Sıradaki içerik:

Gece Vardiyası – 3

e
sv

19. Yüzyıldan, 21. Yüzyıla Köprü Kuran 7 Güzel Adam Biri Mehmet Akif İnan

avatar

Yusuf Duru

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

(Okunma Süresi: 5 dakika)

Tarihe nam salmış, yaptığı çalışmalarla isim bırakmış, dünyadan göçtükten sonra da hayırla ve iyilikle yad edilmiş insanlar biliriz etrafımızda. Bu insanlar yaşadıkları dönemde yaptıkları çalışmalarla, sadece o döneme değil, geçmişten aldıkları bilgi, birikim ve sermaye ile hem yaşadıkları dönemi, hem de geleceği şekillendirecek nesiller yetiştirme gibi büyük bir ideali taşırlar.

Bu insanlar toplumların fikir, düşünce, aksiyon, siyaset, kültür, edebiyat değerlerine, önemli katkılar sağlayarak, toplumların kültür ve medeniyet yapılarının şekillendirilmesinde önemli rol oynar, görev üstlenirler.

Evet Mehmet Akif İnan merhum, Türkiye için bu özellikleri ve daha fazlasını taşıyan, taşıdığı bu özellikleri de milletin geleceği için fütursuzca, teklifsizce serdeden, müstefid olmak isteyen herkesin istifadesine bilabedel sunan bir fikir insanı, irfan medeniyetinin önemli bir aktörü idi.
Son devrin yetiştirdiği yedi güzel ve önemli isimden biridir.

Bu yazımızda herkesin bildiği teferruatlardan ziyade bazı tespitlerimizi paylaşarak, “mefkure insanı” nasıl olunur, yüce ve kutsal bir ideal için hayat nasıl güzelleştirilir ve bir insanın amel defteri nasıl kıyamete kadar açık tutulur gibi konulara, Mehmet Akif İnan üzerinden bir kere daha şahit olacağız.

Merhum üstad öncelikle bir edebiyatçıdır. Hem de babayiğit bir edebiyatçıdır. Adaşı ve ismini aldığı Mehmet Akif Ersoy gibi kelimelerle çok güzel bir diyaloğu ve anlaşma şekli vardır.

Sade bir dil, anlaşılır bir üslup ve akıcı bir kurgu ile yazdığı tüm eserlerinde hep bir insan kaygısı taşımaktadır. Çünkü o insan merkezli bir hayatı, ben’i ve bencilliği hiç düşünmeden, büyük bir fedakarlık ve örnek alınası bir diğerkâmlıkla yaşamıştır.

Edebiyat ve Medeniyet Üzerine isimli eserinde, edebiyata ait tanımı şu cümlelerle çok güzel ortaya koymuştur.

“Edebiyat malzemesini çağından devşirerek kendini kurar. Ve bunu yaparken dünle de ilgisini sürdürür ve geleceğe uzanır. Gövdesi çağında, bir eli geçmişte, öteki eli gelecektedir edebiyatın. Geçmişle ilgisini koparamaz, çünkü çağı ile ilgilidir ve çağı ise geçmişin normal bir uzantısıdır; onun üstüne katlanmıştır. Toplum hayatı bir bütündür; dünü bugünü ve yarını ile kesintisiz bir akış içindedir. Kesintisi olamaz, çünkü yaşanılmaktadır. Millet hayatında kesinti o milletin varlığıyla tamamen yok olması, tarihten silinmesi ile mümkündür ki o da imkânsızdır…

Geçmişi ile ilişkisini kesmiş bir edebiyat, çağı ile de alâkasını koparmış demektir. Yani çağdaş da değildir, muallâktadır, gayr-ı beşeridir ve edebiyat olmak niteliğinden yoksundur kısacası.

Zaten edebiyat çağının aynasıdır…”

Bir dönem ülkemizde “Divan Edebiyatı” için çağdışı ve geri zihniyetli gibi ifadeler kullanılmış, özellikle divan şairlerinin şahika eserlerinin anlaşılmadığı, genç nesle bir şeyler vermediği, nesli edebi anlamda yetiştiremediği gibi saçma sapan fikirler ortaya atılmıştı.

Öyle ki, Fuzuli, Nedim, Baki, Şeyh Galip, Itri, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Üçüncü Selim ve daha ismini bu satırlara sığdırmaktan aciz olduğumuz yüzlerce şairi, şaşkınlıkla ve taaccüble okuyarak, şahidi olduğumuz bedii ve muhkem sanatın temsilcilerini yok saymak gafletinde bulunmuşlar türemişti.

Yegane dayanak noktaları kullanılan dil, şiirlerdeki ölçü, ifade tarzı ve güya sadelikten uzak, günümüz Türkçesinde kullanılmayan kelimelerle oluşturulmuş çalışmalar olduğu için yok sayılmaya, silinmeye çalışılmıştı.

Günlerce televizyonlarda tartışmalar yapılmış, kendilerine büyük edebiyatçılar diye sıfatlar takan bir alay sergerde, özellikle  aruz ölçüsüyle yazılmış şahika eserleri güya yorumlayarak kendi acziyetlerini itiraf ettiklerinin farkına varamadan, cahilliklerini ortaya döktüklerini göremeden, büyük edebiyat adamlarına, şair, mütefekkir ve münevver insanlara dil uzatma cüretini göstermişlerdi.

İşte tüm bunlara cevap olarak merhum Mehmet Akif İnan beyefendinin yukarıdaki edebiyat tanımını almayı zaruri bir vazife addettik.

Mehmet Akif İnan merhumun medeniyet anlayışı da gerçekten büyük bir zevk ve irfan nuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle son iki yüz yılımıza göz attığımız zaman, milletçe bir kompleks ve şartlanma içine itildiğimizi görmekteyiz. İlk mektep yıllarından başlayarak hep bir muasır medeniyetler seviyesine çıkma teranesi öğretilmiştir.

Özellikle bizim nesil bunu çok iyi bilir. Yapılan tüm çalışmalar, batı örnek gösterilerek muasır medeni milletler seviyesine çıkmak için şartlandırılmışızdır. Bu muasır medeni ülkeler ise hep batıda olmuş, çıkacağımız bu medeniyet seviyesinin şahikası hep batıdaki milletlerde gösterilmiştir.

Oysa doğunun şahika medeniyetlerine gözlerimiz kapatılmış, hatta simsiyah bantlar çekilerek asırlarca ilme, kültüre, devlet yönetimine, sanata, ziraate, ekonomiye, resme, musikiye, pozitif bilimlere yön veren doğu medeniyeti görmezden gelinmiştir.

Bize anlatılmaya ve öğretilmeye çalışılan, hedef gösterilen batı medeniyetinin bağnazlığı, tutuculuğu, cehaletin kilise ve inanç kaynaklı temelleri, ahlaksızlığın, insan hayatına verilmeyen ehemmiyetin, toplum hayatındaki karmaşanın varlığı hiç anlatılmamış, o yönlere hiç dikkat çekilmemiş, batının ışıltılı ve pırıltılı hayatı hep medeniyetin eseri olarak anlatılagelmiştir.

Su medeniyetini kuran ecdadımız cahil olarak gösterilmiş, suyun bir temizlik aracı ve hayat kaynağı olduğunu bilmeyecek kadar pislik içinde yüzen, ne tuvalet, ne hamam, ne çeşme, ne de temizlik kültürünü tam olarak oturtamamış müfessih batının pisliği bize muasır medeni seviye olarak, örnek teşkil ettirilmiş idi. İşte Merhum Mehmet Akif İnan medeniyetin tarifini de, yine çok kibar ve net bir dille şöyle anlatıyor.

“Her millet, yerini aldığı bir medeniyet dünyasına kendinden bir şeyler katarak, o medeniyetin evrensel bir görünüm almasına yardımcı olurken, millî kişiliğini de geliştirerek tarih içerisinde yerini almaktadır.

Bir medeniyet içerisinde milletlerin bir kişilik kazanma işlemi hiçbir zaman hemencecik olmaz, yüzyıllar ister.

O medeniyet içerisinde yoğrulmuş büyük sanat, fikir ve eylem adamları yetiştirilmesi gerekir.

Bizim toplumumuz on asrı bulan bir zamandan beridir, inanış olarak İslamı benimsemiş ve bu düzen içerisinde büyük bir varlık göstererek, yüzyıllarca yalnız kendisini değil aynı zamanda bütün bir İslam dünyasını temsil etmiştir. Kişiliğini tamamlamış; yani medeniyet içerisinde yerini kesin olarak almış, her alanda en olgun eserlerini vermiş, kısacası millet olma vasfını kazanmış bir toplumun, içinde bulunduğu bu medeni durumdan koparılarak, bir başka medeniyet dünyasına itilmesi, onun bütün varlığını hiçe saymak, bir maceraya sürüklemektir. Bizim bilhassa Tanzimat’tan beridir, toplumca uğradığımız işte böyle bir macera olmuştur.

