Yalnız Adam

Gözlerini açtığında saat daha sabahın 6’sıydı.Yine o sıradan günlerinden birine uyandığını çok iyi biliyordu. Canı yataktan çıkmak yerine hareketsiz 10-15 dakika daha öylece yatmak istedi ,tavana bakıp yine o bilinmez yolculuğuna çıktı. Bunu yapmayı çok seviyordu. Gerçi nerelere gidip geliyordu o yolculuklarda başka bir şehre mi veya konuştukları dili bile bilmediği bir ülkeye mi? Gerçek dünyanın keşmekeşliğinden sıyrılmış geziniyordu ta ki kuşunun ötüp onu bu dünyaya döndürmesine kadar. Bu koca dünya da bir tek yol arkadaşı var o da muhabbet kuşu ‘Maviş’. Yatağından doğruldu ve lavaboya elini yüzünü yıkamaya gitti, yüzünü durularken iki üç günlük sakalları dikkatini çekti ve tıraş oldu. Uzun kumral saçları, alnını kapattığı için çocukluğundan bir hatıra olan, çocukluk aşkının attığı taştan kalan iz gözükmüyordu. İzi görünce çocukluğuna daldı bu sefer Bakkal Muhuttin amca, top oynadıkları ortasında kocaman bir çınar olan arsa, babasıyla kahveye gittiği zamanlarda ona gazoz ısmarlaya Ali amca, işte hepsi bu izin içinde gizliydi. Evde kahvaltı yapmazdı hiç sahaf dükkanına giderken iki simit alıp dükkanda yerdi. Yine öyle yaptı simitleri alıp dükkana doğru yürümeye başladı. Baharın geldiği etraftaki ağaçların değişik renklerde açtığı çiçeklerden belliydi, insanın ciğerlerini açan tatlı bir soğukluk vardı. Zaten bu havalar çok hoşuna giderdi, tek tatil günü olan Pazar günleri çıkıp deniz kenarında yürüyüş yapardı. Yine hayal aleminde gezerken bir ses dikkatini dağıttı. ’Hayırlı sabahların olsun Mehmet oğlum’. Soluna döndüğü zaman çiçekçi Yaşar amcayı gördü.

Bu adam 70 yaşını geçkin, eşini erken yaşta kaybetmiş, kendini çiçek yetiştirmeye adamış, tüm sıkıntılarını onlar sayesinde atan al yanaklı tonton bir görünüşe sahip kendi halinde bir çiçekçi. ’Hayırlı sabahlar Yaşar amca’ deyip yürümeye devam etti. Mehmet’in çalıştığı sahaf dükkanı çiçekçinin iki dükkan yanında dükkanın önüne gelince anahtarları paltosunun cebinden çıkarıp kepengi kaldırdı ardından kapıyı açtı. Bu dükkana her girişindeki o kitap kokusu Mehmet’i kendinden alırdı. Kahveden bir çay söyleyip kahvaltısını yaptı. Eline Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını alıp okumaya başladı. Kitaba o kadar kapılmıştı ki dükkana gelen kadını fark etmedi. Sonradan fark edip nasıl yardımcı olabilirim diye sordu. Kadın da Orhan Pamuk’un Sessiz Ev romanını sordu. Romanı bulup kadına verirken dağılan saçını arkasına attığında kadın alnındaki izi fark etti. İçinden yoksa Mehmet dedi ve öylece kalakaldı. Mehmet kadının yüzüne bakınca onun Ayşe olduğunu derin mavi gözlerinden anladı. Yaklaşık 10-15 saniye birbirlerine hiçbir şey söylemeden bakıştılar. Mehmet’in şaşkınlığı yüzüne vurmuş olacak ki kıpkırmızı kesiliverdi. İkisi de ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Suskunluğu bozan taraf Mehmet oldu. Nasılsın Ayşe? Ayşe ilk başta bir şey söyleyemedi sonra iyiyim diyebildi. Mehmet ve Ayşe çocukken aynı mahallede büyümüş ve birbirlerini sevmişlerdi. Mehmet bir sabah uyanıp sevdiğinin evine gidince, eşya yüklü bir kamyon ve arabanın arka camından bakan iki çift yaşlı mavi göz gördü. Bunlar Ayşe’nin gözleriydi. Sonradan öğrendiği kadarıyla Edebiyat Öğretmeni olan babasının tayini başka şehre çıkmıştı. Mehmet bir anda Ayşe’yi kaybedince büyük bir boşluğa düştü. Sevdiğinden bir haber bile almadan bir anda ortadan kaybolması, onu bir daha göremeyecek olması Mehmet’in aklına geldikçe daha da içine kapandı. İşte şimdi yıllar sonra karşısındaydı. İçindekileri dökmek istiyordu ağzına ne gelirse bıraktı.

söylemek.. Neden haber vermedin? dedi. Ayşe Mehmet’in
gözlerine baktı ve susmakla yetindi. O esnada Ayşe’nin elinde bulunan bir takım dosyalar Mehmet’in dikkatini çekti daha da yakından bakınca bunların yazılı kağıdı olduğunu anladı ve gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Çünkü çocukken birbirlerine öğretmen olacakları konusunda söz vermişlerdi. Ayşe sözünde durmuş ama Mehmet öğretmen olamamıştı. Ayşe Mehmet’i öyle görünce dayanamadı ve ağlayarak dükkandan çıkıp uzaklaştı. Mehmet arkasından gitmeye tenezzül bile etmedi çünkü geri geleceğini biliyordu. Mehmet akşam eve gidip kafasını yastığa koyunca bugün olanları düşündü ve kalbinin
yeniden attığını o anda hissedip mutlulukla gözlerini yumdu. Uyandığında sabah ezanı yeni okunuyordu ilk defa yataktan bu kadar çabuk ve neşe ile çıkmıştı çünkü bugün gelecekteki güzel günlerin başlangıcıydı. Ona göre Ayşe bugün tekrar gelecek ve her şey daha güzel olacaktı. Evden her zaman olduğundan daha erken çıktı ve Nisan sabahlarının o tatlı soğunu bol bol içine çekerek yürümeye devam etti. Sanki bu yollar her zaman yürüdüğü eski yollar değildi çok farklı geliyordu gözüne, onu sevdiğine götüren bu yollar onu sanki uçuruyordu. Dükkana gelip öylece beklemeye başladı vakit geçtikçe daha da heyecanlanıyordu. Ama Ayşe gelmedi dükkanı her zamankinden bir saat geç kapattı ve evin yolunu tuttu. Sabah büyük bir şevkle yürüdüğü bu yollar şimdi ona karanlık, sıkıcı ve ölüm gibi geliyordu. Eve girer girmez bir şeyler atıştırıp eline bir roman aldı ve onu okurken uyuya kaldı. Ayşe yarın da gelmedi ve aradan 3 hafta geçti. O sabah Mehmet biraz halsizdi dükkanın kapısını zor bela açıp içeri girince kapının altından atılan zarfı gördü. Zarfı açıp içindeki kağıdı açınca yere Ayşe ve kendisinin çocukken çekinmiş oldukları fotoğraf düştü. Mehmet bu fotoğrafı yerden alıp otuz saniye kadar baktıktan sonra mektubu okumaya başladı.

Sevgili Mehmet,
Seni tam anlamıyla kaybettiğimi sanıyordum ta ki o sahaf dükkanına girene kadar seni görünce ne yapacağımı bilemedim, yıllarca hep seni düşündüm ama kader bizi
ayırdı. Mahalleden taşınacağımızı sana söyleyemedim çünkü sana veda edemezdim en iyisinin hiçbir şey söylememek olduğuna karar verdim. Çok aptalmışım. Neyse bunların bir değeri yok artık. Hatırlıyor musun birbirimize söz vermiştik öğretmen olacağız diye ben öğretmen oldum. Sırf sana verdiğim söz için ama artık bunun da bir değeri kalmadı. Mehmet ben yavaş yavaş ölüyorum doktorlar beynimde tümör olduğunu ve artık yapılacak bir şey olmadığını söylüyorlar. Yaşadığım her şeyi unutarak ölecek olmak çok canımı acıtıyor. Ve seni unutarak… Seni çok sevdim her şeyden çok bunu hiç bir zaman unutma Ayşe..

Mehmet mektubu okuduktan sonra dükkandan ağlamaklı bir şekilde koşarak çıktı. Nereye gideceğini bilmeden koşuyordu. O kadar koştu ki kendini dükkana 5-6 kilometre uzaklıkta bulunan uçurum kenarında buldu. Onu buraya iten ne idi burası aklının ucundan bile geçmemişti. Ayakları onu buraya sürüklemişti. Aklına o an intihar etmek geldi. İç cebinden Ayşe ve kendisinin küçüklük resmini çıkarıp bakmaya başladı. Ayağa kalktı ve uçurumun kenarına kadar geldi. Fotoğrafa son bir kez defa daha bakıp görüşürüz sevgilim diyerek kendini boşluğun ve ölümün derin karanlığına bıraktı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir