Abdurrahim Karakoç ile Bir Gün

1995 yılı ekim ayının hemen başlarındaydık. Ankara’nın şirin, küçük bir ilçesi olan Güdül’de okul müdürü olarak görev yapmaktaydım. O sene Güdül Lisesi’ne yeni mezun genç bir arkadaş tarih öğretmeni olarak atanmıştı. Kendisiyle hemen tanışıp kaynaştık. Birçok konuda fikirlerimizin örtüştüğünü gördük. Üniversite yıllarında Nizam- ı Âlem Ocakları’nda aktif olarak görev almış, rahmetli başkan Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakın çevresinde bulunmuş hem aksiyon hem de fikir yönü olan bir arkadaştı.(Şu anda bir üniversitemizde tarih profesörü olarak görev yapıyor.)

Bir gün, yine sabahlara kadar süren sohbetlerimizin birinde şiirden söz açılınca Abdurrahim Karakoç’un Sincan’da oturduğunu onu Güdül’e davet edebileceğini söyledi. Tabii ki çok sevindim.

En kısa zamanda davet yapıldı ve rahmetli üstat büyük bir tevazu göstererek davetimizi kabul etti. Nitekim hemen önümüzdeki ilk pazar günü için Güdül meydanında sabah saat dokuz gibi buluşmak üzere anlaştık.

Bizler hemen gerekli planlamayı ve hazırlığı yapmaya başladık. Önce Kirmir Çay’ı kenarında sabah kahvaltısı, vadi içerisinde bir gezi daha sonra eşraftan bir dostumuzun yakın köydeki bağında öğle yemeği. Yemek olarak yerel bir balıkçı tarafından sabah erkenden tutulacak olan balık yenecekti. Yemekte ayrıca yörede “Beypazarı Güveci” olarak bilinen sebzeli etli pilav ve yaprak sarma olacaktı. Tüm düzenlemeler yapıldı. Belirlenen gün ve saatte büyük bir heyecanla misafirlerimizi beklemeye başladık.

Saat dokuz gibi geldiler. Arabadan üç kişi indi. Sanatçı Hasan Sağındık, şair yazar Remzi Çayır ve üstat Abdürrahim Karakoç…

Muhabbetle selamlaştık, üstadın elini öpmek istedik, öptürmedi. Bize sarıldı yanaklarımızdan öptü…

Bizler gitmek için acele ederken, o elini cebine attı sigarasını çıkardı ve bana da uzatıp gülerek “ Yen mi? ” dedi. Ben anlamadım. Anlamadığımı gören Hasan Sağındık gülmeye başladı. “Yer misin? “ demek istiyor. “ Zira üstat sigarayı içmez onu adeta yer “ dedi.Ayaküstü birer sigara tellendirdik. Hasan Sağındık arkadaşa “üstadın sigarası azalmış sen üç dört paket sigara al gün boyu ancak yeter” dedi. Sigaralar alındı ve hareket edildi.

Hemen yakınlardaki Kirmir Vadisi’nde mağaraların bulunduğu İnönü mevkiine, çayın kenarına kampımızı kurduk. Semaver yakıldı ve sohbet eşliğinde uzun uzun kahvaltı yaptık. Kahvaltı sonrası vadi boyunca küçük bir yürüyüşün ardından antik çağlardan kalan, Roma İmparatorluğu zamanında da kullanılmış olan mağaraları gezdik. Bu arada uygun bir yerde bol bol tabanca ve tüfek atışı yaptık. Üstadın çok iyi bir nişancı olduğunu da bizzat görmüş olduk. Hiçbir hedefi kaçırmadı, hepsini vurdu.

Öğle yemeği için tutulmuş olan balıkları, hazır çayın kenarındayken temizlemek için ben ve arkadaş dizimize kadar suya girince Abdurrahim Karakoç ve diğer misafirlerimiz de tüm aksi ısrarlarımıza rağmen suya girip bizimle birlikte balık ayıkladılar.

Daha sonra planlandığı gibi Güdüllü dostumuzun bağına gittik. Çardaktaki ocağı yakmış bizi bekliyordu. Tüm asmalar beyaz ve kırmızı üzümle doluydu. Herkes için hediye kabilinden birer küçük sepet üzüm toplandı. Vakit öğlen olmuştu. Balıkların bir kısmı tencerede domates suyunda pilaki olarak, kalanı ise söğüt dalından şişlere geçirilerek közde pişirildi. Diğer yemekler de getirilmişti. Hazırlanan yer sofrasında yemeğe geçtik. Ben üstadın yanına oturmuştum. Yemek sırasında baktım kendi önündeki etleri benim önüme önüme itiyor. “Üstadım” dedim,” hem az yiyorsunuz hem de yemeğin etlerini hep benim önüme itiyorsunuz”. Gülerek şefkatle “Sen ye, gençsin” dedi ve rahmetli Alparslan Türkeş ile bir hatırasını anlattı.

Zamanında; MHP ile çıktıkları bazı yurtiçi gezilerde Alparslan Türkeş, yemekte kendisini hep yanına oturturmuş. Bir gezide dayanamayıp bunun esbabı mucibesini sormuş. Alparslan Türkeş gülerek biraz da latife ederek “ Abdurrahim, baktım sen pek et yemiyorsun senin önündeki etleri de bari ben yiyeyim diye düşündüm ” demiş.

O gün yemekler yendi, çaylar içildi, sigaralar tüttürüldü. Tabii ki en önemlisi de bol bol sohbet edildi. Kendisine merak ettiğimiz konularda pek çok soru sorduk. Bazı sorularımıza kısa ve kesin cevaplar verirken bazı sorularımızı ise uzun uzun cevapladı. Edebiyat ve siyaset dünyasında yaşadığı bazı olaylardan, tanıştığı bazı kişilerden bahsetti, hatıralarını anlattı. Çeşitli konulardaki görüş ve düşüncelerini bizimle paylaştı. Ufkumuza yeni ufuklar kattı. Kendisinden hiç bilmediğimiz ve duymadığımız yeni şeyler öğrendik. Görüşmelerimiz daha sonra da vefatına kadar belli aralıklarla devam etti.

Kendisi derviş tabiatlı bir insandı. Tam bir “Alperen” idi. İslam düşmanlarına karşı çok keskin ve sert, müminlere karşı ise çok şefkatli, merhametli ve mütevazı idi.

Bir şiir yazacağı zaman hep besmele çekermiş. Fakat öfkeyle sert taşlamalar yazacağı vakit besmele çekmeden şiirini yazmaya başlarmış. Divan şiirini sevdiğini fakat oraya meyletmediğini, içindeki sesin onu çocukluğundan beri aşina olduğu, tanıdığı bildiği ve çok sevdiği halk şiirine yönlendirdiğini ifade etmişti. Kimseden etkilenmediğini ama halk şiirinde söyleyiş olarak Dertli’yi ve Karacaoğlan’ı, genel anlamda ise bir insan, bir Müslüman ve bir şair olarak Yunus Emre’yi çok sevdiğini söylemişti.

İkinci Yeni ve onların taklitçileri olan şairlere karşı oldukça mesafeliydi. Onların duygu ve düşünce dünyalarını hem de Türkçeyi kullanma şekillerini eleştiriyordu. Cahit Zarifoğlu’nu sorduğumda onun kendine has bir şiir dili ve dünyası olduğunu, şiirlerini anlamadığını söylemişti. İsmet Özel hakkında ise; onun Müslüman olduktan sonra da şiirlerine eski müktesebatını taşıdığını söyledi.

Sezai Karakoç’u İkinci Yeni’ci bir Müslüman şair olarak görüyordu. Cemil Meriç hakkında ne düşünüyorsunuz dediğimde verdiği cevap kesin ve netti: “ Fazla entelektüel…”Kendisinin bir entelektüel olmadığını, sadece şair ve dava adamı olduğunu, davasının ise İ’layi Kelimetullah” olduğunu söyledi. Necip Fazıl ile birkaç defa bir araya geldiğinden bahsetmişti. Necip Fazıl’ın zor bir insan olduğunu, hiçbir şairi beğenmediğini; yalnız, maddenin arkasındaki gizli manayı, metafizik ürpertiyi yakaladığını, duyuş ve hissediş olarak kendinden etkilendiğini düşündüğü için, Sedat Umran’ı iyi bir şair olarak gördüğünü kendisine söylediğini ifade etti.

O gün; en son çıkan “Akıl Karaya Vurdu” adlı şiir kitabından bizler için de birer tane getirmişti, imzalayıp verdi. Hatta bana verdiği kitaptan aşağıdaki şiiri yakın gözlüklerinin ardında gözleri dolarak bizlere okudu.

"Mazideki gül çağımız günleri
Unuttun mu, aklında mı Balacan?
Kaçıp giden acı tatlı dünleri
Unuttun mu, aklında mı Balacan?

Rüzgâr olur yayla yayla gezerdik
Çam dalından bulutları çözerdik
Gökten yıldız toplar göle dizerdik
Unuttun mu, aklında mı Balacan?

Yağmur yağar, sarı seller akardı
Kara toprak burcu burcu kokardı
Çobanlar dağlarda ateş yakardı
Unuttun mu, aklında mı Balacan?

Kovalayıp yavru ceylan tutmamız
Yorulunca göy çimene yatmamız
Irmaklara yaban gülü atmamız
Unuttun mu, aklında mı Balacan?

Beden ayrı yerde, can ayrı yerde
"Ölmeden unutmam" yeminin nerde
Merakım dağılsın bir cevap ver de
Unuttun mu, aklında mı Balacan?

(0) Yorum
Yorum Yaz
İlginizi Çekebilir
Körlük Öldükten Sonra Yaşamak Gibi Bir Şey

1995 yılı ekim ayının hemen başlarındaydık. Ankara’nın şirin, küçük bir il&cc...

Dijitalin Dili ve Dini

1995 yılı ekim ayının hemen başlarındaydık. Ankara’nın şirin, küçük bir il&cc...

Novalis ve Şiir

1995 yılı ekim ayının hemen başlarındaydık. Ankara’nın şirin, küçük bir il&cc...