Titrek Çizgilerden Yokuş Tepelerine

Titrek Çizgilerden Yokuş Tepelerine

Yağmur sonrası toprak kokularında gizli bir hevesin yolunu gözlüyor insan güz günlerinde. Kâğıtları uçuşturan rüzgâra kızası geliyorsa da o sessiz sedasız üfledikçe taze esintileri, öfkelerine boş veriyor sonra. Kısa yokuşların yukarısında bir yerde kalmıştır çocukluk deyip bir nefeste sonuna kadar koşmak istiyor. İstiyor da; küçük bir çizgiyi çizmeye hevesli olduğu günleri, sonra daha büyük çizgilerin peşine düşüşünü, noktaları çizgilerin peşi sıra seferber ettiğini hatırlıyor. Hatırlıyor da öyle vazgeçiyor tırmanmaktan.

Epey zaman olmuştu adımı yazmanın heyecanını duymayalı. Bütün harflerin eşit büyüklükte olmasını umursamıyordum ya da umursamaya gerek kalmıyordu artık. Bir çırpıda yazıverdiğimi biliyordum. Oysa yazabileceğime inansınlar diye zor kıpırdayan kalemle saatler sarf etmiştim boş kâğıtların üzerine eğilmiş halde.

Kâğıtlar,titrek elimle kalemi sımsıkı tuttuğum günlerde yüzümü aydınlatacak kadar büyüktü. Sonra ne olduysa kenarları kırışmayacak kadar küçülmüşler ve kalabalığın peşine düşmüşlerdi.

Hâlbuki onların kabahati yoktu. Ben epey büyümüş ve kalabalığa karışmış olmalıydım. Elimden kayıp giden isimlerime, çöpe atılan defterlerime üzülmeyecek kadar hem de…

Her saniye bir adımla tekmelenen caddelerde sürükleniyordum. Az ilerde boş sayfalar başlayacak diye karalamaları görmezlikten geliyordum. Caddelerde sürüklenenler toz, çamur ve kire bulanmış dolu kâğıtlardı. İçimden onlara bakmak gelmiyordu hiç. Yol boyunca daha büyük çizgilerin çizilebileceğini hayal etmeyi deniyordum. Kısa yokuşlardan bile uzun olmalıydılar…

Caddelerin açıldığı sokaklardaydı çizgiler. Henüz tarifleri yapılmamıştı. Eğri büğrü karalamalarla yol tariflerine sebep oluyorlardı. Haritalar göstermiyordu. Kuşbakışı görünmüyorlardı. Elinizde boş kâğıtlarla tek tek arşınlayıp resmetmeden, kelimelere dizmeden keşfi mümkün görünmüyordu. Boyaları dökülmüş, renkleri solmuş, köşeleri törpülenmiş binalar, güneş görme ve eskime yarışındaydılar. Arada bir yağan yağmurla arınıyorlar, kolay kolay dile gelmiyorlardı.

Bir kabristana, ağaçlığa, uçsuz bucaksız manzaraya, seferilerin mola yerine, taşları esmerleşmiş camiye, bir dosta ve eve çıkıyordu yokuşlar. Yaşam akıp sokaklara saçılıyor ve maziye istifleniyordu. Üzerindeki bir yorgan gibiydi, binalar, insanlar, ağaçlar, makineler… Hafif üzeri açıldığında alttaki sıradan tepecikler kısacık gösteriyordu uzun yolları. Basitleşiyordu hayat. Gökyüzü genişliyor, tohumlar toprak arıyordu. Çizgiler çoğalıyor ve serbestçe uçuşuyorlardı o zaman. Baştan çıkarıcı bir rüzgârın peşine takılıp diyar diyar geziyorlardı.

Çocukluğum bir yokuş yukarısında kaldı. Hızla koşarak birkaç dakikada tırmandığı yerden, saniyeler sonra nefesi normal ritmine kavuşunca gülümsüyor yine. Çizgilerin yarısı onun, yarısı benim cebimde kaldı. İsmini yazma beceriksizliği hâlâ sevindiriyor beni. Bıkkınlıklarım tepenin eteklerine gizlediğim yerde kaldı. Hâlâ tırmanabildiğimi bilmek, ona da bana da iyi geliyor.

Son buluşmada titrek çizgiler benim cebimde kaldı. Büyük, kenarları kıvrık boş kâğıtlara yazmayı deniyorum. Her an yeniden kurulan dünyayı anlatmaya yokuşların tepesinden başlıyorum.

Beğen  
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir