Sıradaki içerik:

Demir Yaylı Dukak ve Kör Derviş

e
sv

96. Yıl Marşı

avatar

Alim Akca

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 3 dakika)

Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet’in ilanının 96. sene-i devriyesini idrak ettik. Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının yapıldığı gün İstanbul’da, metroda bir grubun; cübbeli, sarıklı bir genci 10. Yıl Marşı’nı söyleyerek taciz etmesi gündeme oturdu. Bu olay, bize 10. Yıl Marşı’nın anlamı ve önemi üzerinde durma gereği hissettirdi.

Öncelikle Cumhuriyet Nedir ve Niçin Kullanılır?

Cumhuriyet rejiminin benimsenmesi, bugün geldiğimiz noktada sadece 29 Ekim 1923’te yapılan inkılâba indirgenemez. Cumhuriyet, Adnan Menderes’in başbakan seçilmesi demektir. Ve bir başbakanken idam edilmesidir. Türkiye’nin her darbeden ağır yaralı kurtuluşudur. Turgut Özal’ın öldürülmesidir. Asker, polis, yargı, müsteşarlık, büyükelçilik, yükseköğretim… bütün kurumların; bürokrasinin, diplomasinin milletin iradesine tâbi olması sürecidir. Cumhuriyet’le ilgili bir tarih söylenecekse 15 Temmuz atlanamaz.

Cumhuriyet, adını kullananların elinden kurtulmuş ve cumhura mal olmuştur. Tek parti döneminde aziz milletimizin bizatihi kendisine karşı bir silah olarak kullanılan Cumhuriyet, neredeyse bir asır sonra milletin eline geçmiştir.

Neden Yazılışından 86 Sene Sonra Bile 10. Yıl Marşı?

10. Yıl Marşı’nı Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel birlikte yazmış, Cemal Reşit Rey de bestelemiş. 1933 yılında okunmuş ve sonraları unutulmuş. Fakat bu marş, 28 Şubat sürecinde Erbakan’a ve bütün İslâmî görüşlere bir tepki olarak yeniden kullanıldı ve asıl şöhretini o yıllarda kazandı. Ve bundan sonra daha ziyade “irticacı” olarak görülen kimselere karşı baskı aracı olarak kullanılır oldu. Kürtçe şarkı yapıp klip çekmek istiyorum, diyen Ahmet Kaya’ya karşı hep bir ağızdan söylendi. Yapılan yolsuzluğu kamufle etmek için kullanıldı. Gezi Parkı Eylemleri’nde kullanıldı… Peki, ne anlatır bu 10. Yıl Marşı?

Malum-u âlîniz, ilk mısraı, “Çıktık açık alınla 10 yılda her savaştan.” diye başlar. Bu 10 yıldan kasıt, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı değil 1923-1933 arasındaki 10 yıldır. Acaba bununla, biz dört bir cephede savaşıyoruz, sizin haberiniz yok, imajı mı verilmek istenmiştir? Yoksa şairler 10 yıllık inkılâp dönemini savaş olarak mı nitelemişlerdir? Öyleyse kime karşı savaş? Cehalete, yobazlığa, gericiliğe karşı elbette. Bu durumda cahil, yobaz, gerici kim? Yunanlılar olamaz, onlar denize dökülmüştü. O zaman çarıklı köylüler, çarşaflı kadınlar, cübbeli adamlar vs.

“10 yılda 15 milyon genç yarattık her yaştan.” 1927’de Türkiye nüfusu 13 buçuk milyon olup 1935’e kadar başka sayım yapılmadığına göre mevcut nüfusun yeniden yaratıldığı kast ediliyor. Yaşam tarzıyla, anlayışıyla yepyeni insanlar hâline gelen bir 15 milyon insan…

Bestede yer aldığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığının web sitesinde yayınlandığı hâliyle, “Türk’üz: Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi.” mısraında cümle düşüklüğü var. Bu da güftenin besteye uydurulması çabasından kaynaklanan bir hata olsa gerek. Doğrusu, “Türk’üz. Göğsümüz Cumhuriyet’in tunç siperi.” şeklinde olmalı. “Tunç”, genç Cumhuriyet’in simgeleştirdiği bir kelime. Bu kelimeyle tarih öncesi devirlerin isimlendirilmesinde de karşılaşıyoruz. Buna göre insanlar bir şekilde(?) var olduklarında ilkel yaratıklardı. Zamanla alet kullanmayı ve madenleri işlemeyi öğrendiler. Bakır, çinko ve kalaydan bir alaşım elde ettiler. Böylece yaşadıkları devre Tunç Devri dendi. Oysa İslâm inancına göre ilk insan Hazret-i Âdem’di ve o bir peygamberdi. “Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti.” (Bakara 31) diye geçer Kur’an-ı Kerim’de. Âdem aleyhisselâm ilim sahibiydi, yazmayı da biliyordu üstelik. Laik Cumhuriyet’in kitaplarında tarih öncesi devirler seküler bir anlayışla isimlendirilirken; Türklerin Kavimler Göçü ve İstanbul’un fethiyle çağ açıp çağ kapayan bir millet olduğu söylenmekten de geri durulmuyordu…

Ve Tunç kelimesiyle ilgili son bir tespit: Dersim şehrinin adı 1935 yılında Tunceli olarak değiştirilir. “Tunç eli” terkibi, tunç çıkarılan yer anlamına gelmez. Mesela Kırklareli, bağrından kırkların çıktığı yer anlamındadır. Oysa tunç, topraktan çıkan bir maden değil, bir alaşımdır.  Öyleyse genel kanı daha isabetli: Marştaki “tunç siper” tamlamasında olduğu gibi, burası devletin tunçtan elinin eseri, denilmek isteniyor.

“Türk’üz, bütün başlardan üstün olan başlarız.” mısraına gelirsek bu iddialı söz herhalde sadece milletini, tarihini, vatanını sevmekle izah edilemez. Hemen ardından, “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.” mısraında Türklere ezeli ve ebedi olma özelliği yüklenerek Türklerin ilahlaştırılması da buradaki üstünlük iddiasının nerelere vardığını gösteriyor. (Burada “tarihten önce” denilerek herhalde yazının icadı kast ediliyor olmasa gerek.)

“Örnektir milletlere açtığımız yeni iz; / İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz.” Böylece yeni Cumhuriyet’in bütün söylemleri hülasa edilmeye çalışılıyor. Diğer milletlere örnek olmak ve sınıf ayrımının olmadığı bir toplum hâline gelmek.

Cumhuriyet rejimi benimsenmiş fakat uygulanış biçimi hâlâ totaliter: Artık “Padişahım çok yaşa!” demek yerine “Yaşasın Cumhuriyet!” diyoruz. Cumhuriyet’in astığı astık, kestiği kestik. Tebaasını yeniden yaratma peşinde. Hatta teokratik bir Cumhuriyet o. Ümmetine neye inanacağını da öğretiyor. Diyor ki bırak Âdem’i, tekkeyi, cüppeyi; senin 4 bayramın var, bunlardan en büyüğü Cumhuriyet Bayramı, eğlen, coş!

Bir azınlık her ne kadar Cumhuriyet’in 10. yılı paravanının arkasında 28 Şubat’ı, darbe dönemlerini, 90’lı yılları özlese de cumhur, Cumhuriyet’i benimsedi. Ona kendinden değerler kattı. Onu Çanakkale’yle, Osmanlı’yla, Selçuklu’yla, asr-ı saadetle bütünleştirdi. Onu siz almaya kalksanız biz vermeyiz.

 

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.