Türk toplumunun bütün bunalımlarının temelinde, medeniyet davası yatar. Buna bir çözüm getirilmeden, bu temel konuda aydınlarımız bir ortak bilince varmadan hiçbir şey yapılamaz. Biz Batı Medeniyetinden değil, Türk-İslam Medeniyetindeniz. Bütün tarihimiz, sanatımız, kültürümüz, folklorümüz, edebiyatımız, mimarimiz, müziğimiz hatta mutfağımız, zevklerimiz, güzel anlayışımız, geleneklerimiz bu medeniyet içinde şekil almıştır. Akıl, bunu inkâr edemez. Bütün bunlar yüzyıllar içerisinde oluşmuş, olgunlaşmıştır. Günlük yaşayışımızdan, sosyal kurumlarımıza kadar her şeyimiz ona uygun bir tarzda düzenlenmedikçe varlığımızı onurlu bir biçimde sürdürmemiz mümkün olamaz. Yakın tarihimiz bunu göstermektedir

Batının ulaştığı teknik güçle, medeniyet problemi birbirine karıştırılmamalıdır. Yakın tarihimizin aydınları, yöneticileri bunu gereği gibi ayırt edememişler; tekniği Batı Medeniyetinin bir uzantısı, hatta tecellisi olarak görmüşlerdir.

Bugün de aynı yanlışlığı sürdürenlerimiz var. Aydınlarımızın böyle bir yanlışlığa saplanmalarında, batının büyük çıkarları, dolayısıyla yatırımları rol oynadığı gibi, bu şartlandırılmış ortam yüzünden yerli düşünceye bağlı fikir ve sanat adamlarının yetişememesi de önemli bir etken olmuştur. Siyasal emperyalizmin başarısı, kültür ve medeniyet emperyalizminin başarısına bağlıdır.”

Ne kadar doğru ve yerinde tespitler değil mi? İşte bu yüzden bizim siyasal temsilcilerimiz, yetiştirildikleri kültürsüzlük içinde, kendi kültürlerine düşman olarak milleti idare etmeye kalkışmakta ve içlerinde beslendikleri, büyüdükleri, yetiştikleri halka aralarına kalın, aşılması güç duvarlar örmektedirler. Bu medeniyetsizliğin en bariz göstergesi değil de nedir?

Bir estetik insanı olan Merhum Mehmet Akif İnan beyefendinin sanat anlayışı da çağlara ışık tutacak niteliktedir. Yine Edebiyat ve Medeniyet Üzerine isimli eserinden alıntıladığımız şu paragraf, ruhundaki estetiğin tanımını ne güzel yapmaktadır.

“Sanat, millî varlığın, kültürün, kısacası bir milletin medeniyetinin en önemli kesitidir. Bir milletin kendine mahsus özelliklerinin en önemli belgesidir sanat. Milletlerin hayatını, tarih içerisinde aldığı durumu, fikir ve sanatlarının geçirdiği istihaleyi edebiyat tarihlerinden öğrenmek mümkündür. Edebiyat, sanat, kısacası kültür ve medeniyet bir tarihi geliş içerisinde millet hayatında bir bütünlük gösterir. Her yeni fikir ve sanat atılımı, bağlı olduğu milletin, yani medeniyet dünyasının genel karakteriyle yakından ilgilidir. Fikir, sanat kendiliğinden ortaya çıkıveren bir varlık değildir. Çünkü dayandığı kaynaklar vardır. En devrimci edebiyatta bile bir ölçüde bu gelenek hâkimdir; hepsinde bir gelenekçi yan bulunur. Medeniyet, tarih, her büyük fikir ve sanat akımına malzeme kaynağı olmuştur.

Bir milletin sanatının, diğer milletlerin sanatından farklı oluşu, bir ayrı medeniyete ve o medeniyet dünyası içinde farklı özellikler gösteren ayrı bir millî karaktere sahip oluşuyla ilgilidir.”

Merhum Mehmet Akif İnan beyefendiyi hayırla, büyük bir kalbi muhabbetle ve vefa ile anıyoruz. Yapmış olduğu çalışmalar ve ardında bıraktığı ve yaşadığı çağı tahlil derken, geçmişin bedii irfan temellerinden ilham alarak kurmayı hedeflediği, bunun içinde nesiller yetiştirmek için gayret sarf ettiği çağdaş irfan medeniyetinin temel taşları niteliğindeki eserleri, önümüzü aydınlatan, ufkumuzu nurlandıran birer kandil gibi hep yanımızda yöremizde olacaktır.

Rabbim mekanını cennet, makamını yüce kılsın inşallah. Ruhu şad olsun.

El Fatiha.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.