Âkif Olmak Sünnete İttibadan Geçer

(Okunma Süresi: 2 dakika)

Bulunduğum mekana sağıma, soluma, arkadaşlarıma bakıyorum; dıştan görünüşte dini hassasiyetleri olan mekanlar, kimseler gibi görünüyor her biri. Sosyolojide de dindarlığın ölçekleri var elbet. Teraziyi önüme alıyorum, bakıyorum ki ağır basmış ‘dindar’ kisvesi, ‘ohh hamdolsun’ diye geçiriyorum içinden yarıda kalmış bir neşeyle. Neşem yarıda kalıyor çünkü; kalbimi rahatsız eden, göğüs kafesime sığmayan bir darlığın içindeyim. Dindarlık ölçüleri maddeye ve işleyişe bakıldığında tutuyor gibi dursa da ruhumuzu sıkan, aslımızla ters düşen, yaşarken dinden tamamen uzaklaşmış olduğunu gördüğümüz bir hal alıyor.

Mevzuya anlam katmak için meşrutiyetin taa ilk senelerine uzanıp, İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy’a yönümü çevirmek istiyorum. Akif, toplumun temel ayaklarını oluşturan, dinin ayet ayet emrettiği bir konuda da önümüzü açacak örnekler sergileyen bir şair. Verdiği sözü yerine getirmemeyi namusa mugayir sayan şairin Mithat Cemal ile yaşanan anısı, koca bir asır sonra bile yolumuzu aydınlatacak hassasiyetleri tekrardan hatırlatıyor.

Ersoy için sözünü yerine getirmemeye mani olacak tek şeyin ‘ölüm’ olduğunu duyduğumda başımın hafif hafif öne eğildiğini de hissediyorum. Önce kendime sonra biraz önce dindarlık ölçeğinden geçirdiğim mekanlara, arkadaşlarıma, çevreme bakıyorum ki yine hüsranla sonuçlanan bir kalp çarpıntısı göğsüme hakim oluyor.

“Onlar ki (O Müminler ki) kendilerine emanet edilen şeylere dikkat ederler. Verdikleri sözleri de yerine getirirler.”* ayeti yankılanıyor sanki her yanda ve Efendimiz (s.a.v)’in ‘Muhammed’ül Emin’ oluşu gerçeği. Öyle ki, müşrikler bile değerli mallarını ona emanet ediyorlar. Çünkü O sav., Muhammed’ül Emin. Çünkü verdiği söze sadık, asla sözünden dönmeyen, en adil, kayırmacılık karar veren, dosdoğru, güvenilir bir şahsiyet. Ardından çok acı bir ikaz: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman yerine getirmez ve ona güvenildiği zaman, hıyanet eder.” **

İnsan arkasını döndüğünde, bu sahte dindarlık ölçütlerini, en önemlisi de kendisini tekrar tekrar sorguluyor. Kendimizde dahil olmak üzere güvenilirlik emaresi taşıyan hiçbir davranış sergilemiyoruz. Dindar diye tanımlanan bir çevrede yaşayan insanalar olarak bile aklımızın kestiği ile hareket ediyoruz, Müslüman kardeşimizin söylediği sözle değil. Meyve alırken satıcının tüm methine rağmen iyice bakıyoruz altına üstüne, çünkü çürük çıkma ihtimali %80. En yakın arkadaşımızın verdiği bilgiyi talan ediyoruz, çünkü altını dolduramayacağı bir sürü söylem içeriyor. En yakınımızdan eşimizin bile geleceğim diye söz verdiği saate +2 saat daha ekliyoruz, çünkü hep gecikiyor. Bir yanda Rabb’imizin ayetle tanımladığı bir kul modeli, bir yanda müşriklerin bile emin oluşuna güvendikleri bir peygamber ve uyarıları. Yaşadığımız toplum her gün kendi ellerimizle biraz daha yaşanamaz hale geliyor. İnsanın hayatını opsiyonlayarak yaşaması ya da etrafında şeksiz şüphesiz inanıp güveneceği kimselerin olmadığını bilmesi, hatta kendisinin de bu çark içinde yerini aldığını görmesi ne kadar zor ve yorucu bir durum değil mi?

Her an bir kontrol içindeyiz. Hiçbir şey kesin olmadığından her an bir şey olabilir.

Daha yaşanabilir, daha güvenilir bir toplum ve kimseler hepimizin istediği bir şeyken ve önümüzde asırlar öncesinden gelen nice örnekler varken reçeteyi çok uzakta aramamıza elbette ki gerek yok. Belki Efendimiz’in sav. emin oluşu dile getirildiğinde ‘ama o bir peygamber’ diyerek ulaşılmasının güç olduğunu ve güzel hasletlerin peygamberlere has olduğunu düşünebiliriz. Peki ya Mehmet Akif Ersoy’u bu denli hassaslaştıran, onu emin kılan, verdiği sözü namusuna eş değer kılan nedir? Bir beşer olduğu halde bu vasıflar ile donanmış olmasının kaynağı ne olabilir? Bir akarsu nereden beslenirse, suyunun tadı beslendiği kaynaktan gelir. İnsanoğlu da beslendiği kaynağı ahlakında yansıtır. O halde ahlakımızı şekillendirecek en güzel nüansları da her alanda örnek teşkil eden Efendimiz sav.’den almalıyız. Kişinin beslendiği kaynaklar Kuran-ı Kerim ve sünneti seniyye olduğunda kendisinden yansıyacak olanlarda, ahlakı ‘Kuran ahlakı’ olan peygamberin ahlakı olacaktır. Müşriklerin bulunduğu bir toplumda bile emin bir insan toplum düzenini sağlıyorken, geneli İslam dinine mensup bir toplumda (ki olmasa da fark eden bir durum olmaz) ahlakını emin bir peygamberden alan kişilerin oluşturduğu düzen gıpta edilecek ve bireyleri psikolojik olarak güven ortamında tutacak bir düzeni oluşturacaktır.

Aradığımız, özlemini çektiğimiz ve en önemlisi ihtiyacımız olan düzen yanı başımızda bulunmaktadır. Yeter ki çözümü nerede bulacağımızı bilelim. Selam ve dua ile…

*Müminun Suresi (23/ 8)

**Buhari

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir