Yusuf’un Fabrikası!…

Vatani görevini yapan hemen her Mehmetçiğin hayalidir, terhis edilip sevdiklerine dönebilmek. O gün için aylar, haftalar, günler hesaplanır… Bir de bakarsınız ki terhis olacağınız gün gelmiş, tezkereniz elinize verilmiştir. İşte,  Fatih de onsekiz ay bu kutsal vazifeyi yaptıktan sonra, İzmir’deki birliğinden terhis olmuştur.

Arkadaşları gibi köyüne dönmek yerine, ağabeyinin teklifi ve talebiyle Balıkesir’e gitmek için otobüs bileti alır. Aslında Balıkesir ve çevre illeri (özellikle de Çanakkale’yi) gezip, görmeyi hep hayal etmiştir. Bu hayaline ulaşacak olmanın verdiği mutluluk ve heyecanla otobüse biner. Altı saatlik yorucu bir yolculuktan sonra (yolculuğu esnasında gördüğü coğrafi ve tarihi güzellikler tek tesellisi olur) Balıkesir’e ulaşır.

İlk defa karşılaştığı bir kültürü tanımaya çalışır ve bu farklılığı kendisi için bir fırsata dönüştürmeye gayret eder. Birkaç gün gezip dinlendikten sonra, ağabeyinin; çalışması için önceden konuşup anlaştığı demir doğrama atölyesinde işe başlar. Ustasının: “Malzemeyi yanlış kese kese doğru ölçüyü bulup, iyi bir kapı yapabilirsin” nasihatiyle birlikte, işe olan el yatkınlığı ve becerisiyle, birkaç hafta sonra atölyeyi idare edebilecek merhaleye gelir.

Şark görevi için Mardin’e tayini çıkan ağabeyinin taşınmasıyla, gurbet elde yapayalnız kalmıştır. Kendisi için uygun bir ev kiralar. Kiraladığı ev çok geniş olduğundan, iki üniversite öğrencisini de ev arkadaşı olarak yanına alır.

Bir hafta sonu, Bursa’da ikamet eden asker arkadaşını ziyaret için Bursa’ya gitmeye karar verir. Otobüs Susurluk’a geldiğinde yanında ki koltuğa sonradan isminin “Yusuf” olduğunu öğrendiği,  40-45 yaşlarında, 1.65 boylarında,  hafif sakallı zayıfça bir yolcu oturur. Tertemiz giyimli, kendisinden çok güzel kokular gelen ve Balıkesir’in Dursunbey ilçesinden olduğunu söyleyen Yusuf ile tanışıp yol arkadaşı olurlar. Bursa’da indiklerinde, Fatih; çok sıcakkanlı bir kişiliği olan arkadaşını Balıkesir’de misafir etmek istediği söyler. Yusuf biraz düşündükten sonra, yol arkadaşının bu teklifini kabul eder. İki arkadaş, Saatli Cami avlusunda buluşmak üzere sözleşerek, birbirinden ayrılırlar.

Söz verdikleri üzere, onbeş gün sonra cami avlusunda buluştuklarında, çevredeki insanların Yusuf’a mesafeli davrandığını fark eder Fatih. Daha doğrusu, kendisini anlamaktan aciz olan ve kendisine farklı tavır ve tutum takınan insanlara, Yusuf mesafeli davranmaktadır. Sohbetleri esnasında, Yusuf; yakın akrabalarının önyargılı tutumları (deli muamelesi yapmalarından ötürü)  nedeniyle onbeş yıl köprü ve menfez altlarında sabahladığını anlatır. Bu hâl, Fatih’in canını yakar. Hâlbuki sadece soru sorulmasından hoşlanmayan Yusuf’un yaşamı, kişiliği ve anlatımlarında hiçbir gariplik yoktur. Ceketinin cebinde sadece bir “kaşık” bulundurarak, “dünya malı” ile arasına mesafe koymuş, şahsına münhasıran bazı prensipleri olan bir fânidir. Mesela, o gün için elma satacak olsa, “üç” kilodan fazlasını, ya da maydanoz satacak olsa, üç desteden fazlasını satmaz, o gün elde ettiği kazanç için: “Bugün de aç bırakmayan Rabbime hamdolsun” diye dua derdi.

Yine bir akşam evde beraber yemek yedikten sonra Yusuf: “Aylık ne kadar maaş alıyorsun?” der. Fatih, arkadaşının asgari ücretin ne kadar olduğunu bilmeyeceğini düşünmeyerek:  “Asgari ücret” cevabını verir. Anlamamış olsa da bu cevaba Yusuf’un tepkisi kadar, verdiği karşı cevap da manidardır. Yusuf: “Boş ver üzülme. Hayırlısıyla bahar bir gelsin, bizim fabrikayı çalıştırdık mı, sana da yeter; bana da yeter?” der. O güne kadar arkadaşının bir fabrikası olduğundan haberdar değildir Fatih ve haliyle kafası karışır: “Yusuf abi! Bizi fabrikaya ne zaman götüreceksin” dediğinde, Yusuf; derin ve manalı gözlerle tebessüm ederek arkadaşını süzer. O an hiç cevap vermez, uzun süre sessizliğe bürünür. Bir hata ettiğini düşünen Fatih, arkadaşından özür diler. Gece geçmek bilmez, sabah olduğunda ilk iş olarak misafirinin halini merak eder. İncindiğini belli etmez Yusuf.  Kahvaltıdan sonra, “Merak etme, çok yakında fabrikayı sana göstereceğim inşallah” diyerek, evden ayrılır. Fatih, sabırsızlığı yüzünden arkadaşını kırdığına çok pişmandır.

Yaşanan bu meselenin üzerinden birkaç gün geçer. İş çıkışı eve dönüşte, Yusuf’un bina girişi önünde kendisini beklediği görünce çok sevinir Fatih. İki arkadaş birbirine sarılıp hal hatır sorduktan sonra, Yusuf: “Kapat gözlerini seni fabrikaya götüreceğim” diyerek, arkadaşının elinden tutar ve binanın arka kısmına doğru götürür. Sonra: “Şimdi gözlerini açabilirsin” der. Fatih gözlerini açtığında karşısında bir adet ayakkabı boya sandığı görür. Şaşkınlığını ve mahcubiyetini saklamaya çalışarak dizleri üzerine çöker. Yaşlı gözlerle: “Ayakkabı boya sandığını fabrika ayarında görüp değerlendiren gözler ve kalp mi deli, yoksa yaradılış amacını unutarak, dünyanın türlü, türlü nimetine doyamayan gözler ve kalpler mi deli?”  diyerek bir kez daha kucaklaşırlar…

Hâl ilminden bîhaber olanlar, ne bilsinler ‘veli’nin halinden deli’nin ah-valinden…

Mal elde etme hırsının özendirildiği, tüketim çılgınlığının sınır tanımadığı günümüzde, “Yusuf kalplilere” çok ihtiyacımız var…

Hakikat de fakir, dünyası zengin olup da kalbi fukara olanlardır…

Selam ve dua ile….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir