Toplum ve Bireyselleşme Üzerine

Toplum ve Bireyselleşme Üzerine

İnsan; inandıklarıyla, sevdikleriyle, düşündükleriyle, eyleme geçtikleriyle ve varlığına dair her hareketi ile kocaman bir bütündür. O sebeple birbirlerine etkileşim sonrası benzemeleri de kaçınılmazdır. Biri sürekli inandığını yanınızda tekrarlıyor, sevdiği bir yemeği yanınızda yiyor, düşüncesini beyan ediyor, karşıdaki bireyde kulağına, gözüne, tenine temas ettiği nispette birlikte olduğuna benzemeye başlıyor. Zamanla karşıt görüşlerimizin bile birbirine benzediğine, fikirlerimizin yumuşadığına şahit olmaya başlıyoruz.

İşte bireylerden oluşan toplum; etkileşen insanların doğurduğu ahlaki özellikler ile bir kimlik kazanıyor. Toplum olarak mevzuya bakmayı denediğimizde birey olarak ‘bana ne?’ deme lüksümüz olmadığını da görebilmemiz gerekir. Çünkü her alanda bir etkileşim söz konusu ve biz, bizi en alakadar etmeyen bir derdin-ahlakın vb. bile ucundan kıyısından mutlaka bir yanından dokunuyoruz.

Toplumda bireyselleşmeye gidip yalnızca kendimize döndüğümüz günlerden bu yana dikkat edersek; toplumsal sorunlar artmış, ahlaki yozlaşmaz ayyuka çıkmış ve çözüme gidilememiştir.
Yazılarımda, 3-5 paragraf sonra öze dönmeye doğru yürüdüğüm doğrudur. Çünkü bu vatan topraklarında yaşayanlar olarak o kadar güzel hasletleri yaşamış ve yaşatmışız ki, ‘Hadii rüzgâr bizi oralara götür.’ Dememek kaçınılmaz oluyor. Çevremize sırtımızı döndüğümüz her gün kendimizi yalnız ve mutsuz olmaya itmekle kalmayıp etkileşim sonucu yaşadıklarımızın sorumluluğunu da yalnız başına sırtlanmaya kalkmış oluyoruz. Var olan bir durumda, yaşanılanın sorumluluk toplum olarak paylaşıldığında hafifliyor ancak; yalnız başına yüklenildiğinde bu defa bambaşka kişisel sorunlarla baş başa kalınıyor.

Bireyselleşme; bakıldığında kişinin toplumdan sıyrılıp kendine dönmesi gibi görünüyor olsa da esasen bireyselleşme; zamanla kişiyi toplumdan hane içine, oradan kendi kabına oradan da kendine bile yabancılaşmaya götüren bir kavramdır.

İlk etapta kişinin kendini düşünüyor, kendine kıymet veriyor gibi bir görüntünün altına itiyor. Hoş görünüyor. Belki biraz da kişiyi değerli hissettiriyor. Ancak zamanla fıtrata ters bir eylem olduğundan yavaş yavaş kişinin kendinden uzaklaşmasına neden oluyor.

Bireyselleşmenin artması toplumda çatışmayı en fazla tetikleyen unsur oluyor. Girişte söylediğimiz gibi toplumdaki etkileşim zamanla karşıt görüşlerimizin ya da çok sert tutumlarımızın yumuşamasına, geçişlerin daha kaygan olmasına neden oluyor. Ancak bireyleşmenin arttığı bir toplumda, bireyleri düşündüğümüzde her birinin kendi kalıpları, esnek olmayan duvarları, belirginleşen özellikleri oluyor. Toplum olmanın şartı olarak elbette karşılıklı diyaloglardan kaçınılamayacağına göre; bireylerin karşılaştıkları yerde esnekliklerini kaybettiklerinden ciddi çatışmaların meydana gelmesi kaçınılmaz olacaktır.

Mevzunun kavramlar üzerinden anlaşılması belki biraz güç olabilir ama örneklere baktığımızda durumu anlamamız kolaylaşacaktır. Haberlere her gün az çok aşina oluyoruz. İnsanlar çok küçük sorunlar karşısında bile birbirlerine zarar vermiyorlar mı? Günde defalarca şiddet, birbirine zarar verme haberlerini görüyor ya da gün içerisinde tanık oluyoruz. Durup düşündüğümüzde belki hiçbir zaman sinirlenmeyeceğimiz ya da bu denli büyütmeyeceğimiz bir konu sebebiyle kocaman tartışmaların, tartaklamaların hatta ve hatta adam öldürmelerin yaşandığına şahit oluyoruz.

Peki neden? Neden bu kadar hızlı karşılık veriyoruz? İki sert tuğlayı birbirine birkaç kez hızlı hızlı vurduğumuzda geçişliliğin olmadığını hatta birkaç vurmadan sonra un ufak dağıldıklarını görürüz. Oysa iki süngeri ya da ondan biraz sert olan, hafif geçişkenliği olan plastiği bile birbirine vurduğumuzda bir dağılmanın olmadığını görürüz. İşte bireyselleşen, geçişkenliğini kaybeden insanın durumu da aynı tuğla örneğinde olduğu gibi oluyor. Esnekliği kabul etmiyor. En mutlak doğrunun kendi sabit fikri olduğunu düşünüyor. Küçük itişmeler bile hızını düşüremediğinden kırılıp parçalanıyor.

Zamanla karşılaştığı bireylerle, karşılaşmalarında dağılan insan, kendi kendine kaldığında da iç savaşıyla baş başa kalıyor. Bu defa kırılmalar içten başlıyor. İçten içe kendini yiyip bitiriyor. Süregelen zamanla sağlıklı bireyden eser kalmıyor. Bireyin sağlıksız olması, sağlıklı hanelerin, ailelerin olabilme ihtimalini de yok ediyor. Tabii buradan da kaçınılmaz diğer sonuç olarak sağlıklı toplum kavramımız erimeye başlıyor.

İnsan biraz tavizkâr olabilmelidir. Bu inançlarımız, karakterimiz vb. bizi biz yapan konular için söz konusu değildir. Ancak kesin bir hüküm bulunmayan konuda karşısındakini dinleyebilmeli, fikrine saygı duyabilmelidir insan. Kim bilir belki bizim bakamadığımız bir açıdan bakmıştır karşımızdaki? Bu durum bize yeni bir bakış açısı kazandırıp fikri olarak zenginleştirebilir. Ama sürekli kalıplarımız üzerinden hareket etmeye kalkarsak fikrî olarak da hiçbir zaman gerekli gelişmeyi yakalayamayız.

Unutulmamalıdır ki; bazı davranışlar, huylar, mizaç vs. okunarak elde edilmez. Bazı şeylerin etki edip uygulanabilir olması için bireysel bir etkileşim gerekir. Aynı bir tatlıyı dergide görmekle, karşımızda görüp 2 çatal almanın hazlarının birbirine hiç benzemediği gibi… Aynı kitapta okuduğumuz bir bilimsel bilgiyi, kürsüde anlatan hocanın hayat tecrübeleri ile içimize işlemesinin birbirine hiç benzemediği gibi…

Uyanmak ve uykudakilere uyanmaları hususunda etki edebilmek duası ile…

Beğen  
Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Yazar

1991 İstanbul doğumlu olup, Sosyoloji Lisans ve Yüksek Lisans mezunuyum. ‘Dert’im’ ile tanışıp, öğrenimimi sürdürdüğüm Balıkesir şehrinde ‘Kuantum ve Tasavvuf’ merakımla yazmaya başladım. ‘Niyetiniz Ümmeti Muhammedi Ateşten Kurtarmak Olsun’ sözünün muhatabı olarak gençler üzerinde çalışmaya, gençlik kulüplerinde eğitimin içinde olmaya ve en önemlisi yazmaya devam etmekteyim. İyi okur, iyi yüzer, iyi kahve içerim. Şimdilerde bir de iyi yazmaya niyet etmiş olup; ‘iyi’ anılmak isterim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir