazen de kazanmanın hırsına kurban edilmiştir. Bu sahada bize yadigâr kalan kaç eser dalgalanabilmektedir. Neredeyse hiç… Çünkü bir filmin klasik bir merhaleye yükselebilmesi için ortaya konulan umdeler de, yine sinemanın sahipleri tarafından oluşturulmuştur. Nereye dönülse civar, nereye bakılsa gurbet olan bu mecranın putlarını kırmak pek mümkün gözükmüyor.

Okuduklarım, dinlediklerim ve şahit olduklarım bana şu hususu belletti: Başkasının çiftliğinde ağa olunamıyor. İyi kazanabilmek mümkün, lakin hep iğreti ve hep tedirgin bir hal üzere duruluyor. Zira oraya ait değilsin ve patron her an kullanım sözleşmesinde değişiklik yapabilme kudretine sahip… Öncelikleri, hep mal sahipleri belirliyor. Çünkü hiçbir kiracı serazat değildir. Bundan ötürü mecburi bir savunma pozisyonu hâsıl oluyor ve mücadele istidadı zayıflıyor. Sözlerimizin yankısı cılız ve sevincimiz kısa kalıyor. Unutmayalım ki, takip edenlerin kelimelerinin ruhları satılmıştır; muhayyilesi icara verilmiştir ve ince bir çizgiyle belli bir yöne icbar edilmiştir. Bu sebeple, düşmanın silahı ve yöntemi ile mücadele etmek, boyuna düşmana kazandırıyor. Galibiyet için ya tamamen kendi silahımızı kullanacağız, ya da düşmanın silahını ıslah edip en iyisi olacağız. Mâzîde olduğu gibi, herkes ata binerdi, lakin en iyi Türkler sürerdi; herkes ok kullanırdı, fakat oku en iyi Türkler atardı; herkesin devleti vardı, ancak en adil Türkler yönetirdi. Şayet sinemanın bir kıymet ıktifâ etmesini bekliyorsak, en iyi olmamız îcap eder. Metot, senaryo, teknik, dekor gibi bütün hususlarda zirvesinde olacaksak bir faydadan bahsedebiliriz. Aksi halde ihtiraslı bir özentinin girdabında dönüp dururuz.

Sinemanın etkisi ile alakalı dilemmaya düşmemin birçok sebebi bulunmaktadır. Bu sebeplerden ikisini paylaşmak isterim: Çocukluğumda “Çağrı” ve “Minyeli Abdullah” filimleri bana ziyadesiyle tesir etmişti. “Minyeli Abdullah” filminin başrolünde oynayan Berhan Şimşek’i daha sonra tanıdığımda büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Bunu bir saflık olarak değerlendirebilirsiniz; aynı şekilde “Çağrı” filminde Hz. Hamza rolünü oynayan Anthony Quinn’in Müslüman olmadığını öğrendiğimde de, aynı şaşkınlığı yaşamıştım. O gün bugündür sinemanın kandırmaca yönünün ne denli güçlü olduğunu gördüm ve inanmadığın bir şeye rol icabı inanıyormuş gibi gözükmenin esasen fevkalâde tehlikeli bir şey olduğu kanaatine vardım. Bu sebeple, sinemanın aslında bizim inancımız ve töremizin felsefesine uyup uymadığı konusunda sürekli gelgit yaşadım ve hala aynı ikilem içindeyim. Tam bu aşamada, akıllara şu sual gelebilir: Sinema olmasın mı? Bu bakış açısına bende bir sualle mukabele etmek isterim; bu mevcut haliyle ve halimizle mi olsun?

Türk-İslam toplumunun en büyük sorunu, gördüğünden geri kalmış olmasıdır. Aklının yetip gücünün yetmemesidir. Bu ahvâli yeniden tersine çevirmek için asıl sorun sinema ya da diğer sahalar değil, bizim köklerimizden neşet eden yeni şeyleri vücuda getirememektir. Mâmâfih alıntı yaptığımız her hususu olduğu gibi alarak onu bize uyarlamak yerine, kendimizi ona uyarlamaya çalışmaktır. Bu açıdan gerek sinema, gerek sosyal medya veya diğer alanların hepsine yaklaşacağımız net bir prensibimizin olmamasıdır. İnanıyorum ki, batının havârîleri gibi davranmaktan halâs edip, dinin mücâhidi ve milletin neferi olmaya karar verdiğimizde, mükemmel bir beste gibi yörüngemizde yol alacağız. Çünkü her meselenin sırrı müphemliğinden daha kuvvetlidir. Bu sebeple bize düşen en mühim vazîfe, kendi usûl ve pusulamızla kendi kutbumuza yönelmektir. Çünkü canavar ruhlu bu düzenin tedavisi, hakikati çarmıha gerenlerin değil, eşkıyayı evliyaya dönüştürenlerin eliyle olacaktır.

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Parçalı Umutlu

Uzun zamanlarda kısa düşünen bireyler, şahsiyetin lezzetine erişemezler. Şahsiyet meselesi...

Laal Singh Chaddha’nın Düşündürdükleri

Uzun zamanlarda kısa düşünen bireyler, şahsiyetin lezzetine erişemezler. Şahsiyet meselesi...

Nesrin Abla ve Huzurun Kokusu

Uzun zamanlarda kısa düşünen bireyler, şahsiyetin lezzetine erişemezler. Şahsiyet meselesi...