Perşembe, Eylül 19, 2019
Dilhâne > Yazılar > Yaşar Hala’nın Hayratı

Yaşar Hala’nın Hayratı

Büyük eniştemizin mezarını beş yıldan sonra ilk defa ziyaret ediyorduk. Beş yıl oldu mu ya? Ölünün üstünden zaman ne çabuk geçiyor! Çamlar yaz sıcağında rüzgârı nereden buluyorsa püfür püfür esiyor. Tatilde o kadar yer gezdik, şu huzuru bulamadık, diyorum. Babam umursamaz bir tavırla günün sözünü söylüyor: “İnsan ancak mezarda şöyle bir rahata erer.”
Halam gelmemiş mi? Yana yakıla mezar arıyoruz. Ne fark eder, diyor babam; herifin kendi yok ki burada, cesedi var. Hem o da toprak olmuştur. Şu gölgede okuyup gidelim… Ama ı’ıh, annem mezarı başında okunacak, diyor. Aha, şu başörtülü bizim Yaşar hala değil mi? Yaşlanmak mı yoksa başını örtmek mi onu bu kadar değiştirmiş?
Selam veriyoruz, ellerimiz önümüzde bağlı, el öpmek için sıramızı bekliyoruz. Babam halasından sonra mezarın başına çömelmiş okumakta olan hocaya da selam veriyor. Adam oralı olmayıp okumaya devam ediyor ama babam selam vermekte ısrarcı, bu sefer adamı dürtüyor. Hoca bozulduğunu ortaya koyan bir tavırla, “Kur’an okuyan konuşturulur mu?” diyor. Fakat babam kendinden emin: “Kur’an okumuyorsun ki sen! Ne bu söylediklerin?” Adam fena bozulup bir şeyler geveleyerek gidiyor.
Halam kızgın,
“Ne bozuyorsun adamı? Biz bilmiyor muyuz uydurduğunu?”
“Pirim vermeyeceksin hala böyle düzenbazlara!”
“Sen kaç kere geldin eniştenin yanına. O adam 100 lira için her gün dolanıyor bu mezarı…”
“E, numara yapıyor!..”
“Yapsın, enişten güler böylelerine.”
“Güler mi? Çok kızardı be…”
“Kızar görünür ama sever. Sevmese senin gibi kaçardı. Hem ben her gün okuyorum rahmetliye zaten…”
Babam bir Yasin-i şerif okudu, bizler herkesin içinde Felak, Nâs okumaya utandık. Halam durmadan ağladı. Babam sonunda dayanamadı Fatiha’yı bitirmeden gülmeye, kafasını o yana, bu yana bükmeye başladı. Halam buradaki imayı anlamış gibi gözlerini sile sile anlattı:
“İyi günümüz olmadı rahmetliyle ama ayrılık çok zormuş. Nur içinde yatsın! Fotoğrafının karşısına geçip her gün konuşuyorum hacıyla.”
Hacı mı? Dördümüz birden bakışıyoruz…
Mezarlıktan çıkarken babam bize dönüp fısıltıyla, “Döverdi bile adamı! Şimdi de ağlar…” dedi.
Büyük haladan müsaade istedik ama alamadık. Çaresiz, evinin yolunu tuttuk. O eski eve hep böyle mecburen, hatta cebren giderdik. Alt komşu rahatsız oluyor, diyerek biz çocukları oturduğumuz yerden kaldırtmazdı. Bütün gün aç biilaç beklerdik. Açtık çünkü onca saat boyunca sadece bir kere serilen sofrada çocuklar bile doymazdık. Misafirlerden biri çorbayı bir kepçe fazla aldı diye yüreğine inen bir hanımağa… Kurban’da bile adı et yemeği olan fakat aslı nohut yemeği olmaktan öteye geçemeyen yemekler, minik tabaklarla servis edilmiş turşular, evde yüzüne bakmadığımız kadayıflar o kadar lezzetli olurdu ki. Annem az olduğu için size öyle geliyor, derdi… Bu alt komşu, bizim gelip gitmemizden nasıl bir rahatsızlık duyuyorsa büyük halamız bizi çok sevdiği hâlde evine kabul edemezdi. Haftada iki üç kere kendisi bize kadar zahmet buyururdu…
Babam ekonomik bağımsızlığını kazanmanın verdiği güvenle sordu:
“Yüzde kaçtan veriyor şimdi bankalar?”
“Vadeliden aldım paramı…”
Ben de “Alt komşu duruyor mu?” diye soracaktım; babamla aynı sevimsiz hâle girmekten korktum. Yıllardır büyük halanın hizmetkârlığını yapan, biraz akrabamız da sayılan Neva abla bizi sofraya buyur ettiğinde yemeğe kalmayalım, diyecek kadar müstağniydik ama Yaşar halaya sökmedi. Bununla birlikte sofrayı görünce ağzımız açık kaldı. Çeşit çeşit, bol bol yemekler; börekler, tatlılar, kompostolar…
Yaşar hala akşam ezanı şimdi okunacak, diye sofraya oturmadı. Neva abla onun yokluğunu fırsat bilip aklındakileri bir çırpıda söyledi:
“Halit abi, halam delirdi! Her gün süslenip püslenip mezarlığa gidiyor. Hasan abi (halanın büyük oğlu) demek ki şüphelenmiş koskoca kadından, bir gün işi gücü bırakıp takip etmiş anasını. Halam kendi kendine konuşuyormuş…”
Bu beş yılın büyük halayı çok değiştirdiği aşikârdı. Fakat öğreneceğimiz şey başkaydı. Yaşar hala yemekten sonra şunları açıkladı:
“Halit, ben seni yeğenim değil evladım olarak gördüm. Tabii Mükerrem kızım, seni de. Çocuklar da büyümüş, onlar da duysunlar: Rahmetli enişteniz kırklara karışmış. Cuma geceleri çıkıp geliyor. Beni de her gün mezarına bekliyor. Gitmediğim zaman beni rahatsız ediyor…”
Mesele bizim tarafımızdan gayet iyi anlaşılmıştı: Evet, Yaşar hala delirmiş!
Fakat sürprizleri bitmemişti. Babama, “Şimdi oğlum, ben çocuklarıma yapacağım her şeyi yaptım. Onlara bırakacağım yerleri sağlığımda paylaştırdım. Zaten işleri yerindedir…” dedi.
Sonra eski bir çantadan tapu, banka cüzdanı gibi birtakım evrak çıkarıp babama göstermeye başladı. “Ben Zahit’e (galiba avukat) vekâlet verdim. Şu hesapta 20 bin mark (mark?) var. O para senin çocuklarına düğün hediyem.” dedi. Babam ciddileşti. “Şu da Beykoz’daki arazinin tapusu… Burayı şehit ailelerine ayırdım. Zahit’in bilgisi var…” Şu bankada şu kadar bin, bu mahalde bu kadar metrekare… Hâsılı Yaşar hala bizim tahmin bile edemediğimiz kadar büyük mal varlığını hayrına dağıtmaya karar vermişti. Akrabamız arasından ihtiyaç sahibi kim varsa hangisine ne verileceğini kalem kalem yazmıştı. Avukatına müşahitlik etmesi için de babamı seçmişti.
“Ben bebekken bir akrabamız gelip anneciğime demiş ki sakın bu yavruya su verme, ona melaikeler suyunu içirir. Susuz büyüdüğüm için kafam biraz küçük kalmış ama aklım iyi çalışır. Şimdi de ne yaptığımı bilmekteyim.” diyordu.
Babam önce halazadelerinden çekindiğini, bu hayır işinin onların himayesinde gerçekleşmesi gerektiğini anlatmaya çalıştı. Bunun üzerine büyük hala onlara neler bıraktığını da tek tek saydı. Artık evlatlarıyla maddi, manevi hiçbir alışverişi olmadığını söyledi. Oturduğu evin tapusuysa Neva ablanın adına düzenlenmişti bile. Babam, böylece işin ne kadar ciddi olduğunu görüp Yaşar halaya kendisi için ne bıraktığını sordu. Yaşar hala cebinden destelenmiş bir para çıkardı. “Kefen param… Biraz da mezarlıkta dağıtırsınız. Bu para hep yanımda…” dedi.
“Ne yiyip içeceksin hala? Bu kadar da olur mu?” diye çıkıştı babam. Yaşar hala,
“Bu cuma gecesi salalar okunurken ben de eniştenin yanına gidiyorum.” dedi.
Eyvah, iş kritikti, babam 20 bin marktan olmak pahasına hemen yetiştirdi halanın evlatlarına. Onlar avukata üç beş sus payı verip hayra adanmış onca malı kendi uhdelerine aldılar. Tıpkı büyük halanın tapuyu üstüne geçirirken yaptığı gibi hizmetçi Neva abladan imza alıp ona bir şey belli etmeden evi de kurtardılar.
Ne vardı sanki babam hala çocuklarına haber vermese? O yaşına kadar kibirli, cimri diye kötüledikleri bir kadın, ahir ömründe niyet ettiği büyük hayrını yapsa? Delirmişmiş! Delirmiş olsun.
Babam yaptığı iyilikten dolayı halazadelerinden 20 bin marktan daha fazlasını umdu ama hiçbir bir şey bulamadı. Neva abla eline tutuşturulan binliklere hiçbir anlam veremedi. Bense nasıl uyuştuklarını görmek için fare yavrularını yakalayıp kendisinin buzdolabına atanın ben olduğumu büyük halaya itiraf edemedim. Ama Yaşar hala söylediği gibi o cuma vefat etti.
Nasıl olmuştu? İnsan öleceği zamanı nasıl bilebilirdi? Halamız intihar mı etmişti? Kesinlikle hayır. Çünkü evlatları kendilerine ayak bağı olmaması için annelerini checkup yaptırma bahanesiyle, ortağı oldukları özel hastaneye yatırmışlar, gözlem altında tutuyorlardı. Neva ablayla annem nöbetleşe başında bekliyordu. Yapılan tetkiklerde halanın hiçbir rahatsızlığı da görünmüyordu. Fakat perşembeyi cumaya bağlayan gece minarelerden sala sesi duyulmaya başlayınca büyük hala Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Yaşar halanın vasiyeti elbette kocacığının yanına gömülmekti. Fakat yeni bir mezar oraya sığmaz denilerek buna izin verilmiyordu. Evlatları mevtanın sıradaki mezar yerine defnedilmesine razı olmuşlar, kabir rahmetli eniştenin çok uzağına eşilmişti. Fakat mezarlığa önceki gelişimizde babamın terslediği o hoca müsveddesi mezarcı, rahmetli büyük eniştenin yanına da bir mezar yeri kazmıştı ve kabristandaki forsunu kullanarak merhumeyi oraya defnetmeyi başardı. Yaşar halanın destesiyle yanında gezdirdiği para yerinde olmadığından mezarcıya para vermek babama düştü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir