Sıradaki içerik:

Gece Vardiyası – 4

e
sv

Abdülkadir-i Geylânî (k.s)’nin Gulâmı: Bedîüzzaman Said-i Nursî (k.s)

avatar

Tahir Ceyhun Yıldız

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 6 dakika)

Yıllardır yazıyorum, asla ‘yazar’ demiyorum kendime…

Yakıştıramıyorum zira… Yazılarımı beğenmiyorum çok ama bazen yazdıklarımla mutlu olmuyor da değilim. Mesela büyüklerden bahsettiğim yazılarımdan dolayı hamd ediyorum çok fazla ‘Kalemle yazmayı öğreten’e…

Geçen sayıda Mahmud Es’ad Coşan hazretleri ile ilgili yazı kaleme almıştım. Bu sayıda da başka bir veliyi, başka bir şâhı yazmak için geçtim bilgisayarın başına… Bir arslan, bir kahraman… Günümüzün en çok ardına saklanılan, en çok suiistimal edilen, en çok yanlış anlaşılan velisi… 20. yüzyılın Yûsufîsi… İlimde derya, mücahede ve mücadelede zirve, kuvvet ve kudrette bir tane… Bedîüzzaman hazretleri 20.yüzyılın en derin tabiplerinden biridir. İlim ve mücadele yolunda 82 yılını geçirmiştir. Sürgünler, hapisler, mahkemeler, suçlamalar, iftiralar, suikastler… Çağın çağlayanı olmuş, çağın tüm çığları üzerine düşse de altında kalmamış yine ayağa kalkmış ve türlü işkencelerin altında bedeni ezilirken “Ehad!” diyerek müşrikleri çıldırtan Hz. Bilâl misali, yapılan her türlü zulme karşı Allah adını ve İslam kahramanlığını yüceltmiş, ‘ha düştü ha düşecek’ diyen şunun bunun adamlarını çıldırtmıştır. Bu yazımızda, zamanın eşsizi Said-i Nursî (rahmetullahi aleyh)’nin mücadelesinden ziyade neşve-i tasavvuf, lezzet-i tarikat yönünü ele alacağız inşallah…

Bediüzzaman hazretleri, 1878 yılında Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde yaşadığı çağı şereflendirmiş. Babası, silsile-i âliyyeden Gavs-ı Hizan Seyyid Sıbgatullah Arvasî (ks) bağlılarından sofi Mirza, annesi Nûriye Hanım… Bir defasında babası Mirza Efendi, şeyhi Gavs-ı Hizan hazretlerini ziyarete gider. Seyyid Sıbgatullah hazretleri, mecliste müridi Mirza Efendi’yi görünce ayağa kalkarak oturması için meclisin baş köşesinde yer gösterir. Orada bulunan âlim ve mollalardan bazıları Gavs-ı Hizan hazretlerinin bu ümmî zâta neden bu kadar hürmet gösterdiğini acip karşılayarak sorarlar ve Gavs-ı Hizan şu cevabı verir: “Bu Sofi Mirza ileride öyle bir zâta baba olacak, sulbünden öyle bir zât gelecek ki, o zâta baba olmayı ben on gavslığa tercih ederim. Gavs olmaktansa o gelecek zâta böyle bir baba olmayı tercih ederim!”

Bu hadise, Said-i Nursî hazretlerinin daha doğmadan önce babasına bir müjdedir. Bu Seyyid Sıbgatullah hazretlerinin bir kerameti olduğu gibi Bediüzzaman hazretlerinin de bir kerametidir aslında. Kerametlerin sahibi Hz. Allah’tır, bu unutulmaya! Burada büyüklerin büyüklüklerinden ziyade; bu büyüklük pâyelerini onlara veren Hz. Allah’a hamd etmek gerektir. Bu gözden kaçırmamamız gereken bir noktadır.

Cevizleri kaybolunca…

Bir hadisede çocukluğundan…

Said-i Nursî hazretlerinin, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî’de anlattığı çocukluk dönemine âit şu hadise, beni kendine hayran bırakan hâllerden ve kendimi Zât-ı Şahânelerine çok yakın hissettiren bir hâldir. Şöyle buyurur:

“Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan -babasının şeyhi Seyyid Sıbgatullah Arvasî (k.s)- namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak: “Yâ Gavs-ı Geylânî” derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa: “Yâ şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acaiptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle hazret-i şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkârı -zikirleri- ne kadar okumuşsam, zât-ı Risalet (s.a.v)’ten sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle -akrabaları ve âilesi yönünden- Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Sonra bir inayet-i İlâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyh’in Fütûhu’l-Gayb namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektupta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla eski Said, yeni Said’e inkılâp etmiş. O Fütûhu’l-Gayb’ın tefe’ülünde en evvel şu fıkra çıktı: “Ey biçare! Sen Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de bir âzâ olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâm’ın mânevi hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki, en ziyade hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış.” İşte o vakit, o tefe’ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi mânevî hastalığımı da kat’iyen anladım. O şeyhime dedim: “Sen tabibim ol!” Elhak, O (k.s) tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Fütuhu’l-Gayb kitabında “Yâ gulâm!” diyerek tâbir ettiği bir talebesine pek müthiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz ettim.

Fakat pek şiddetli hitap ediyordu: “Eyyühe’l-münafık”, “Ey dinini dünyaya satan riyakâr” diye, diye… Yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyakla o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.”

Bidâyeten bu tasavvûfî/kerâmet hadiseleri, Sâid Nursî hazretlerinin kemâlatının anlamaya ilk büyük noktalardır. Gulâm ifadesi üzerinde durmak gerekirse; ıstılahî olarak askerî bir anlamı vardır ama ben asıl anlamını paylaşmak istiyorum sizle ki yazımızın başlığındaki maksadımız da hâsıl olsun. Gulâm; erkek çocuk yahut köle, esir demektir. Bedîüzzaman hazretleri: “Ben kendimi o gulâm yerine vaz ettim.” diyerek kendini Geylanî hazretlerinin oğlu/müridi saymış oluyor aslında… Bunlar, Said-i Nursî hazretlerinin tasavvûfî yönüyle ilgili noktalardır. Zira yukarıda ‘suiistimal edilen’ derken bir kast ettiğimiz de buydu… Buraya kadar anlattıklarımızda Said-i Nursî hazretlerinin tasavvufî ciheti ortaya çıkar ama hazretin muhibleri dahi zaman zaman O’nun tarikat meşrebine karşı olduğunu söylerler ama şurası hakikat ki karşı değil, bilakis kendini bir mürid olarak addediyor. Evet meşrepleri bir tarikat meşrebi değildir ama aynı zamanda tarikat meşrebinden uzak da değildir.

Tasavvufta bir makam vardır: üveysîlik/veysîlik… Reisü’l-uşşâk Veysel Karanî hazretlerine atfedilen bu ulvî ve mübarek makamın bir müdavimidir Üstad hazretleri… Bu makamı kısaca anlatmamız gerekir ise; bazı büyük mutasavvıfların, kendinden önceki zamanlarda yaşayan zatlardan istifade ederek büyük makamlara kavuşmaları… Misal, Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin (v.791/1389), şeyhi Seyyid Emir Külâl (v. 772/1370) hazretlerinin dergâhına hizmet ederken gördüğü bir rüya üzerine, kendisinin doğumundan 98 yıl önce (v. 617/1220) vefat etmiş olan Abdülhâlik-ı Gücdüvânî’nin ruhaniyetine intisap etmiş. Ayrıca Şah-ı Nakşibend hazretleri uzun yıllar Hakîm et-Tirmizî’nin (ö. 320/932) ruhaniyetinden faydalanmış. Şah-ı Nakşibend hazretlerinden önceki meşâyıh, cehrî zikir ile iştigâl ederken kendisi Abdülhâlik-ı Gücdüvânî hazretlerine intisabından ötürü hafî zikre yönelmiş ve Nakşîbendî yolu hafî zikir üzere yoluna devam etmiştir. Bedîüzzaman hazretleri de böyledir. Abdülkadir Geylani hazretlerinden himmet istemesi, O’na yönelmesi, kendini Geylânî hazretlerinin ‘gulâm’ı sayması, eserlerini kendineymiş gibi okuyup iştigâl etmesi -ki bu zaten her müridin vazifesidir- ve hatta ‘Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla eski Said, yeni Said’e inkılâp etmiş’ demesi, Said-i Nursî hazretlerinin tasavvufî yönünü düşünmemize en büyük yardımcıdır. Önemli bir nokta: Günümüzde kravatlı, karılı-kızlı, ilimsiz, edepsiz ve kendilerine ‘Üveysî’ diyen bir zevat türemiştir ama onların bahsi geçen üveysîler ile bir alâkası yoktur. Bu zevat olsa olsa levsîler yani pislik, murdar olabilirler!

Fahr-i Kâinat (s.a.v)’ı görünce başlayan şevk-i ilim

Rüya ilmi, tasavvuf açısında önemlidir. Ehline ayândır, tasavvuf yolunun yolcuları gördükleri bazı hâller ile yolda ilerlerler. Bedîüzzaman hazretleri de medrese tahsiline ara verip memleketine döndüğünde şöyle bir rüya görür:

Kıyamet kopmuş, kâinat yeniden dirilmiş. Said-i Nursî ise Hz. Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem)’i nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihayet sırat köprüsünün başına gidip durmak ve orada beklemek hatırına gelir. “Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim” der ve sırat köprüsünün başına gider. Bütün peygamberleri (aleyhisselâm) birer birer ziyaret eder ve son olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i de ziyarete mazhar olunca uyanır. Artık bu rüyadan aldığı feyiz, O’nda ilim tahsili için büyük bir şevk uyandırır.

Neden Bedîüzzaman ya da Bedîüzzaman ne?

Bitlis’te Şeyh Emin Efendi’nin derslerine bir süre devam ettikten sonra Siirt’e gider ve burada Molla Fethullah Efendi’nin medresesinde 2 ay kalır. Said-i Nursî hazretleri, bu dönemde 15 yaşındadır ve Molla Fethullah, tarafından bir imtihana tâbi tutulur. Molla Fethullah, imtihan sorularını çok güzel cevaplayan Said-i Nursî’nin hem zekâ hem de hafızasının çok güçlü olduğunu görür. Said-i Nursî hazretleri buradayken Cemu’l-Cevamî’ kitabını günde 1-2 saat ayırarak ezberler. Zaten Said-i Nursî’nin, eserleri bir okuyuşta ezberlediğini ve takılmadan tekrar ettiğini gören Molla Fethullah Efendi, zekâsına hayran olarak hicri 3/miladi 10. yüzyılda yaşamış Bedîüzzaman Ahmed-ı Hemedânî’den mülhem ‘bedîüzzaman’ unvanını verir.

Bedîüzzaman bahsiyle alâkalı olarak kelimenin mânâsını da vermiş olayım ve diğer bir konuya geçeyim. Bedîüzzaman yani zamanın bediîsi… Bediî; eşsiz ve benzersiz demektir. Burada Said-i Nursî hazretlerinin hafızasından, ezber kabiliyetinden, ilim istidadı ve tâlim ettiği ilimleri tatbîkinden ötürü Fethullah Efendi bu lakabı vermiştir. Nasıl ki zamanın bir gavsı, kutbu, sultanı var; o zaman için zamanın bedîisi de Said Nursî olmuştur. Kendisinden önce de bedîüzzamanlar vardı. Nitekim İmam-ı Rabbânî (v. 1034/1624) hazretleri, ismi Bedîüzzaman ve hatta Bedîüzzaman Mirza ismindeki 2 zâta mektuplar göndermiştir. Bu hem bir isim olabilir hem lakap… Hatta burada Üstad hazretlerinden bir hadise ve bir tefe’ül daha paylaşayım:

“(…) Sonra İmam-ı Rabbânî’nin Mektûbat kitabını gördüm, elime aldım. Halis bir tefe’ül ederek açtım. Acaiptendir ki, bütün Mektubât’ında yalnız iki yerde “Bedîüzzaman” lafzı var: o iki mektup bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında “Mirza Bedîüzzaman’a mektup” diye yazılı olarak gördüm. “Fesübhanallah!” dedim.

“Bu bana hitap ediyor.” O zaman eski Said’in bir lakabı “Bediüzzaman”dı. Halbuki hicretin üç yüz senesinde, Bedîüzzaman-ı Hemedanî -yukarıda bahsetmiştik-’ den başka o lâkapla iştihar etmiş zatları bilmiyordum. Halbuki, İmam (-ı Rabbanî)ın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. zatın hâli, benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum.” Yazımızı uzatmamak adına devamını almadım, dileyen Hizmet Rehberi’ne bakabilir.

Tarikat şeyhlerinin Üstad hazretleri hakkında anlattıkları
Talebelerinden
Ahmed Atak’ın anlattığına göre:

Bedîüzzaman hazretleri 1952 Gençlik Rehberi mahkemesi dolayısıyla İstanbul Akşehir Palas Oteli’ndeyken Nakşibendi tarikatı şeyhlerinden ve şu anda Medine-i Münevvere’de medfun Mahmud Sami Ramazanoğlu hazretleri Üstad’ı ziyaret etmek için gelir. Bedîüzzaman ile Sami Efendi’ye hitaben: “Sami Bey kardeşim, siz ne kadar gençtiniz o zaman…” der. Bahsedilen zaman, bu iki şâhın Kelâmî dergâhında geçirdikleri zamandı. Üstad hazretleri, İstanbul’dayken bir zaman Kelamî dergahına gitmiş meğer. Kelamî dergâhı, Mahmud Sami Efendi’nin şeyhi ve aynı Üstad hazretleri gibi, Cumhuriyet döneminin mazlumlarından Mehmed Es’ad Efendi’nin dergahıydı. Genç Sami Efendi, o sırada dergâh hizmetinde bulunuyormuş, üstadın bahsettiği zaman, o zaman… Üstadın dergâha ilk gittiği gün herkes murakabe celsesinde, sükût içindeymiş. Bunu gören Üstad hazretleri de bu usul ve adaba uyup sükût içinde murakabe hâlinde hiç konuşmadan Esad Efendi ile üstad Hazretleri kaynaşıyorlar. Aynı Hz. Mevlâna ile Hz. Şems gibi diyebiliriz. Üstad sık sık oraya gidip gelmiş, hatta bazen kalmış da. Bedîüzzaman hazretleri, Esad Efendi’yle sohbeti sırasında bir mevzu açar ve mevzu üzerine konuştukça bazen “Allah-u Ekber!” deyip ayağa kalkarmış.

Mahmud Sami Efendi, şeyhi Esad Efendi’den şunu duymuş: Bedîüzzaman bir seferinde dergâhtan uğurlanıp ayrıldıktan sonra Esad Efendi demiş ki: “Bu zat, Allah Teâlâ’dan gençlerin irşadına memurdur. Fakat o henüz bilmiyor bunu. İleride bunu hayatı ile gösterecek.” (Mustafa Eriş, Sami Efendi Hatıraları, 1 ve 2.  Cilt, Erkam Yayınları, İst. 2010.)

Sadık rüya, üveysîlik, tefe’ül, istimdat, gulâmı sayma, başka şeyhler tarafından işaret… Bunlar Üstad hazretlerinin tasavvufî yönüne çok önemli, büyük delillerdir. Allah izin verirse tam da buradan önümüzdeki sayı yine devam edeceğim.

Hoşça kalın…

Yararlanılan kaynaklar:

1) Tarihçe-i Hayat

2) Sikke-i Tasdîk-i Gaybî

3) Türkiye Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi

4) Risalehaber.com

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.