Perşembe, Kasım 21, 2019
Dilhâne > Yazılar > Vakt-i Hâl

Vakt-i Hâl

Siz bakmayın gazetelerde çıkmadığına hikayenizin. Vallahi bir siz bildiniz, bir de Habir olan Allah. Yandınız, çok yandı canınız. Sahurları seherlere bağladınız. İkindi vakti gündüz ve gece melekleri toplanmışken ve durmuşken ruhunuz kıraat’a; diliniz, yüreğiniz, ruhunuz birlik ederek Ekber Olan Allah’tan gayrısını ardına alıp da açmışken sancağını secde meydanlarında… Elleriniz kulaklarınıza gidip çıkarken en uç burcuna kalenizin… Yandınız. Çok yandı canınız. Sabah kerahatını uyumadan geçirmenin selametini yanmada buldunuz.

Siz bakmayın gazetelerde çıkmadığına sessizliğinizin. Vallahi bir siz duydunuz, bir de Semi olan Allah. Sustunuz, çok sustunuz. Kuşluk vakti demini alıp bir Cuma saatine giderken gün, iki ezan arasında o “ah!” an’ındakinize düştünüz. Hani o sonuna kadar açılmışken en güzel kapı. Hani cenneti ve cehennemi unuttuğunuz aşk makamı çalarken. Cebinizde tesbih taneleri hesabı bırakıp Ayasofya’nın yanındaki en sessiz, en dik, en hüzünlü sokaktan Gülhane Parkı’na salınan bir kar tanesi misal harbice dağılırken… Sustunuz. Çok sustunuz. Bir abdest sonrası selametini susmada buldunuz.

Siz bakmayın gazetelerde çıkmadığına çığlığınızın. Vallahi bir siz duydunuz, bir de Basîr olan Allah. İnlediniz, çok inlediniz. İkindi hazanı yerini hasada bırakırken, en ezilmiş buğday tanesi iftar pidesinde can bulurken…

Dilinizde yalnız dua kalmış hâlde akşamın iftar ile buluştuğu aşk makamını gözleyip, bir hurma çekirdeğinin içerisindeki lif ile Divan-ı Kübra’yı söyleşirken… “Şunca şaşmayacak o Adalet” diye inlediniz, çok inlediniz. Bir oruç sonrası selametini su ve hurma peşine secdede buldunuz.

Siz bakmayın gazetelerde çıkmadığına eksikliğinizin. Vallahi bir siz duydunuz, bir de Cebbâr olan Allah. Yalnızdınız, çok yalnız. İftar sofrasını topladınız, bir tabak yemek arttı yine. Çayı demlediniz, bir ince belli bardak kaldı tepside. Televizyondan gelen anlamsız seslerden sıyrılıp, pencereden bir an yıldızlı ve açık gökyüzüne baktınız. Bir yıldız kaydı gökte, bir yaprak düştü bahçede. Gözlerinizin buğusunun ceremesini, çayın buharına yıktınız. Yalnızdınız, çok yalnız. İftar sonrası çay huzuru selametini, Uhud dağındaki ağacın kabuğundan yapılan tespihin sıcağında buldunuz.

Siz bakmayın gazetelerde çıkmadığına sevginizin. Vallahi bir siz duydunuz, bir de Vedûd olan Allah. Sevdiniz, çok sevdiniz. Uğrunda aldatılacak, uğrunda aldanacak, uğrunda yutkunacak, uğrunda yutulacak kadar sevdiniz. Haramın kıyısından geçmeden, helalinden bir mehir azmiyle sevdiniz. Üstelik rakibiniz dünya idi. Bazen yâr dediniz, bazen ihvan. Bazen iş dediniz, bazen aş.Bazen yoldaş, bazen sırdaş. Amma, dünya ile aldatmıştı. Siz ahiret bahçelerinde ebediyeti düşlerken, dünya bahçelerinin edepsizliği ile aldatmıştı sizi sevginiz, sevgilileriniz. Adaletinize zulmetmişti merhametiniz. Merhamet zannettiğiniz gafletiniz, ülfetiniz.

Uçurtmasını elinden kaçıran çocuğun gözyaşları ne kadar derin ve engin ise…
Gül zannedip de kendisine uğrayan arı karşısında diken ne kadar mahcup ve çaresiz ise…
“Bu dünyada yerim yokmuş, şu dağlarda kar olsaydım” diyen ozan ne kadar hür ise…
Öylece…

Adl Olan Allah’a teslim edip hikâyenizi hasılında kelamın, yeni bir sahurun en bereketli sofrasına Bismillah dediniz. Siz duydunuz sonra, Hakk olan Allah’a teslim edip içrenizin sesini, yeni bir seherin en zarif yerinde, Rahman ve Rahim ve Tevvab ve Gafur diyerek hayran oldunuz. Siz bildiniz, şükür ederek bir gecenin sabaha nasıl da kavuştuğunu, yüreğinizin en güzel yerinde hissettiniz.

Huzurun zekatını hüzünle verebilmiş olmanın ümidini, tevekküle arzu hâl ettiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir