Pazar, Ekim 20, 2019
Dilhâne > Söyleşiler > Tarık Tufan ile Söyleşi

Tarık Tufan ile Söyleşi

Merhaba Tarık Bey. Son kitabınız “Düşerken” Profil Kitap’tan çıktı. Öncelikle hayırlı olsun. İshak ve Jülide kitabın başında bir yola çıkma kararı alıyor. Kitabın ilerleyen kısımlarında yine bir yolculuk söz konusu. Bir de karakterlerin iç yolculukları var. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?
Yol hayatın iyi, kötü, güzel, çirkin, acılı, sevinçli bütün ihtimallerine açık bir süreç. Yolun kendine has bir var olma hali var; insanın bir yerden başlayıp başka bir yere gittiği zaman diliminde uğradığı bir dönüşüm. Yola çıkan insan, yolun sonunda başka bir insandır. Yolun insan üzerinde derin, içsel bir müdahalesi var. Bütün bunlar yol hikâyesi anlatmak için yazarı kışkırtan şeyler. Düşerken romanında bir şehirden başka bir şehre uzanan zahirî bir yol hikâyesinin yanında, iki karakterin de geçmişlerine gittikleri içsel yolculukları var. Yol, yol içinde. Bir şehre ulaşmaya çalışırken, hafızalarında saklı duran metruk şehre varıyorlar.

Bir yola çıkarken yol arkadaşımızı seçme gibi bir şansımız oluyor mu gerçekten? İshak ve Jülide birbirlerini seçtiler mi?
Yol arkadaşını seçmek her zaman mümkün olmuyor. Yolun da bir kaderi var. Yol arkadaşı diye seçtiğiniz insan yolun devamında sizde hayal kırıklığına sebep olabiliyor. Hiç ummadığınız biri de yolculuğu sizin için daha anlamlı ve kıymetli bir hale de dönüştürebiliyor. Bütün bunları önceden kestirmek olanaksız. Yoldaki kader sizi sarmalıyor. İshak da Jülide de birbirlerini seçtiler yol arkadaşı olarak. Ancak bu seçim rasyonel sebeplere dayanan bir seçim değildi. Hislerine, içlerinden gelen sese kulak verdiler. Bunun akla yatkın olduğunu söyleyemeyiz. Birbirlerine inanmayı istediler.

Hayatımızda birçok şeye yol açan ilk anlar var. Bir akşam bir tablo karşısında yaşananlar gibi. Bize göz ardı edilecek kadar önemsiz gelen bu anlar hakkında siz neler söylemek istersiniz?
İlk anların hayata etkisini tahmin etmek mümkün değil. Bir karşılaşma anının, bir tercih anının, bir keşif anının sonrasında nasıl kapılar açacağını bilebilmemizin imkânı yok. Hayatın heyecan uyandıran tarafı da bu olsa gerek. Bir yönüyle tedirgin edici olabilir ama diğer yandan insanda bitmeyen bir umut yaratıyor; küçücük bir anın hayatımıza büyük değerler katabilme ihtimali var. Romanlarda, senaryolarda, ilk bakışta önemsiz gibi görünen anların daha sonra yol açtığı büyük değişimleri anlatmayı seviyorum. Hayatın sürprizleri romanlardan da filmlerden de daha büyük. Bazı şeyleri olduğu gibi anlatmaya kalksanız kimseyi inandıramazsınız.

İshak olaylardan kaçarak bir çözüm yolu bulmaya çalışan bir karakter. Jülide ise kaçmak yerine olayların üzerine giden, onlarla yüzleşmeyi seçen bir karakter. Kaçmak bir kurtuluş mudur sizce?
İnsanların sorunlarla yüzleşme, baş edebilme tercihleri birbirinden farklı olabiliyor. Karakterlerimiz, hatıralarımız, tecrübelerimiz, içinde bulunduğumuz anın zorunlulukları yüzleşme biçimlerimizi belirliyor. Hangi tercihin kimin için ne kadar doğru olduğunu söylemek de çok güç. İshak ve Jülide birbirlerine hiç benzemeyen iki karakter. Hayatla kurdukları ilişkiler de doğal olarak birbirine benzemiyor. Kaçmak bir kurtuluş mudur? Yani üzerine çok düşünmeden değildir demek mümkün. Ama belki de kurtuluş. Neden kaçtığınıza, nereye kaçtığınıza, nasıl kaçtığınıza bağlı olarak önce halinizden daha iyi bir duruma geçmiş olabilirsiniz. Elbette asıl olan kaçıştan ziyade yüzleşmek.

Yazmaya başladığınızda bir hikâye olarak kararlaştırıp romana evrilen ya da belki bir romanın giriş kısmıyken hikâye olarak kalmasını tercih ettiğiniz eserleriniz oldu mu? Bu konuda neler söylenebilir?
Düşerken romanının bir bölümünü, İshak’ın geçmiş hikâyesini Beni Onlara Verme kitabımda yer alan hikâyelerden birinde anlatmıştım. Aslında roman olarak tasarlıyordum ama kısa hikâye olarak yazdım. Daha sonra Jülide’nin hikâyesiyle birleştirerek roman haline dönüştürdüm. Elbette bir hikâyeye başlarken yarı yolda böylesi karar değişiklikleri olabilir. Yazmak yaratıcı bir süreç ve tıpkı bir yol gibi her türlü ihtimali kendi içinde barındırıyor. Yazarın yolculuğu önceden düşündüklerinin aksine bambaşka bir yere dönüşebiliyor. Ben kişisel olarak bu süreçteki doğaçlamalara açık olmayı seviyorum, bunu son derece heyecan verici buluyorum.

Size göre önemli olan anlatılan konu mudur, yoksa anlatım tekniği midir?
Bu tür mukayeseleri doğru bulmuyorum. Hiç kuşkusuz anlatının bütün unsurları üzerine kafa yormak, önemsemek, daha iyi nasıl olabileceği üzerine düşünmek gerekiyor. Çok iyi bir konuyu iyi anlatmamışsanız, dili, karakterleri, hikâyenin evrenini, katmanlarını doğru kurmamışsanız, konuyu heba etmişsiniz demektir. Konuyu önemsemeden anlatım tekniği üzerine çalışmak da tek kanatlı bir kuşa dönüştürecektir metninizi.

Kitaplarınızın yanında dergilerde de hikâyeleriniz yayınlanıyor. Genç yazarlardan takip ettiğiniz isimler var mı?
Elbette hem kendi kuşağımdan hem de gençlerden takip ettiğim pek çok yazar var. Söyleşilerde ne zaman isim zikretsem hemen arkasından unuttuklarımdan dolayı pişmanlıklar yaşıyorum. İyi bir okur olduğumu söyleyebilirim.

Tamamlanmış ya da çalışmalarına devam ettiğiniz yazılarınız var mı?
Benim için bir metne “tamamlanmış” gözüyle bakmak hiç kolay değil. Romanımı matbaaya yollarken bile tamamlanmadığı hissini taşıyorum. Tamamlanmış demek bu yüzden hiç kolay değil. Üzerine çalışmaya devam ettiğim bir roman ve bir senaryo var.

Dilhâne’nizde yer edinmiş, bir kitap giriş cümlesini okuyucularımızla paylaşır mısınız?
Cahit Zarifoğlu’nun “Yaşamak” kitabının giriş cümlesi beni çok etkiler: “Ne çok acı var!”

Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim. Kolaylıklar dilerim.

Sorular için Hasna Para’ya teşekkür ederiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir