Sıradaki içerik:

Ömer Seyfettin’in Bomba İsimli Hikâyesi Üzerinden Hatırlatma

e
sv

Ah Alma, Dua Al

avatar

Yusuf Duru

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Tüm dünya dinlerinde, kutsal inançlarda ya da toplumun nesilden nesile aktardığı yazılı olmayan sözlü sosyo kültürel yapısında bu “ah alma” meselesi mevcuttur.

İnsanoğlu ne kadar mükemmel bir varlık olduğunu her fırsatta mutlaka duyar. Bu bazen kendi kendine bir itiraf şeklinde belki de istemeden kendi dudaklarından dökülürken, bazen de kutsal kaynaklı metinlerde “eşrefi mahluk” olarak yaratıldığı noktai nazarına dikkat çekilir.

Bu mükemmel yaratılış aynı zamanda kendisine de farklı bir sorumluluk yüklemektedir. Bu sorumluluk yaşadığı hayat boyunca yekdiğerinin hakkına dikkat etme sorumluluğudur. “Zemmettiğiniz, ima ettiğiniz, iddia ettiğiniz, iftira ettiğiniz şeyle imtihan olmadan teslimi ruh etmeyeceksiniz” tarzında ilahi kaynaklı izahlar da cabası.

Sultan Murad Hüdavendigarın şehzadelerinden Yakub çelebi, nüktedan, zarif ve hayatına çok dikkat eden bir adamdır. Son derece yakışıklı, aynı zamanda yediğine içtiğine dikkat eden, atletik vücudlu ve çok cesurdur.

Babası savaş meydanında yaralı bir sırp askeri tarafından şehid edilir. Bu hadisenin haberi Şehzade Yakub’a kendisine sadık adamları ile düşmanı kovaladığı esnada savaş meydanından hayli uzak bir mesafede getirilip haber verilir. Ancak babasının öldüğü şeklinde değil, acilen otağa çağırıldığı şeklinde verilmiştir haber.

Adamlarından güvendiği beylerine takibe devam etmeleri emrini verdikten sonra büyük bir hızla babasının emrini yerine getirmek üzere otağa gelmiştir. Ancak kapıdan girdiği zaman babasının yerine kendisini ellerinde yağlı kementlerle cellatların karşıladığını görünce her şeyi anlamıştır.

Öldürüleceğini anladığında iş işten geçmiştir. Ancak pervasız bir vaziyette ve cesur bir şekilde Kardeşi Şehzade Beyazıd’a şöyle seslenmiştir.

“Sultanlık gibi bir iddiam yoktur. Lakin sana kuşcuk bir can için yalvaracak kadar da alçak değilim. Çünkü ben bir Osmanoğluyum. Az önce düşmanı kovalarken Rabbime dua ediyordum şehadet şerbetini bana nasib et diye. Görüyorum ki duam kabul edilmiş ancak düşman elinden değil, kardeşimin elinden sunulan bade ile. Niyazım odur ki ey Beyazıd yorgun ve bitkin ölesin. Ölümünde bizden kimse olmaya yanında, yalnız ve perişan bir vaziyette ölesin ki, zilletin ne olduğunu anlayasın. Hakkımı sana helal etmiyorum. Zira dünyalık saltanatın için kendi karındaşına kıyacak kadar gözün dönmüş. Allah adildir. Var bildiğin gibi yap”

Sonra üzerine atılan kementlerden birkaç tanesini boşa çıkarmış, cellatlardan ikisini tokatlarıyla yere sermiş ancak güçlü kuvvetli diğer dilsizler civanmert şehzade Yakubun canına kıymışlardır.

Bu hadiseden sonra Yıldırım Beyazıd Han Osmanlı tahtına rakipsiz olarak oturmuştur. İlk günlerde başarılı fetihler ve zaferlerle toprakları genişletmiş, adil yönetimi ile devletin tüm dünya devletleri arasındaki yerini kuvvetlendirip orduyu mükemmel bir hale getirmiştir.

Buna olan güveni, benliğine olan tutkusu, hırsı ve zaferlerinin sarhoşluğu ile o dönemin yine çok kuvvetli ve büyük bir devlet adamı olan Timur’a kafa tutmuş, onunla cedelleşmeye tutuşmuştur.

Nihayet iki ordu meşhur Ankara ovasındaki savaşta karşı karşıya gelmişler, Yıldırım Beyazıt han yine kendi yakınları ve güvendiklerinin ihaneti sonucunda esir olarak Timurun eline geçmiştir. Hatta Yıldırım Beyazıt han huzuruna getirildiği zaman Timur saygıyla karşılamış ve tarihe geçen şu meşhur sözü söylemiştir.

“Gel Beyazıt han gel. Allahın adaletine bak ki dünya denen bu cifehaneyi senin gibi bir kör ile, benim gibi bir topalın emrine verdi de biz hırsızımızdan yaşanılır olan dünyayı yaşanılmaz hale getirdik.”

Bu arada sevgili okurlar, hemen şunu belirtmek isterim ki, Timur hanın bir ayağa hayli aksadığı için kendisine bazı tarihçiler aksak Timur, yada topal Timur diyerek onu aşağılamaya çalışmışlardır. Aynı zamanda Yıldırım Beyazıt hanın da bir gözü bir savaş yarasından dolayı kördür. Yukarıdaki söz de buna istinaden söylenmiştir.

Yıldırım Beyazıt han esir alındıktan sonra Timur bu başarısını tüm cihana göstermek için Osmanoğlunun yer götürmez ordusu ile üzerine gelen kudretli hükümdarı Yıldırım Beyazıt hanı demir bir kafese koyarak gittiği her yere yanında götürmüş ve teşhir etmiştir.

Bu onursuz davranıştan dolayı Yıldırım Beyazıt han ziyadesi ile yorulmuş ve yıpranmıştır. Çeşitli rivayetler vardır ölümü ile ilgili ancak en kuvvetlisi parmağında taşıdığı yüzüğün içindeki zehiri içerek hayatına kıydığı yönünde.

Ve Şehzade Yakubun ahı tutmuş, Yıldırım Beyazıt Han büyük bir yorgunlukla teslimi ruh etmiştir.

Bütün dünya edebiyatında ah alma, beddua alma hakkında çeşitli yazılar yazılmıştır. Bütün dinler aşağı yukarı insanın yaptıklarının cezasını çekeceğini telkin eder ve insanı dikkatli olmaya çağırır.

Afrikada yaşayan ve bizim medeniyet dediğimiz ama onlara göre mahkumiyetimizden doğan mecburiyetimize uzak kabilelerde bile bu tür inanışların mevcut olduğunu, o bölgeleri gezen halkın sosyal yapısı hakkında araştırmalar yapan gezginlerce yazılmıştır.

Hinduların reenkarnasyon inanışında dahi bu hadise yoğun bir şekilde söz konusu edilmektedir. Mamafih, tenasühe maruz kalacak ruh şayet çıktığı bedende yaşadığı sırada herhangi birinin ahını almış, hakkına tecavüz etmiş, beddua almışsa yeni gireceği bedeni bulmakta zorlanacağı yada aşağılık bir bedenle tekrar yeryüzünde yaşamaya devam edeceğini ancak zillet ve perişan olarak yaşayacağını yazarlar.

Yani başkasının nefsinde denediği, başkasına uyguladığı fenalığı kendi nefsinde de hissedip yaşayacağına inanırlar.

Anadolunun hümor dehası bu ah alma ve beddua alma meselesini kendisine ait sözlere yüklemiş ve bu sözleri de nesillere armağan etmişlerdir.

“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste”

“Ah yerinde kalmaz”

“Yetimin ahı, göz yaşları göz yüzünde musibet kapılarını açan anahtardır.”

Kur’anı Kerim’de bu konuda şiddetli ikazlar ve ihtarları ayetlerinde bizlere anlatmaktadır.

“Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır.” (Nisa Suresi 2. Ayet)

Peygamberimiz kul hakkı ile ilgili çok ağır ve insana büyük bir sorumluluk yükleyen şu hadisi ile konunun ehemmiyetine dikkat çekmiştir.

Muhammed bin Cahş (r.a) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanında oturuyorduk. Başını semâya kaldırdı, sonra elini alnına koyup:

“–Sübhânallah! Ne kadar ağır bir hüküm indirildi!” buyurdu. Biz çok korktuk ve sükût ettik. Ertesi gün:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! O indirilen ağır hüküm ne idi?” diye sordum. Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdu:

“–Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kişi Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerinde bir borç varsa, borcu ödeninceye kadar cennete giremez.” (Nesâî, Büyû, 98/4681)

Tüm bunları bir araya topladığımız zaman kul hakkının ne kadar da büyük bir mesele olduğunu ve bizim için üzerimize ne büyük bir sorumluluk yüklediğini farketmemek için kör olmak gerekir sanırım.

İşte bu yüzden çok dikkatli olmalı ve kul hakkı ile huzura çıkmamaya özen göstermeliyiz ya. Allah azze ve celle cümlemize, üzerinde bulunan borçları ödemeyi ve huzuruna ak bir yüzle çıkmayı nasib etsin.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.