Cuma, Temmuz 19, 2019
Dilhane > Söyleşiler > Yusuf Kaplan ile Hasbihâl

Yusuf Kaplan ile Hasbihâl

Merhaba Yusuf Bey. Âmentü nedir?

Âmentü, tutamaktır. Ayağımızı yere sağlam basmak, dolayısıyla önümüzü görebilmek demektir. Önümüzü görebilmek için sırtımızı dağa yaslamak gerekiyor. Patinaj yapmamak lazım. 200 yıldır patinaj yapıyoruz. 200 yıldır yanlış dolmuşa binmişiz, şoföre bağırıp çağırıp duruyoruz. Dolayısıyla öze ne kadar sağlam bir şekilde tutunabilirsek, ne kadar güçlü olursak kişi o kadar özgür olur. Âmentü özün özüdür. Özün özü ne kadar güçlü olursa kişi o kadar özgür olur, sözü o kadar güçlü olur, etkili ve sarsıcı olur. Yani bütün mesele özün yakalanabilmesi, özün yitirilmemesidir.

“Her imkân bir imtihandır. Her imtihansa, bir imkân…” diyorsunuz. Bu sözünüzü okurlarımız için biraz açar mısınız?

Mümin olan kişi emaneti üstlenen kişidir. Daha doğrusu, emaneti üstlendiğinin bilincinde olan kişiye Mümin diyoruz. Emaneti üstlenmek emniyeti teminat altına almak demektir. Emaneti üstlendiğiniz bilinciyle yaşarsanız

yeryüzünde emniyeti teminat altına alan siz olursunuz. Yeryüzünde emniyetin teminat altında alınabilmesi emanetin üstlenildiği bilinciyle  hareket edilmesiyle mümkün. Emanetle kul olmak. Kul olmak en yüce makamdır. Kişi kul olduğunun bilincine vardığı zaman özgürlüğüne kavuşabilir. Kişi ancak Allah’a kul olduğu zaman paraya, kula kulluktan, dünyaya kulluktan kurtulabilir. Büyük insanlar, büyük romancılar, büyük bilge adamlar bunu bize özlü bir şekilde anlatırlar. Mesela Dostoyevski der ki: “Tanrı yoksa her şey mübahtır.” Tanrı inancını yitiren insan yönünü, yörüngesini, kişiliğini her şeyini yitirir. Psikanalist düşünür Jacques Lacan, “Tanrı inancını yitiren bir insan, Tanrı inancını yitirdiği anda artık her şeyi tanrılaştırmaya başlamış demektir” demiştir. Kişi vaki olanda bir hayır vardır bilinci ile hareket ederse önüne çıkan her imkanın aslında bir imtihan olabileceğini, her imtihanında kişinin önünü açmasını sağlayabilecek, önünü görmesini sağlayabilecek bir imkan olduğunu anlar. Kişinin imtihan bilincini yitirmemesi lazım.

Olmanın bilgisine nasıl erişebiliriz?

Yani ilim, irfan, hikmet yolculuklarından bahsediyorsunuz.  İlim+irfan= hikmettir. Dolayısıyla ilim+irfan+hikmet=hakikattir. İlim yolculuğu bilme yolculuğudur, irfan yolculuğu bulma yolculuğudur, hikmet yolculuğu da olma yolculuğudur. İlim yolculuğu olmadan irfan yolculuğu  yapılmaz ve kemale erilmez. İyiyi ve kötüyü, hayr ve şerri ayırt ederek dert sahibi olmamızı sağlayabilecek şey ilimdir. Yani ilim yolculuğunda yorulma vardır, irfan yolculuğunda yoğrulur, hikmet yolculuğunda doğrulur. Yorulmadan, yoğrulmadan olunmaz.

İnsanımızda var olan şöyle bir algı var: “Tasavvuf günümüzde yaşanamayacak kadar ütopik bir durumdur. Mesela bir İbn-i Arabi (k.s) bir Mevlana (k.s) olsun ardından giderim de günümüzde Allah Dostu olarak bilinen evliyalara da bağlanamam” Sizin bu konu hakkındaki fikriniz nedir?


Bu aşağılık kompleksini yansıtıyor. İnsanların kendilerine olan güvenini yitirdiklerini ele veriyor. Halbuki tasavvuf doğrudan İslam’ın özü ve özetidir. İslam’ın özünün tadılmasıdır. Dolayısıyla ruhtur. Tasavvuf yoksa ruh olmaz. Kupkuru meyve vermeyen bir ağacı düşünün… İslam’ın bizden istediği şey güzel ahlaktır. Ahlakı yaşantı haline getirebilmenin yolu, kişinin nefsini terbiye ve tezkiye etmesinden geçer. Bu da tasavvufla olabilecek bir şey. Nefsini terbiye yolculuğuna çıktın mı? Çıkmadın. Bu lezzeti tattın mı? Tatmadın. O zaman konuşmayacaksın. Haddini bileceksin. Dolayısıyla buradan şuraya gelelim; aslında içinden geçtiğimiz  post-modern dünya, kişiyi hızın ve hazzın kölesi eden dünya. Yani egoizmin, bu dünyanın baştan çıkarıcılığının ve geçiciliğinin kölesi haline getiren dünya. İnsanın dünyaya köle olmaktan kurtulmasının yolu Hakk’a kul olmaktır. Hakk’a kul olmanın yolu, kişinin kendini tasaffi etmesidir. Hz. Peygamber a.s Ehli Suffa’yı kurdu. Ehli Suffa’daki hedef, ilim ve irfan yolculuğu yaparak hikmete varmaktı. Dolayısıyla içi boş bir bireyselliğin zıvanadan çıktığı, kitlelerin sürüler halinde güdüldüğü-sosyal medya gibi- ortamda tasavvufa ihtiyaç var. Yani tasavvufun kazandırdığı kardeşlik, ruhuna da ihtiyaç var. Ben bunu resmen söylüyorum; dünyayı tasavvuf kurtaracak. Tarikatlara bu kadar saldırılmasının nedeni bu.
Nefis terbiyesi yolculuğuna çıktığın zaman Allah-u Teala neden sana yeni İbn’ul Arabi’ler, Nakşibendîler, İmam-ı Rabbaniler göstermesin? Sen bu yolculuğa çıktın mı ki? Çıkmadığın için görmüyorsun.

Dilhâne’nizde yer edinmiş bir kitap alıntısını bizimle paylaşır mısınız?

Çok var.. Tanpınar’ın kurduğu bir cümle var; Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Buradan yola çıkarak; Süleymaniye camii, Sinan’ın ibadetidir. İnsanlığa armağanıdır. Dolayısıyla, insanlığın yükünü taşıma bilinciyle hareket etmemiz lazım. Türkiye’nin hakikate gebe olduğu, dünyanın bize baktığı zamanda kendimizi küçümsemeyelim ama  dev aynasında da görmeyelim. Belki önümüzdeki otuz yıl kötü geçebilir ama 300 yıl, geçmişte ortaya koyduğumuz medeniyet birikiminden daha muazzam bir medeniyet birikimi ortaya koyacağımızı düşünüyorum. Bunun en önemli göstergesi de şu; Batı uygarlığı her şeyi bitirdi, bütün hakikat fikrini yok etti, tabiatı delik deşik etti, insanlığa cenneti vaat etti ama Dünya’yı cehenneme çevirdi. İkinci olarak,  kendisi dışındaki tüm medeniyetleri kazıdı. Yani Konfüçyanizm, Budizm, Hinduizm, Şintoizm..bunları fosilleştirdi. Ama İslam’ı fosilleştiremedi. İslam’ın koruyucu kaynaklarını yok edemedi. Batı’nın saldırılarına, emperyalizme direnenler sadece Müslümanlardır. Bu yüzden; İslam dünyası perişan olmasına rağmen, İslamafobi diye bir terim ürettiler, çünkü biz gelince onlar gidecek.

* Ayrıca, söyleşi için Hasna Para hanımefendiye teşekkür ederiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir