Sıradaki içerik:

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kurucusu: Mehmet Emin Resulzâde

e
sv

Berat Uluad ile Söyleşi

avatar

Hasna Para

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Merhaba Berat Bey. Çok dillendirilen bir mevzu ile başlayalım. Türk şiiri öldü mü?
 
Size ve sevgili okurlarımıza merhabalar.
 
Sorunuzun cevabını vermeden evvel ben size şunu sormak isterim: Ölüm nedir? Hangi durumlar ölüme yol açar? Ölümün emareleri nelerdir? Şunu belirtmek isterim ki şiir, bir ruh olayıdır. Ruh olayından kasıt candır, nefestir, hayattır. Teşbihte hata olmaz denir, biraz da şair cüretiyle söylemek istediğim odur ki nasıl Allah, âdemoğluna can verdiyse yetkin bir şair de şiirine can verir, ruhundan üfler. Başta sorduğumuz soruların cevaplarını verecek olursak; ölüm, en basit tanımıyla, ruhun bedeni terk etmesidir. Burada beden olarak şiiri ele alırsak ruh da şiirdeki manadır, şairin kendinden kattığı özdür. Şiirin ölümüne ise okuyucu ve de en büyük sorumlu olarak şairin ona gerektiği değeri vermemesi yol açar. Şiiri beslememek, ruhunu diri tutmamak, gerekli saygıyı göstermemek onun ölümüne tabii olarak zemin hazırlar. Unutmayalım ki ruh sahibi olan her varlık büyük bir saygıyı hak eder. Şimdi sizin sorduğunuz soruya cevap verecek olursak Türk şiirinin ölüp ölmeyeceğini şöyle söyleyeceğim: Ruh var mı ruh? Yakın bir zamanda okuduğunuz, dumanı üstünde bir şiirden enfes tatlar alıyor musunuz? Yoksa tatsız, tuzsuz, perhiz yemeklerine mi benziyor. Ben, Türkçeyle yazılmış enfes şiirler okuyorum bazen. Bazen de dil boğulmakta, çırpınıp can çekişmekte sanıyorum. Şiirin ruhunu boğan, onu öldüren şairler var diye Türk şiirini toptan öldü sayamam. Şiirden anlayan okuyucu ve gerçek ruh tabipleri olan şairler şiirin ruhunu kurtarıyor bu cefadan.
 
Hülasa edersek, Türk şiiri ölmedi. Duygularını bir zırh gibi giyinen şairler ve bunun bilincine olan okurlarımız sayesinde de ölmeyecektir.

1960’lı yıllarda Batı ve Türk şiirinde ‘varoluşçuluk’ akımının etkilerini görürüz. Bu etkiyi kabul etmek esasen felsefenin Türk şiirine olan etkisini gündeme getirir. Türk şiirinde felsefenin bir etkisinden söz edilebilir mi?
Kim söylemişti bilmiyorum “Türk diliyle bilim yapılmaz!” diye. Hayır efendim, Türk diliyle bilim de yapılır sanat da yapılır, felsefe de…! Hele ki sorunuz hususiyetiyle felsefe ile sanat bir arada Türk dilinde muhteşem bir şekilde icra edilir. Sanatın en naif kolu olan şiir, bir ruh işidir demiştik. Evet, ama şiir aynı zamanda bir düşünce işidir de. Türk şiirinin eşsiz dansını gönül ve aklın, duygu ile mantığın ahenk dolu zemininde izleyebilirsiniz. Varoluşçuluk, dışavurumculuk, izlenimcilik ve diğerleri… Bunlar Türk dilinin eşsiz düşünce gücü ve Türk şiirinin eşsiz lezzeti yanında bir mum gibi eriyip gider. Türk dilinin muntazam ifade gücü bir güneş gibi daima parlar. Bu sebeple, diyeceğim o ki her şiirde görülmemekle beraber içine felsefe karışan tüm şiirler müthiş lezzetli olmaktadır. Ve felsefe Türk şiirinde elzem bir unsurdur.
 
Hilmi Yavuz Mühür şiirinde “uzun etme artık, şiirinden çık acı ve düzyazıyla lanetlenmiş olmadan önceki günlerine dön” der. Buradaki “düzyazı laneti” üzerinde durmak istiyorum. Şiir dili-düz yazı dili ayrımı hususunda neler söylenebilir?
Düzyazı lanetli midir? Sanmıyorum. Belki şiire göre eksiktir, farklıdır ama asla değildir. Bana öyle geliyor ki şairin anlatmak istediği şiirin belagat için, söylev için, akılda kalıcılık, etkileyicilik için müthiş bir saha bulmasıdır. Bir düzyazı metni ile şiiri ele alırsak aradaki farklar belirgindir: biri açıklar diğeri hisseder, biri görüneni diğeri görünmeyeni söyler, biri sığ denizde yüzer diğeri engin okyanuslarda, biri söyler diğeri anlar… Böyle böyle uzatabiliriz listeyi. Düzyazı öyle her yola gelmez. Belli kalıpları vardır, inatçıdır düzyazı. Kırıp geçemezsiniz, serttir düzyazı. Düzyazı “bu budur” der size. Ama şiir öyle mi? Aralanan her kapının ardında yeni bir kapı aralar size.

Siz ne kadar açılsın isterseniz o kadar çok taç yaprağı olur şiir çiçeğinin. Şiir “bu budur” demez, “bu her şey olabilir” der. Siz nasıl yorumlarsanız; hayal dünyanız, dimağınız o ahenkli kelimelerle nerelere değerse düzyazıdan o derece farklı olur şiir. Ele avuca sığmayan haşarı bir çocuk gibi her şekle girer şiir, her kelimesinde onlarca hâl anlatır. Düzyazı ise kalıpları içinde bir bütündür ama taşamaz; hayal penceresinden dışarı baksa da diğer odalarının pencereleri kapalı kalır.
 
“Şair kişilik” meselesini konuşalım istiyorum birde. Şair duygusal insandır. Kimi şairin duygusallığı nahif bir şekilde ortaya çıkarken kimisinin bir başkaldırı niteliğindedir. Kimi şiir yumuşak bir anlatıma sahipken kimi şiir adeta çarpar. Şair ince düşünceli, dertli kimsedir. Buradan hareketle kapitalizm ve nevi ürünler ile günümüzde insanların çokça kullandığı çürümüş dillerin gölgesinde barınan kimselerin şiirle bir ünsiyeti/şairliği söz konusu olabilir mi?
Şiir, ticareti kabul etmez! Her nevi ticareti… Yani siz şiirinizle, şairliğinizle kimseye en ufak bir duygu dahi satamazsınız, satmamalısınız. Bunu yaparsa şair, tacir olur. Evet, şairler duygusal insanlardır. Bu duygu yoğunluğu ister istemez gür bir edayla yükselebilir. Ancak, o yüksek edadan kulağımıza gelenler nedir? Yani önemli olan şairlerin başkaldırısı değil bu başkaldırıda bize hangi sesleri aksettirdiğidir. Ülkeyi kurtarmak için yahut aşkı gür bir sesle yaymak için de bir başkaldırı yapabilirsiniz; Elinizdeki kelimelerle adeta bir savaş çığırtkanlığı yapıp, nefret kusup insanları zehirleyerek de başkaldırı yapabilirsiniz. Uysal yahut sert mizaçlı, hangi şair karakteri olursa olsun, şair şiirlerindeki başkaldırıyı iyiliğe ve güzelliğe yormalıdır. Hiçbir kelimeyi ziyan etmeden, hiçbir zararlı ideolojiye kapılmadan, onların istediğini satmadan şiir yazabiliyorsa/yazabiliyorsak ne mutlu “şairim” diyene! Bu yüzdendir “Şiir ticareti kabul etmez!” demem. Etmez!

Çünkü ticarete dönüştüğünde okura bir şeyler satmak, ideoloji pompalamak isteyen suni bir dil, kurak bir lisan, bataklık bir zeban ortaya çıkar ve hangi şekilde olursa olsun yok olmaya, sahibiyle birlikte çürümeye mahkûmdur. Böyle kişilerin değil şairlik ve şiirle, şuurla dahi işleri olamaz.

Baktığımız zaman erkek şairlerin kadın şairlerden sayıca fazla olduğu belki eksik bir ifadeyle erkek şairlerin daha bilinir olduğu aşikâr. Birhan Keskin’e bir söyleşide bu konu sorulduğunda “70 milyonda şöyle on tane sıkı kadın şair var mı? Var. Bu sayı yeterli. Ben Türkiye’de yeterinden fazla şair olduğunu düşünüyorum. Bugün artık Batı’da bu kadar iyi şair yoktur” şeklinde yanıtlıyor. Sizin bu konudaki düşüncenizi de öğrenmek isteriz. Ayrıca şiir dilinin cinsiyeti (erillik/dişilik) meselesini de konuşalım biraz.
Kültürel genetiğe inanır mısınız bilmiyorum. Damarlarımıza, hücrelerimize, genlerimize kadar işlemiş oluk oluk akmakta olan bir sanat var. Bu sanat kimi zaman bir genç kızın elinde halı deseni, kimi zaman da bir delikanlının dilinde türkü oluveriyor. Orta Asya’dan beri taşlara kazınmış tarihimiz gibi kültürümüz de adeta içimize kazınmış. Şöyle bir eski delikanlıların sandık diplerinde, dolapların kıyısında köşesinde saklı kalmış defterlerini, gurbet yahut sevda mektuplarını açıp okuyun bakalım. Mutlaka ama mutlaka içlerinde değme şairlere taş çıkaracak şairler ve şiirler bulursunuz. Sanatta şiir, özellikle şiir, bizim genetik kodumuzda var. Demem o ki toplumumuzda yeteri kadar değil bunun onlarca misli kadar şairimiz var. Ama bunu sanat için yapanlar, uğraş hâline getirenler başka tabii. Bu yönden söyleyecek olursak gerçekten de şair sayımız yeterlidir. Ama fazlası da zarar değildir. Hangi şairden zarar gördü ki bu memleket? Bir de şiir dilinin cinsiyet faktörü vardı. Şiir bilindiği üzere ezelden beridir çoğunlukla kadınlar için yazılmış ve öylede devam etmektedir. Yani kaleme alınmış çoğu şiirin altında mutlaka bir kadın tesiri vardır.

O yüzdendir ki erkek şairler daha fazladır. Şu anda, yanılmıyorsam, bulunan en eski şiir örneği bir kralın eşi için yazdığı şiirdi. Görüldüğü üzere şiir krallara, sultanlara, padişahlara dahi kalem oynattırmış. Nitekim Osmanlı sultanları da eşleri için adeta altın ve değerli taşlarla bezeli beyitler yazmışlardır. Ama bu demek değil ki yetkin kadın şairlerimiz yoktur. Vardır tabii ki ancak sayıları o kadar azdır ki erkek şairlerin gölgesinde kalmaları işten bile değildir. O sebepledir ki şiirin dili erkek egemenliğine girmiştir. Ancak aşkla şiir yazmak bir erkeğe, o şiire ev sahipliği yapmak da bir kadına daha çok yaraşmakta değil midir zaten? Zaten aslolan da şiir dilinin cinsiyetinden çok hangi duygularla yazıldığı değil midir?

Dini metinlere bakıldığında insanın ihtiyaç duyduğu, ruhunu doyuran, ona bir ferahlık veren cümlelere rastlarız. Bizim kitabımız Kur’an baz alındığında cahiliye dönemi Araplarının Kur’an ile ilk karşılaştıklarında kendi şiir kültürleri ile kıyas edip olağanüstü bir eserle karşılaşmanın verdiği hayretle kalplerinin ısındığını görürüz. Yani aslında şiir kutsal metinlerden sonra ifade gücü en yüksek türdür. İnsanın kendi ontolojik yapısı, kâinatla olan ilişkisi ve bu ilişki doğrultusunda her edinimde karşılaşılan hayret duygusu neticesinde şiirin anlatmak için tercih edilen en iyi yol olduğu söylenebilir. Bu hayret duygusu kişide yeni hisler meydana getirir. Ancak şiir ne kadar ifade gücü yüksek bir türse de mesela Orhan Veli’nin “anlatamıyorum” dediği bir sınır vardır. Bu sınırın sebepleri nelerdir?
 
İnsan aklının bir sınırı vardır. Mesela, sonsuzluk… Evet, sonsuzluk denildiğinde insan bir düşünür, sonra bir sonuca varamaz. Hep kendine şu soruyu sorar: Ne kadar sonsuz? İnsan, ölçüp biçemediği için, aklında belirli çizgileri olan sınırlar olduğu için, başlangıcını sonunu bilemediği için sınırsız bir varlığın idrakinde zorlanabilir.

Bu gayet tabiidir. Ancak insan duygularında bu sınırlar yoktur. Orhan Veli “hissedemiyorum” dememiş ki, “anlatamıyorum” demiş. Hissettiğinin hangi duygu olduğunu bilemediği için, onu anlamlandıramadığı için “anlatamıyorum” demesi doğaldır.
 
Biz rahat bir şekilde sayarız duygularımızı: korku, üzüntü, nefret, kin, ızdırap, hasret, aşk, heyecan, mutluluk, tedirginlik… Sayar da sayarız böyle. Bunlar bildiğimiz, adını koyduğumuz tanış duygular. Bir de daha hiç kapısını çalmadığımız yahut tanımadığımız için es geçtiğimiz duygular da vardır. Keşfini tamamlamadan göçüp gittiğimiz belki onlarca duygu var ruhumuzda. Şiirin işi de bu değil mi zaten? Açılmamış kapıları bulup ardında hangi duygu, hangi his var bulmak değil midir? Orhan Veli’yi bu yüzden hiç “anlayamayacağız”. Duygusuna, hissettiği o gizemli şeye, bir isim veremeden göçüp gittiği için anlayamayacağız.
 
Söylediğim gibi, keşfedemediğimiz duygularımızı bulmadan ve onlara yeni isimler veremeden, onları bir duygu olarak kabul ettiremeden gidersek bu dünyadan, Orhan Veli gibi daha çok “anlatamayacağız”. Bu yüzden, anlatamadığımız her duyguya bir isim arayalım ki hem biz şairler derdimizi daha iyi dile getirelim hem de diğer dimağlarda yeni keşiflerle yeni duygular ortaya çıkarabilelim.
 
Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Güzel sohbetiniz ve konu üzerinde görüşlerimi aldığınız güzel sorularınız için ben yürekten teşekkür ederim.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.