Taziye

Taziye

Hep sardunyalar olurdu pencerende. Annen daha ölmemişti.

İnsan unutkanlığı; herkes kendini çok güçlü zanneder, her şey kendince yolunda yaşayıp giderken. Unuttuğu kırılganlığını bir kere daha hatırlar, çok sevdiği birini mezara indirirken… Maksat konuyu dağıtmak değil ama sen zaten hep kırılır gibi konuştun benimle. Sen çok başkaydın.

Sabaha karşı çalan bütün telefonlardan hep kötü haberler mi alınır, bilmiyorum. Sabaha karşı aradın beni. O gün bugündür sabaha karşı başka kimse de aramadı. “Annem…” dedin, söylemene gerek kalmadı gerisini. İncinmişliğini tutup bağrıma bassam canın ne çok yanardı belki. Çünkü durmadan sızlayan bir yara gibiydin. Unuttuğun her şeyi hatırlıyordun, aklındakilerin bir kısmını unutarak.

Günlerden Perşembeydi. Hastane bahçesinde aceleye getirilmiş bir zaman aralığında sigara içerken ayaküstü konuştuk:

“İnsan öleceğim sandığı yerde ölmüyor, ne acı! Görmen gereken her şeyi illa görüyorsun.”
“Buna kader diyorlar.”
“Kader demek hüznümü azaltmıyor.”
“İnanmak ihtiyaca bakmaz. Kader bir antidepresan türü değil ki acını hüznünü azaltsın. Hüzün, bizatihi kulluktur.”

Dudakların sessiz bir duaya kımıldandı yüzüme bakarken en son. Sen zaten hep son edilen dualar gibi baktın yüzüme.

Annen öldü. Sonra sardunyaları kaldırdın pencereden. Zaman geçti. Güz yangını, çetin kış, bahar gecikmesi, ter tüketen yaz…

Mevsimden mevsime sürüklendikçe karşılıklı iki boşluğa döndük. Birbirimiz üzerinde kaybetmeyi tecrübe ediyorduk durmadan. Hangi sokağı yürüsek orada kıyamet, hangi şehre varsak orada ihanet! Tanıdık bildik bütün yüzleri silme çabasıyla dolaştık durduk yalınlığımızda.

Başkalarına yabancı düşmemizle mühürlendi birbirimize aşinalığımız. Belki de bu yüzden kınanmak en çok bize yakışıyordu. Toplumdaki gerçeklik zannına karşı olağanüstü bir direniştik ikimiz. Sıkılmış iki yumruk, çatılmış iki kaş… Yoktu bize bizden başka merhamet edecek.

“Ya şimdi ne olacak?”
“Ben de bilmiyorum!”

Az ilerideki camiden yükselen ezan sesi. İşte budur asırlar boyunca insana yeryüzünün mescit olduğunu bir kere daha hatırlatan çağrı.

“Olanlar olması gerekenlerdi ve yine olması gerekenler olur.”

“Al bu çiçeği; baksana bizim kırılmışlığımıza benziyor.”

Duvarlarına şiir yazdığımız evden ayrılalı tam yirmi gün olmuştu. Geyiklerin soluğuna benzer bir hava çökmüştü şehre. Takvimsizliğimize iliştirdiğim, ey benim şahanem, gözlerinin rengiydi, başka bir şey değil. Oradan bildim büyük yalnızlığımın zamanla sana çeken yanlarını.

Şifa niyetiyle selamsız sabahsız kalabalıkların içinde oturup burukluğuma düğümledim saçlarını zaman zaman. Yokluğunun ağırlığınca yitirip elde avuçtakini… Her hikâye anlatılmaz şikâyete benzemesin diye.

“Kelime sözünün manasını biliyor musun?”
“Hayır!”
“Kelim… Yani yaralamak…”
Hiç anlatamayacağı şeyler yalnızlaştırıyormuş insanı en çok; kelimelerin çarpılmışlığı içinde
boğulurcasına susmaktan başka bir yol bulamadığında anlıyormuş insan bazı şeyleri.
“Annem gibi… Irsiymiş zaten. Hemen hastaneye yatman gerekiyor dediler.”
“…”
“İleri derecede hem de…”
“…”
“Ona söyleyemedim daha. Nasıl söylerim!”

Beğen  
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir